29.7.12

Oyuncak Fotoğraf Makinesi Fenomeni Holga

,
Instagram ve diğer foto-edit applerinin Iphone ve Android kullanıcıları için vazgeçilmez olduğu sanırım artık tartışma götürmez bir gerçek. Bu appler bildiğiniz gibi belli başlı ortak edit yöntemlerini kullanıyorlar ve bu yöntemler de ağırlıklı olarak şöyle:
Vignetting (yani fotoğrafın köşelerini karartmak ve fotoğrafa bu şekilde doğal bir çerçeve kazandırmak)
Yüksek saturation (renklerde yoğunluk)
Lightleaks (Işık sızdırma)
Fotoğrafa filmle çekilmiş havası kazandırma (yani renklerle oynama)
Bu yöntemleri düşününce insanın aklına ister istemez 60lar sonundan beri fotoğrafla ilgilenenleri cezbetmiş oyuncak makineler akla geliyor. Diana, Lomo ve Holga en çok bilinenleri olan bu makineler, çektikleri fotoğraflarda günümüz smart phone kullanıcısının ağırlıklı olarak photo-edit appleri ile tanıdığı efektleri yakalıyorlar ve bu yönleriyle bu applere ilham kaynağı oldukları bile söylenebilir. Ancak bu makinelerin bu applerden farklı olarak ortaya çıkış  noktaları, fotoğraf severlerin fotoğraflarına alternatif bir görüntü kazandırmalarını sağlamak değil, kullanıcılarına ucuz ve kolay fotoğraf çekme imkanı sunmak. Ben bu yazımda bu makinelerden Holga'ya odaklanmak istiyorum.
Ülkemizde de hatırı sayılır bir kullanıcı ve takipçi kitlesi olan Holga makineler, 1969'da Çinli iş adamı T.M. Lee'nin elektronik sektörüne geçiş yapıp flaş üreten "Universal Electronics Industries" ile yolculuğuna başlıyor. Zamanla flaşların makinelere monte olarak üretilmesiyle birlikte, Lee, 1981'de ilk Holga'yı tasarlıyor. İlk Holga tasarımı olan ve yukarıdaki fotoğrafta Kate Moss'un elinde görebileceğiniz artık üretilmeyen Holga 120S, orta format siyah-beyaz film kullanan ve kullanıcılara günlük hayatta ucuza ve kolay fotoğraf çekmelerinde kolaylık sağlamak amacıyla üretilmiş. Ancak zamanla 35mm film ve makinelerin Çin'de popüler olmasıyla Holga Çin dışına ihraç edilmeye başlanmış ve kullanıcılarından gördüğü büyük ilgi sayesinde günümüze kadar gelmiş.
Peki nedir Holga'yı bu kadar özel kılan? Holga, aşağıdaki fotoğraflarda da görebileceğiniz gibi, modellerinin figürlerini çarpıtması, ışık sızıntıları ve yarattığı sürreal etki ile ünlü bir fotoğraf makinesi. Birçok fotoğrafçı tarafından bu özellikleri için olduğu kadar kullanımının basitliği için de tercih ediliyor. Diyafram ve pozlama ayarları sabit olan Holga makinelerde yapacağınız ayarlar, diyafram halkası üzerindeki sembollerden ibaret ve bu semboller de neredeyse çocukların anlayabileceği basitlikteki, portre, kalabalık portre, manzara gibi seçeneklerden oluşuyor. Diyafram aralığı f-8/f-11 olan bu makinelerin pozlamaları da 1/100-1/125 arasında değişiyor. Dolayısıyla da, bu makinelerle ya güneşli havada dışarıda, ya da flaşla çekim yapmak gerekiyor. Mümkün olduğunca yüksek ASA/ISO'lu filmler kullanmak da iyi sonuç elde etmek için önemli.
Hala ağırlıklı olarak orta formatta üretilen ve kullanılan Holga makineler, Holga'nın ilk modelleri olan Holga 120S ve 120N üzerinden geliştirilmiş. İlk modelleri flaşsız olarak tasarlansa da, günümüzde renkli flaş seçenekleri bulunan Holga makineler, çeşitli renk seçeneklerinde hem ülkemizden, hem de  yurt dışından temin etmek mümkün.
Orta format film kullandığı, ve bu filmler de 35mm filmler kadar yaygın olmadığından hem film, hem de baskı maliyeti dolayısıyla biraz pahalıya patlayan bu makinelerin diğer analog makineler karşısındaki tek dezavantajı da sanırım bu. 12 pozluk bir Holga film banyosu ve baskısı, 36 pozluk standart bir filmin banyo ve baskısını neredeyse ikiye katlayacak maliyette. Neyse ki Holga, bunu da göz önünde bulundurarak 135 serisini üretmiş. Bu seri, tahmin edebileceğiniz gibi 35mm film ile kullanabileceğiniz, dolayısıyla orta formatın baskı maliyetinden kurtulabileceğiniz bir seri. Ben kendime bir adet kırmızı Holga 135BC aldım ve şu an büyük aşk yaşıyoruz :) 

Tabi, orta format Holga'nızda 35mm film de kullanabilirsiniz. Genelde 35mm filmi orta format makineye takma zorluğundan itinayla yaklaşılan bu yöntem aslında çok basit. Aşağıdaki videoyu kullanarak ben arkadaşımın Holga 120GCFN'sine şu aşağıdaki videodan yardım alarak taktığım 35mm filmlerle çok iyi sonuçlar elde ettim. 




Bu şekilde çektiğim iki fotoğrafı
şuradan ve şuradan görebilirsiniz. Orta formata 35mm film kullanmanın en güzel tarafı, tüm filminizin, filmin çentikleri de dahil pozlanması ve ortaya aşağıda da görebileceğiniz gibi son derece ilginç sonuçların çıkması. Bu yöntemle Holga'da fotoğraf çekerken dikkat edilmesi gereken ve bence en karışık nokta, videoda da görebileceğiniz gibi orta format film kullanmadığınızdan elinizde hangi pozda olduğunuzu gösterecek bir göstergenin olmamaması. Bununla ilgili bana şu site çok yardımcı olmuştu, size de tavsiye ederim. Kısaca açıklamam gerekirse de, yapmanız gereken şey, filmi taktıktan sonra pozu ilerletmek için çevirmeniz gereken tırtıklı bölümü 42 tık sesinin geldiğini duyana kadar çevirmeye devam ettirmek ve her pozdan sonra kaç tık sarmanız gerektiğini yine bu sitenin belirttiği gibi belirlemek ve unutmamak. 35mm bir filmden, orta format bir Holga makinede 24 poz elde etmek mümkün. 
"Bunlar benim için çok karışık," derseniz de Sprocket Rocket isimli Lomo makineleri kullanabilir, ya da Holga'nın 135 serisini tercih edebilirsiniz.
Banyo, baskı vs gibi konularda da eğer İstanbul'da yaşıyorsanız benim tavsiyem kesinlikle Sirkeci'deki fotoğrafçılar olacaktır. Buradaki fotoğrafçılar, hem ucuzlukları hem de seçenek fazlalığı olarak başka semtlerindekinden çok daha tercih edilesi. Makineleri yine Sirkeci'den satın almak mümkün ancak ne yazık ki, muhtemelen Çin'den ithal edildiklerinden, banyo ve film maliyetlerindeki ucuzluk makinelere yansımıyor. Dolayısıyla Ebay'i ya da benim açtığım ve üzerinden satış yaptığım Facebook sayfası HolgaLove'ı tercih etmenizi öneririm. HolgaLove, sadece satış yapmıyor, makineleri tanıtıyor ve takipçileriyle Holga makinelerle çekilmiş yaratıcı ve ilginç fotoğrafları da paylaşarak Holga ve fotoğraf severlere kaynaklık etmeyi amaçlıyor.

8.4.12

My Brightest Diamond İstanbul'dan Geçti!

,

Çok güzel konser, film, kitap insanı sarıp sarmalıyor, günlerce pençesinden bırakmıyor. Tıpkı Cuma günkü beklediğimden de güzel geçip mest eden My Brightest Diamond konseri gibi. Beklediğimden de güzel diyorum çünkü Shara Worden Bring Me the Workhorse'dan sonraki kayıtlarıyla beni o kayıttaki kadar vuramadı hiç. Yine de Bring me the Workhorse yayınlandığı zaman diliminde o kadar çok etkilemişti ki beni, konser haberine kayıtsız kalamadım ve benim gibi Worden severler -hatta kısmen niyetsizler :) - ladylestrange ve littlemermaid ile konserden bir yarım saat önce Salon cenahlarında bulduk kendimizi. 
İyi ki de bulmuşuz, iyi ki ben son iki kayıtın üzerimde bıraktığı tatminsizliğe aldanmamışım, iyi ki littlemermaid biletini birilerine verme girişiminde başarısız olmuş. Hiçbirimizin Worden'ın vokalinden kuşkusu sanırım yoktu ama bu kadar iyi performans, bu kadar iyi bir playlist kesinlikle beklemiyordum ben kendi adıma. (Meraklılarına not, Worden hala her hafta vokal dersi alıyormuş!) 
Konser tam vaktinde, biz Worden'ı yakından takip etmeyenleri şaşırtacak bir şekilde küçük bir şiir dinletisiyle başladı. Letters to Distant Cities isimli projenin parçası olan bu dinletinin sanırım benim için en güzel tarafı eşlikçisi olan fotoğraflarıydı, nitekim ilk birkaç şiirden sonra metinsel bir haz alamayacağımı da anlayınca tüm dikkatimi fotoğraflara verdim. Neyse ki dinleti çok uzun sürmedi ve Worden bir 10 dakika sonra son uzun kaydı All Things will Unwind'ın açılış şarkısı We Added It Up ile açtı setini. Ki ne açmak, zaman nasıl geçti anlamadık sonrasında da zaten. Seyircilerden mi bir tür kanalizasyon/havalandırma sorunundan mı kaynaklandığını bilemediğimiz sahne önündeki korkunç kokuya, yine önümüzdeki bir grup kızın sürekli konuşmasına ve ellerindeki telefonlarla Facebook'ta chat yapmasına (!!! ilk defa böyle bir şeye şahit oluyorum bu arada, umarım bir trende filan dönüşmez?!) rağmen Worden'ın gerek vokali, gerek inanılmaz enstrüman kabiliyeti, gerekse mükemmel davulcusu bizi bambaşka alemlere götürdü. Escape Routes, Be Brave, She Does not Brave the War, I Have Never Loved Someone aklımda kalan ve çalınan diğer All Thing Will Unwind kayıtları oldu. Ama sanırım seyirciyi en çok heyecanlandıran, mest eden Be Brave ve We Added It Up idi bu kayıttan. Benim kişisel favorilerim ise (muhtemelen eski albümlerden olduklarından :) ) Workhorse, Inside a Boy ve bisde yer alan Something of an End idi. 
Shara Worden sahnede çok konuşkan değil. Daha çok performans (kukla, dans, kostüm öğeleri gibi) unsurlarıyla iletişim kurmayı tercih ediyor anladığım kadarıyla. Tabi yine de İstanbul'da olmaktan ne kadar mutlu olduğunu, ilgiden ne kadar mutlu olduğunu dillendirmemezlik etmedi. Birkaç şarkıda gözlerinin dolduğunu gördük, ki bu da bu kadar kuvvetli ve duygusal bir performansı benim açımdan daha da etkileyici kıldı. Sahneyi, müziği, ya da herhangi bir performans sanatını kendine meslek bellemiş, sayısız kere icra etmiş herkesin sizinle, yani kendisini ilk kez izleyen bir kitleyle benzer duygusal frekanslarda seyretmesi kadar güzel şey yok. Kısacası biz Shara'ya daha da tav olduk, ve sahnede kendisini izleme şansı bulduğumuzdan kendimizi şanslı saydık. Birkaç gündür de evlerimizde My Brightest Diamond dinlemeye devam ediyoruz :) Bir konserden de başka ne beklenir ki zaten? :) 


Not: Fotoğraflar tarafımdan çekilmiş olup yine tüm hakları tarafıma aittir. Kullanmak isterseniz lütfen yorum bırakın. Teşekkürler. 

29.3.12

Ağlayan Kalp (Dicentra Spectabilis)

,
Mart ayına veda etmeden sizleri romantik bahçelerin göz alıcı çiçeklerinden Ağlayan Kalp ile tanıştırmak istedim. Sadece bu ayda dikebileceğiniz Ağlayan Kalp adından da anlaşıldığı gibi kalp şeklinde çiçekleri ve kalplerden damlıyormuş gibi uzanan taç yapraklarıyla oldukça hoş görünen bir bitkidir. Pembe, beyaz, sarı ve kırmızı renkli türleri olan Ağlayan Kalp çok yıllık otsu bitkiler grubuna dahildir.
İthal edilen türleri olduğu gibi yurdumuzda da yetişen türü “dicentra spec” bulunur. Mayıs ve Haziran aylarında çiçeklerini açan Ağlayan Kalp ne yazık ki havalar iyice ısınmaya başladığında bahar mevsimindeki canlılığını kaybetmeye başlar. Direk güneş alan yerlerden çok yarı gölge ortamlara dikilmesi tavsiye edilir. İster tohumdan ister kökünden bölerek çoğaltmak mümkündür. Kökünden bölmek bana çok daha kolay geliyor, eğer sizin de tercihiniz bu yönde olacaksa Mart ayında bu yöntemi kullanabilirsiniz.
Tohum tercih edecekseniz yapı marketlerden ve seralardan temin edebilir ya da mevcut çiçeğinizin çiçeklenme dönemi bittikten sonra çiçekten alınan tohumları kullanabilirsiniz.
Saksıda kolayca yetiştirebileceğiniz Ağlayan Kalp, tercihen bol humuslu ve geçirgen topraklarda çok daha mutlu olacaktır.

27.3.12

Bahçemin Yeni Misafirleri

,
Güzel bir balkon/bahçe keyfi için Mart ve Nisan aylarında yapılan hazırlıklar çok önemlidir. Bu ayda atılan temellerle yaz ve hatta sonbahar ayları boyunca balkonunuzda ya da bahçenizde rengârenk çiçekler içinde soğuk ve iç karartıcı geçen kış aylarının acısını çıkarabilirsiniz.
Uzun bir aradan sonra bahçe severlerin ilgisini çekebileceğini düşündüğüm bu yazımla bloğumuza geri dönmek çok keyifli. Umarım siz de Mart ve Nisan ayları boyunca bahçenizi baştan yaratmak için vereceğim önerileri yararlı bulur, yazımı severek okursunuz.
Her bitkinin tohum ekme ve dikme ayları farklılık gösterse de çoğunlukla bahçe severlerin en yoğun çalışmaları gereken ay Mart ve Nisan aylarıdır. Hal böyle olunca bu aylarda seralardan, çiçek ve tohum pazarlarından alınabilecek en güzel bitkilere hep beraber göz atalım. Odunsu, Otsu ve Çalı başlığı altında üç bölüme ayırdığım çiçekleri siz de kolayca bulabilir, isteğe göre vereceğim bilgiler doğrultusunda bahçenizde misafir edebilirsiniz.
Odunsu Çiçekler: Acemborusu, Beyaz Yasemin, Hanımeli
Otsu Çiçekler: Aslanağzı, Bahçe Vanilyası, Begonya, Çin Karanfili, Hatmi, Itır, Kala, Kasımpatı, Katırtırnağı, Glayöl, Küpe Çiçeği, Mercan Çiçeği, Petunya, Sardunya, Süsen, Şakayık, Turuncu Zambak, Yer Açelyası, Yıldız Çiçeği, Acı Bakla, Afrika Zambağı, Ağlayan Kalp, Bahar Yıldızı
Çiçekli Çalılar: Lavanta, Biberiye
Yukarda gördüğünüz üzere liste çok uzun olduğundan ben önceliği en sevdiklerime vermeyi planlıyorum, sizlerin de merak ettiği çiçekler varsa onları bana iletmeniz beni çok mutlu eder.

Benim her daim en favori balkon çiçeğim çok dayanıklı olduğundan Sardunya’dır. Sardunya yetiştirmek istiyorsanız daha önce yazmış olduğum yazıma göz atmanızı öneririm.
Hanımeli (Lonicera Caprifolium)
Bana babaannemin bahçesini hatırlatan, çok güzel kokulu Hanımeli çiçeği listemin ikinci sırasında yerini alıyor. Şubat ve Mart aylarında dikimini yapabileceğiniz Hanımelleri en çiçekli dönemlerini Temmuz ve Ağustos aylarında geçirirler. Mart ayının son günlerinde olmamız sebebiyle bu çiçeğin dikimini yapmak isteyenlerin ellerini çabuk tutmaları gerekmektedir.
Her cins toprağa ekilebilen Hanımelleri direk güneş gören veya yarı gölgelik alanlara ekilebilir. Pembe, beyaz ve sarı renklerde çan şeklinde çiçekler açan hanımelleri çok hoş kokulu ve yenilebilen nektar üretmeleriyle de bilinirler. Portakal çiçeğini andıran bu güzel bitkiyi tırmanıcı özelliği sebebiyle bahçe girişlerine, pergola ve duvar üzerlerini kaplayabilecek şekilde dikmek güzel bir görüntü verir.
Tohumla üretimi zor olduğundan, çelikle üretimi tercih etmeniz daha iyi sonuç verecektir. Bunun için genç fideleri seçip, gerektiğinde ölü saplarını temizleyerek bakımını yapabilirsiniz.
Soğuğa dayanıklı bir bitkidir. Çok sıcak havalarda böceklenme görülebilir, bu gibi durumlarda sabah ve akşam bir pompa yardımıyla sabunlu su püskürtmek işe yarayacaktır. Çoğu bitki gibi akşamüstü, gölgeli ortamlarda sulanması tavsiye edilir.
Aslanağzı (Antirrhinum)
Arsız bitkilerden hoşlanıyorsanız Aslanağızlarını çok seveceksiniz. :) Eylül ve Mart aylarında tohumla üretilen Aslanağzını bahçenize kolayca ekebilir sonra yaz boyunca arsızca çoğalıp renk renk çiçekler vermesini seyredebilirsiniz. Aslanağzı gibi tohumdan üretilen bitkiler kolayca Koçtaş ve Bauhaus gibi yapı marketlerde bulunabilir.
Otsu bir bitki olan Aslanağzı yıllık, iki yıllık gibi farklı ömürlü türlere sahip olduğundan tohumları alırken bu konuda bilgi edinmenizde fayda var. Kırmızı, sarı, mor, pembe gibi bir sürü güzel renkte açan bu hoş kokulu çiçek özellikle toplu halde ekildiğinde oldukça zengin bir görüntü verir. Uzun boylu olan türü bahçelerde, kısa boylu olan türü balkonlarda tercih edilmelidir.
Güneşli havayı seven Aslanağzı tercihen geçirgen, kireçli ve kumlu topraklarda daha sağlıklı olacaktır. Yaz aylarında toprağın bir iki sefer gübrelenmesi daha büyük ve kokulu çiçek açmalarını sağlayacaktır.
Biberiye (Rosmarinus Officinalis)
Bu yazımın kapanışını çok çok sevdiğim Biberiyeyle yapmak istiyorum. Güzel kokusu, dört mevsim koruduğu yeşilliği ve özellikle et yemeklerimin vazgeçilmez aroması olduğu için bir ömür balkonumda yerini koruyacak bir bitki Biberiye. Egelilerin hem yemeklerde hem de bahçe kenarlarını çevrelemek için sıkça kullandıkları bu ucuz süs bitkisi, pek çok sosyetik için küçük paketlerde 5-6 TL verilerek satın alınan bir tür baharat. Aslında küçük paketine o kadar para vermek yerine balkonda bir saksı içinde dört mevsim yetiştirmek, kopartıp kopartıp yemeklerde taptaze kullanmak çok daha kolay.
Budanmadan bırakıldığında boyu 1-2 metreye kadar uzanan bir çalı türü olarak da bilinen Biberiye, Haziran ve Temmuz aylarında açtığı küçük mavi çiçekleriyle çok da sevimlidir. Bitkiden budanan genç sürgünlerin Şubat ve Mart aylarında toprağa daldırılmasıyla üretimi yapılır. Bu genç sürgünler çok bol olmamak kaydıyla düzenli sulandığında hemen tutacaktır.
Kış soğuklarına karşı dayanıklı bir bitki olan Biberiye sağlığa da oldukça faydalıdır. Taze olarak tüketilebileceği gibi birçok aktarda masaj yağı olarak bulmak da mümkün.
*Kan dolaşımını hızlandırır. Kılcal damarları açar.
*Karaciğeri tedavi eden bitkilerin başında gelir.
*Biberiye yağı, kanser tümörlerinin ve vücuttaki yağ bezelerinin zamanla eriyerek kaybolmasını sağlar.
*Yoğun aromasıyla sinirleri uyarır ve güçlendirir.
*Mide ve bağırsakları uyarır. Böylece sindirime (özellikle yağlı yiyecek yendiğinde) yardımcı olur.
*Hazımsızlıktan oluşan gazları söktürür.
*Safra salgısını artırır.
*İdrar söktürücüdür.
*Kadınlarda aybaşını düzene sokar. Gecikmeleri önler. İyi bir adet söktürücüdür.
*Etkili bir toniktir.
*Kas ağrılarını hafifletir.
*Romatizma ağrılarını azaltır.
*Burkulma ve eziklerde iyileştiricidir.
*Saç diplerindeki bezleri uyarır. Erken saç dökülmelerini önler

17.2.12

Cadının Seyir Defteri: Secret Circle

,

Efendim, pek uzun bir aradan sonra bloga yeniden dönüş yapmanın, üstelik de pek severek yazdığım Cadının Seyir Defteri serisinden yeni bir yazıyla karşınıza çıkmanın haklı gururunu yaşıyorum. An itibariyle konumuzsa bu sene CW'nun hayatımıza kattığı, kimimizinkine katamadığı, yeni dizisi Secret Circle. Fark edilebileceği üzere, nerede cadı var, büyücü varsa kendimi hemen orada bulduğumdan Secret Circle ilk kez kulağıma geldiğinde soluğu bilgisayar başında alıp oturdum izlemeye.

Öncelikle Secret Circle'ın bir nevi Vampire Diaries kardeş dizisi olduğu, proje bünyesinde barındırdığı yapımcı, senarist ve kimi yönetmenlerinin aynı zamanda Vampire Diaries'de de yer aldığını belirtmek lazım. Kısaca, Vampire Diaries için, "öyle ergen lise aşkı filan, bir de üzerine fantastik, hiç gelemem" diyenleri hemen eleyelim, zira Secret Circle fantastik dizi sevmeyenlerin hayatını değiştirecek kadar iyi olmamakla birlikte, türün severlerini kısmen tatmin edebilecek özellikleri bünyesinde barındırmakta. Vampire Diaries'in kardeş dizisi dedik, zira kitap uyarlaması olan dizi yine Vampire Diaries kitaplarının yazarı L.J Smith elinden çıkma. Fakat Smith, üçleme olarak hazırladığı Secret Circle serisini devam ettirmek istese de Alloy Entertainment ve HarperTeen'in kendisine attığı yasal bir kazık sonucu yazdığı dördüncü kitap reddediliyor ve serinin yeni kitabı Aubrey Clark tarafından yazılıyor. The Divide (Bölünme) adıyla basılacak kitap 20 Mart'ta Amerika'da tüm kitapçılarda olacakmış, velhasıl bizim memlekete ne zaman gelir bilinmez. Yazar Smith blogundan içleri acıtan bir isyan mesajı yazarak "kitabımı devam ettirmek istiyorum, izin vermiyorlar" diyor. Kendi yarattığı bir dünyayı devam ettirme hakkının kapitalizmin vahşi elleri tarafından başka bir yazara devredildiğini düşünürsek, ben oturduğum yerden sinirlendim mesela. Kadıncağızın isyanını okumak isteyenleri buraya alabiliriz. Şahsen kitaplara dair en ufak bir fikrim yok, fakat okumuş olanlar dizisinden çok farklı olduğunu söylüyorlar. O halde ben dizimize döneyim.

Diziyi her türlü spoiler'dan uzak durarak özetlemek gerekirse: Sarışın ergen kızımız Cassie Black, annesiyle birlikte mutlu mesut yaşar iken, annesi ölür ve anneannesiyle birlikte yaşamak üzere Chance Harbor'a taşınır. Burada annesinin ve babasının cadı olduğunu, toplanıp büyü yaptıkları gizli bir toplulukları olduğunu (bkz. Secret Circle) ve kalıtsal olarak kendisinin de büyü yapabildiğini öğrenir. Annesiyle babasının büyü yaptığı grubun yeni jenerasyon çocuklarıyla aynı okula gitmektedir. Böylelikle kendi secret circle'larını oluşturup maceradan maceraya koşarlar. Söz konusu CW dizisi olunca tabii ki ortada var olan bir aşk üçgenimiz vardır. Cassie kızımız Jake beni karanlık tarafımla seviyor ama Adam da bana iyi geliyor, gibisinden git-gellerle bir yandan bir aşktan öbürüne sürüklenir, bir yandan da kendi içinde karanlık taraf-ayrdınlık taraf mücadelesi verir.
Kısaca azıcık Twilight, azıcık Vampire Diaries, azıcık da Charmed'ı hatırlatan Secret Circle'ı benzerlerinden ayıran ve benim hala merakla izlememe sebep olan özelliği ise, her bölüme korku ögelerinin çok iyi döşenmiş olması. Paranormal Activity'i evde tek başına izleyebilen bendenizi, sakin sakin dizi izlerken yerinden sıçratabilen kimi sahneler, rutinleşip sıkıcılaşabilecek diziye artı puan katıyor. Dizinin giriş ve aynı zamanda bitiş jingle'ı da her seferinde tüylerimi diken diken ediyor. Dizinin yine ilerki bölümlerde üzerine oynanabilecek potansiyellerinden birisi ise Faye'i canlandıran Phoebe Tonkin. Dizideki performansı çok iyi, bu diziden sonra daha da büyük projelerle yola devam etmesini beklediğim bir isim kendisi. Üstelik eğlenceli de bir insan, twitter'dan takip etmek isteyenleri şuraya alabiliriz mesela. Sağdan soldan okuduğum kadarıyla Cassie'yi canlandıran Britt Robertson ile Adam'ı canlandıran Thomas Dekker'in genişçe bir hayran kitlesi varmış. Ben henüz öyle çok büyük bir performanslarını görememiş olsam da bunun sorumlusunun azıcık da senarist ekip olduğu kanısındayım. Zira karakterlerimiz fazlasıyla iki boyutlu. Dizi hem karakterlerinde hem de konu gelişiminde klişelerden ne kadar uzaklaşırsa o kadar başarılı hale gelecek, zira şu haliyle türün sevenlerine sadece umut vaat etmekten öteye geçemiyor.

Şimdilik, Vampire Diaries'i "eh olsa da olur olmasa da" halinden "ben bir hafta izlemeden nasıl duracağım"a getiren yaratıcı kadrodan, Secret Circle'da da benzer bir performans sergilemeleri temennisiyle yazıyı noktalıyorum.

21.11.11

Kitapkurdu Lily ve Bebek Aşağı, Bebek Yukarı!: Hem Çocuklara, Hem de Çocuk Kitaplarından Vazgeçemeyen Yetişkinlere!

,
Sizi bilmem ama ben hiçbir zaman, hatta çocukken bile, klasikler hariç çok çocuk kitabı okuyan biri olmadım. Okumayı çok seven bir çocuk olmama rağmen hem de. Amma velakin şu son bir senede, işim dolayısıyla, çocuk kitaplarıyla fazlasıyla haşır neşir olmaya başladım ve anladım ki benim favori çocuk kitabı türüm kesinlikle picture booklar. Yani okumayı öğrenmemiş ya da yeni öğrenmiş çocuklara hitap eden, görsel ağırlıklı kitaplar. Hiiç utanıp sıkılmadan söylüyorum: İyi görselli bir picture bookla karşılaştığımda 5 yaşındaki küçük bir kız çocuğuna dönüşüyorum. Hele bu kitaplar bir de başarılı bir hikayeyle desteklenmişse -ki böylesine ne yazık ki rastlaması biraz zor- kendimi kaybediyorum. 
Uzun zamandır ara verdiğimiz yazılarımıza yeniden devam etmeye beni teşvik eden ve bu uzuun girizgahı yaptıran işte tam da bu türden iki kitap: Kitapkurdu Lily ve Bebek Aşağı, Bebek Yukarı! Kelime Yayınları'ndan geçtiğimiz Eylül ayında yayınlanan bu iki kitap hem görselleri hem de hikayeleriyle kesinlikle gözden kaçırılmaması gereken cinsten. 


Kitapkurdu Lily'de, en sevdiği şey kitap okumak olan, sahilde, banyoda hatta yemek yerken bile  kitap okuyan Lily'nin maceraperest Milly ile tanışıp onun sayesinde kitapların dünyasıyla yaşadığı dünyayı bir araya getirmeyi öğrenmesine, Bebek Aşağı Bebek Yukarı'da ise listelere bayılan başına buyruk Emily'nin kardeşi olacağı haberiyle baş etmeye çalışırken başından geçenlere tanık oluyoruz. Yani konu olarak iki kitap da adeta ebeveynler için birer hazine. Bu "tema" doygunluğu benim gibi didaktik her türlü yayından kaçanları korkutmasın! Francesca Chessa tarafından pastel boya teknikle resimlenmiş bu iki kitabın en güzel yanı, ikisinin de günümüz çocuk edebiyatında dönüp dolaşıp karşımıza çıkan bu konulara son derece özgün bir üslupla yaklaşmaları. Lily de Emily de çocukken tanışsanız arkadaş olmak isteyeceğiniz, yetişkinseniz sevimlilikleri ve komiklikleri yüzünden eşe dosta afacanlıklarını anlata anlata bitiremeyeceğiniz türden, nefes alan, canlı karakterler. Maceraları bu nedenle kesinlikle bayat, ders verme amaçlı değil. Aksine son derece eğlenceli ve gerçekçi. Ben ikisini de o kadar sevdim ki, karakterlerini çok benzettiğim Kitapkurdu Lily'yi Bolahenk yazarı ladylestrange'e, Bebek Aşağı Bebek Yukarı'yı da ucucaparklar'a armağan ettim. 


Kısacası, ister azıcık laf anlatmak istediğiniz, sıkıntılarına kitaplar yol göstersin dediğiniz bir miniğiniz, yeğeniniz, kardeşiniz için, ister yaşını başını almış/almaya meyletmiş masum ama son derece yaratıcı görseller & hikayeler sevdalısı arkadaşlarınız için, Kitapkurdu Lily ve Bebek Aşağı, Bebek Yukarı mükemmel seçimler. Çocuk kitapları meraklılarına duyurulur!

Faydalı Linkler: Kelime Yayınları resmi sitesi
Kitapların orijinal yayımcısı & mükemmel picture booklar basan bir başka yayınevi: Gullane Children's Books
Bir Dolap Kitap'ta iki kitap ile ilgili çıkan yazılar: Kitapkurdu Lily & Bebek Aşağı, Bebek Yukarı!

6.3.11

Blue Valentine ile paramparça!

,
Bir filmi iyi film yapan nedir? Yönetmeni mi, oyuncusu mu, sinema yönetmeni mi, yaşattığı katharsis mi, gerçekçiliği mi? Cevabını tabi ki bilmiyorum ve tabi ki bu cevap sübjektif olduğu kadar objektif kıstaslar içerebilir. Ancak son zamanlarda izlediğim, çok etkilendiğim ve çok iyi yorumlar aldığını fark ettiğim çoğu film insanı ekran karşısında dayak yemişe çevirecek kadar realist ve "çıplak"; yani sinemanın bayıldığı, mümkün olsa da bizim asla başımıza gelmeyecek imkansız hikayelerden uzak. Bir ay kadar önce ladylestrange ile birlikte sinemada izleyip çok beğendiğimiz; ama etkisinden de bir türlü kurtulamadığımız Bitiful böyle bir filmdi mesela, Blue Valentine da böyle bir film. 
Adını Tom Waits'in 1978 tarihli albümünden alan film, gelecek beklentileri ve sosyal statüleri birbirinden çok farklı Cindy ve Dean'in aşık olup evlenme hikayeleri ile boşanmaya giden kopuşlarını aynı anda anlatıyor. Dean bir taşımacılık firmasında çalışırken taşımasını yaptığı bir huzur evinde büyük annesini ziyaret etmekte olan Cindy ile karşılaşıyor ve onu bir türlü unutamıyor, ancak Cindy'nin çok mutsuz bir ailesi ve bir sevgilisi var. Gerisi ise her şeye rağmen tahmin edebileceğiniz gibi evliliğe gidiyor. Ancak hep izlemeye alışık olduğumuz gibi evlilik bir son değil, neredeyse bir başlangıç bu filmde. Ne kadar biraraya geliş hikayeleri de verilse de, odak çökmekte olan evliliklerinde. İlişkilerinin başlangıcı, o çöküşe ayna tutmak için var gibi. Film, bu iki genci birbirine iten şartları ve aşklarını anlatırken bize bu iki bireyi hem çok yakından tanıtıyor hem de hiç tanıtmıyor. Bu açıdan film, belli kesitler üzerinden öyküsünü anlatmayı seçmiş denebilir. İkisinin birbirlerinden nasıl uzaklaştıklarını ama kopamadıklarını, şimdiki durumları ile birebir zıtlık içeren ama en az bir o kadar iç parçalayan geçmişe dönüşler ile birlikte izliyoruz. Bu geçmişe dönüşler ne klasik bir flashback şeklinde ne de Inarritu'da karşımıza çıkan parçalı bir biçimde verilmiş. Bu açıdan oldukça ilginç bir anlatı biçimi seçtiği söylenebilir. Bu biçimin karakterleri daha sempatik, özdeşleşilmese de anlaşılır kılan yapısına yönetmen Derek Cianfrance'in sıkça başvurduğu yakın çekimler de katkıda bulunmuş, ki benim filmle ilgili sevmediğim tek şey de yakın çekimlerin bu yoğunluğu oldu. 

Cianfrance filmin üzerinde 12 yıl boyunca çalışmış ve bu 12 yıl boyunca Cindy için düşündüğü oyuncu hiç değişmemiş. Bu 12 yıl boyunca tam 12 senaryo draftı yazılmış ki yazılan son senaryonun bile izlediğimiz film olduğunu söylemek çok güç çünkü Cianfrance Williams ve Gosling'den diyaloglarını improvize etmelerini istemiş. Tüm bunları da izlediği filmlerdeki karakterler gibi "gerçek insanların fantezi versiyonları" olan karakterler yaratma arzusuyla açıklıyor. Gerçekten de onun "tanıdığı insanların hayatları gibi hayatlar yaşayan" karakterlerin hikayesini anlatma isteği filmin her sahnesine nüfuz etmiş durumda, izlerken ve izledikten sonra "böyle şeyler kimsenin başına gelmiyor," demek mümkün değil. Cianfrance'in anlattığı aşk hikayesi ve film boyunca parça parça ettiği evlilik, komşunuzun hatta ailenizin başına gelebilecek türden bir gerçekçilik ve vuruculukla anlatılmış. Bunda yönetmenin müdehalesi kadar oyunculukların da etkisi var diyeceğim ama biraz araştırınca, zaten çok başarılı olan iki oyuncunun potansiyelini çok başarılı bir yönetmenin nasıl tavana taşıdığının da hikayesiyle karşılaşıyorsunuz. Cianfrance, Cindy ve Dean'in tanışıp birbirlerine aşık olma sürecini filme almadan önce aktörlerin tanışıp arkadaş olmalarını istememiş. Bu sahneler çekildikten sonra da Michelle Williams ve Ryan Gosling çocuklarını oynayan küçük oyuncu ile birlikte bir ay boyunca aynı evde yaşamışlar, beraber alışveriş yapmışlar... Evli ve çocuklu bir çift gibi yaşamışlar kısacası. Kavga sahneleri çekilmeden önce de Cianfrance iki oyuncuya ayrı ayrı farklı direktifler vererek çalışmış. Tüm bu tekniklerin birebir hangi sahneler için faydalı ya da zararlı olduğunu görmek güç tabi ki; ancak filmi izlediğinizde izlediğiniz insanların bu kadar aşık olmalarına rağmen bir arada olamayışlarındaki o insanı sarsan gerçekçiliği yakalamaya katkısını görmemek mümkün değil. Keşke filmin kendi materyalinden ve oyuncuların mükemmel performanslarından kaynaklanan bu yoğunluğa bir de o yakın çekimler eklenmeseydi ve çiftin son derece depresif hikayesi gözümüze sokulmasaydı. Bu haliyle filmin gerçeklik kaygısıyla sizi çok etkilemek isteği arasındaki çizgi bazen görünmez olabiliyor. 
Toparlamak gerekirse, mükemmel oyunculuklu, son derece iç burkan, gerçekçiliğine rağmen çok çok romantik bir aşk hikayesi izlemek istiyorsanız, izlerken de mahvolmaktan çekinmiyorsanız, Blue Valentine sizin için kaçırılmaması gereken bir film. Ayrıca Derek Cianfrance'e dikkat, adını daha çok duyacağız gibi görünüyor :) 

27.2.11

Oscar Tahminleri

,

Bolahenk Sokak’ın ilk Oscar tahminleriyle karşınızdayım. Takdir edersiniz ki aslında Oscar tahmini bayağı riskli bir iş. Çuvallama ihtimalim oldukça yüksek. Ama Oscar tahmini yapmanın iddia oynamak gibi bir cazibesi var. O yüzden olsun varsın diyerek sizi Bolahenk Sokak’ın ilk Oscar tahminleriyle başbaşa bırakıyorum.
EN İYİ FİLM
Adaylar: The Social Network, Toy Story 3, The King's Speech, Black Swan, True Grit, Inception, Winter's Bone, The Kids Are All Right, The Fighter, 127 Hours.

En iyi film: The Social Network
Bir ihtimal daha var: The King’s Speech
EN İYİ YÖNETMEN
Adaylar: Tom Hooper (The King's Speech), David Fincher (The Social Network), The Coen Brothers (True Grit), David O Russell (The Fighter), Darren Aronofsky (Black Swan)

En iyi yönetmen: David Fincher (The Social Network)
Bir ihtimal daha var: Tom Hooper (The King’s Speech)
Bolahnek Sokak oscar’ı: Darren Aronofsky (Black Swan)
EN İYİ ERKEK OYUNCU
Adaylar: Javier Bardem (Biutiful), Jeff Bridges (True Grit), Colin Firth (The King's Speech), Jessie Eisenberg (The Social Network), James Franco (127 Hours)
En iyi erkek oyuncu: Colin Firth (The King’s Speech)
Bir ihtimal daha yok.
EN İYİ KADIN OYUNCU
Adaylar: Annette Bening (The Kids Are All Right), Jennifer Lawrence (Winter's Bone), Natalie Portman (Black Swan), Michelle Williams (Blue Valentine), Nicole Kidman (Rabbit Hole)
En iyi kadın oyuncu: Natalie Portman (Black Swan)
Bir ihtimal daha yok.
EN İYİ YARDIMCI ERKEK OYUNCU
Adaylar: Christian Bale (The Fighter), John Hawkes (Winter's Bone), Jeremy Renner (The Town), Mark Ruffalo (The Kids Are All Right) Geoffrey Rush (The King's Speech)

En iyi yardımcı erkek oyuncu: Christian Bale (The Fighter)
Bir ihtimal daha var: Geoffrey Rush (The King’s Speech)
EN İYİ YARDIMCI KADIN OYUNCU
Adaylar: Amy Adams (The Fighter), Melissa Leo (The Fighter), Jacki Weaver (Animal Kingdom), Helena Bonham Carter (The King's Speech), Hailee Steinfeld (True Grit)

En iyi yardımcı kadın oyuncu: Melisa Leo (The Fighter)
Bir ihtimal daha var: Helena Bonhem Carter (The King’s Speech)
DİĞERLERİ:
En iyi yabancı film: Biutiful
En iyi animasyon: Toy Story 3
En iyi uyarlama senaryo: Aaron Sorkin (The Social Network)
En iyi orijinal senaryo: Christopher Nolan (Inception)
Fakat esas ak kuğu kara kuğu gece üçte belli olacak pek sevgili Bolahenk Sokak okurları. İzlemede kalın!

21.2.11

Kaş ve kirpik bakımı & makyaj ürünleri-2

,

Kaş ve kirpik bakımında etkili olduğunu düşündüğüm birkaç kozmetik ürünü ve destekleyici makyaj malzemelerini yazımın birinci bölümünde sizlerle paylaşmıştım. Yazımın ikinci bölümü, artık sonu gelmeyen kozmetik ürünlerden sıkılan ve doğal ürünleri tercih edenlere yönelik bakım yağları ve bu doğal yağları içeren hazır bakım kürlerini içeriyor.
Şifayı yapay ürünlerde arama modası artık yerini aktarlara ve doğal kozmetik uzmanlarına bıraktı. Birçok dergi, gazete ve televizyon programında adından sıkça söz ettiren ve özellikle kaş ve kirpik bakımında etkili olduğu bilinen yağları ve etkilerini aşağıdaki listede bulabilirsiniz.
Hint yağı: Hint Yağı yüzyıllardır saç ve kirpik bakımında kullanılan etkili bir bakım ürünüdür. Özellikle kirpiklerin güçlenmesini ve uzamasını sağlar. Aynı zamanda kirpikleri kalınlaştırma etkisi de vardır.
Buğday yağı: Antioksidan özelliği olan bu yağ, UV ışınlarını filtreleme özelliği sayesinde kirpikleri ve kaşları güneşin zararlı etkilerinden korur. Güneş ışınları altında sararmalarını önler.
Fındık yağı: Dik ve şekilsiz kirpikleri yumuşatır, biçimlendirir. Ayrıca yıpranmış, şeklini kaybetmiş kirpikleri onarır, düzgün ve kıvrık görünmelerini sağlar.
Tatlı badem yağı: Kirpikler için hem en çok kullanılan hem de en çok bilinen bitki yağıdır. Mineral yönünden çok zengin olan badem yağı, kirpikleri besler ve parlatır.
Kayısı çekirdeği yağı: Kayısı çekirdek yağı göz çevresi tarafından kolaylıkla emilen etkili bir bakım ürünüdür. Özellikle gözaltı morluklarını tedavi etmede ve kaşları nemlendirip besleme de etkilidir.
Susam yağı: Kaş altındaki derinin nemlenmesini, kaşların yumuşayarak şekillenmesini sağlar. Ağrı giderme amaçlı masaj yağı olarak da kullanılmaktadır. Kaşlara uygulanması bu bölgede oluşan baş ağrılarını azaltmaya yardımcı olur.
Çörek otu yağı: Antiseptik özelliği sayesinde kaşları korur. Derideki kan dolaşımını arttıracağından kaşları besler ve daha canlı görünmesini sağlar.
Jojoba yağı: Kaş yapısını güçlendirir ve korur. Ayrıca daha parlak ve sağlıklı bir görünüme kavuşturur.
Isırgan otu yağı: Kan dolaşımını hızlandırma özelliğiyle hücrelerin yenilenmesini sağlar. Kaşları yeniler ve daha güçlü hale gelmelerini sağlar.
E vitamini: Antioksidan özelliği ile kaşları, güneş, deniz, kum, cilt toksinleri gibi dış etkenlerden ve yıpranmalardan korur, besler ve gürleştirir. Kaşların en çok ihtiyaç duyduğu vitamin olduğu söylenir.
*Ben Karden marka bitki yağlarını kullanıyorum, fiyatları yağların elde edildiği bitkilerin değerlerine göre 5-10 TL arasında değişiyor.
**Söz konusu bakım yağları olduğunda alerji tehlikesine karşı tetikte olmak gerektiğini unutmayın!

Kaş ve kirpik dökülmesini önleyen doğal tarif
- 1 tatlı kaşığı vazelin
- 1 tatlı kaşığı badem yağı
- 1 tatlı kaşığı lanolin
Yapılışı: Malzemeleri benmari usulü (direk ateş üzerine koymadan, kaynayan bir suya koyacağınız bir başka kap içinde) ısıtın ve her gün kaş ve kirpiklerinize sürün. (Güzellik uzmanı Suna Dumankaya’nın kitabından alınmıştır.)

Bitki bilimi ve doğal bakım kürleri denildiğinde benim aklıma ilk gelen isim Suna Dumankaya’dır. Birçok aylık dergi ve gazetede, kadın, güzellik ve sağlık konulu televizyon programında sizde mutlaka bu ismi görmüş ya da okumuşsunuzdur. Türkiye'nin ilk lokman hekimi Fatma Öktem'in torunu olarak da bilinen Suna Dumankaya, geçmişten bugüne taşıdığı bilgi birikimiyle çeşitli cilt sorunlarını çözme konusunda hazırladığı bakım formüllerini hem kitaplarında hem de çeşitli kitle iletişim araçları ile bitki bilimine ilgi duyanlarla paylaşır.

Suna Dumankaya’nın Yeditepe Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’nde, SD Doğal Kozmetik Ürünleri adı altında ürettiği bakım kremlerini İstanbul Bağdat Caddesi üzerinde yer alan mağazasında ya da internet sitesinde inceleyebilirsiniz. SD Doğal Kozmetiğin ürün yelpazesinde her cilt tipine uygun temizleme ve bakım kremlerinden anti-aging ürünlere, günün stresinden arınmayı kolaylaştırıcı ve anti selülit etkili masaj yağlarından, akne önleyicilere, kaş-kirpik kremlerine, hassas cilt serisi ve lekeli cilt serisi gibi farklı ihtiyaçlara özel bakım ve tedavi ürünlerini bulabilirsiniz.

**Meslek Sırlarım, Mucize Formüller ve Amazonlardan Anadolu’ya Astroloji ile Gelen Doğal Sağlık ve Güzellik adlarında yayınlanmış üç kitabı vardır. Halen Habertürk gazetesinde yazmaktadır.

Suna Dumankaya Kaş Kirpik Kremi
(30 ml/30 TL)
• Kaş ve kirpikleriniz için besleyici bakım kremidir.
• Yumuşatıcı ve besleyici formülü ile kıl kökünü besleyerek kıl çıkışını hızlandırır, kalınlık ve uzunluk sağlar.
Kullanım Şekli: Göz çevrenizi iyice temizledikten sonra hafif masaj yaparak kaş ve kirpiklerinize yeterli miktarda sürünüz.
Kremin formülünde yer alan aktif maddeler:
Badem yağı: Kıl köklerinin yağlanmasında ve beslenmesinde kullanılır.
Niacinamide, calcium pantothenate, sodium ascorbyl phosphate, tocopheryl acetate, pyridoxine HCI, maltodextrin, amylodextrin, silica karışımı: Deriden kılların daha güçlü çıkmasını sağlar.
Bağdat Cad. Dirlik Apt. No:281 B Blok D:11 Caddebostan – İstanbul 0216 478 49 45- 46
www.sunadumankaya.com.tr


Aktarlarda ve bazı güzellik merkezlerinde karşınıza çıkabilecek bir başka ürün de Blue Ocean marka, Kaş ve Kirpikleri Yeniden Yapılandırmaya Yarayan Bakım Yağı. İçeriğinde yer alan Hint, buğday, fındık ve tatlı badem yağları ile kaş ve kirpik bakımında etkili doğal bir ürün. Kendi karışımınızı hazırlamak yerine bu ürünü hazır olduğu ve kullanışlı fırçaları yüzünden tercih edebilirsiniz. Çift yönlü kullanım tüpleri ile hem kaşa hem kirpiklere bakım yapan farklı karışımlara ve uygulama fırçalarına sahip olan ürünün günde 1 defa yatmadan kullanılması öneriliyor. Özellikle kaşlara masaj yapılarak yedirilmeli, gözle teması önlenmelidir. 25 TL.

**Göz makyajını sert bir şekilde temizleyen ve daha kötüsü temizlemeden yatan kişilerin kirpik kayıplarını daha fazla yaşadıklarını unutmayın!

15.2.11

King's Speech vs. Twitter'ın Gücü vs. Ankara vs. Hayat

,

Şu sıralar ödülleri silip süpüren King’s Speech geçen hafta yurdum coğrafyasında da beni fazlasıyla eğlendiren bir olayın yaşanmasına sebebiyet verdi. Filmle ilgili yorumlara geçmeden önce bu yazıyı yazarken bile eğlenmemi sağlayan olayı hatırlayalım.

Ankara twitter’ın gücünü keşfettiğinden beridir twitter TBMM’ye döndü. Önce başbakan ve cumhurbaşkanının Obama’yı takip ederek twittter’dan verrified account’larını kapmalarıyla başladı her şey. Fakat yazdıkları tweet’lerin çocuğu "Sayın başbakan bunu bunu dedi,", "Sayın cumhurbaşkanı bu tarihte burada olacak," şeklinde adeta 140 karakterlik basın bültenlerinden oluşuyordu. Ben de burun kıvırıp yoluma devam ediyordum. Derken Melih Gökçek’in twitter’a gelişiyle benim de Ankara’nın twitter account’larıyla ilgili görüşlerim sarsıldı. Vergi kaçırmayla ilgili suçlamalardan tutun da küfürlü hakaretlere kadar herkes durmadan Melih Gökçek'e tweet yazıyordu. Fakat Melih Gökçek benim daha önce hiç şahit olmadığım bir şey yaparak herkese teker teker cevap vermeye başladı. Önce gelen hakaretleri “Avukatıma devrediyorum,” dese de sonunda birebir herkese cevap vermeye başladı. Bu da twitter’a bir nevi chat ortamı havası kazandırdı. Hatta bir akşam “twitter’a gelmekte” gecikince gazetecilerden birine “Şimdi misafir var. Gitsinler, geleceğim,” şeklinde haber salıp ilerleyen saatlerde gerçekten gelince de “Başkanım ne misafirmiş, gitmek bilmedi,” gibisinden sitemlere “Haklısınız,” diyerek katıldı. Ben de bir twitter kullanıcısı olarak tüm olup bitenleri şaşkınlıkla izlerken geçen hafta bambaşka bir olay Ankara ve twitter'ı yine aynı satırlarda bir araya getirdi.

Şimdi gelelim twitter, Ankara ve King’s Speech’i birbirine bağlayan eğlenceli olaya. Geçtiğimiz günlerde cumhurbaşkanı Gül kendi twitter’ından şöyle bir tweet yazdı:

@cbabdullahgul Geçen gün eşimle beraber evde The King's Speech filmini izledik. Gerçekten çok güzel bir film. Filmin çok konuşulacağını ve birçok ödül alacağını tahmin ediyorum.

Gül’ün bu tweet’iyle de ortalık birbirine karıştı tabii. Bir bir ne kadar gazeteci varsa neredeyse hepsi “Cumhurbaşkanı vizyona girmeyen, dvd’si de ne Türkiye’de ne de yurt dışında satılmaya başlanmayan King’s Speech’i korsan dvd ile mi izledi?” şeklinde yorumlar yazmaya başladı. Hatta twitter’ın unutulmaz kişiliklerinden Yılmaz Morgül cumhurbaşkanına twitter üzerinden korsan dvd izleyip izlemediğini sordu. Ben tüm bu olup bitenleri eğlenerek izlerken ertesi gün gazetede beklenen cevap geldi. Habere göre Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema ve Telif Hakları Genel Müdürü Abdurrahman Çelik, ANKA’ya bana "Cumhurbaşkanı olmak böyle bir şey azizim," dedirten şöyle bir açıklamada bulundu:

“Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği’nden bizi aradılar, biz de filmin Türkiye’deki dağıtım haklarını alan kişileri aradık, firmadan filmi rica ettik; ‘Cumhurbaşkanımız istiyor’ diye. Dağıtımcı firma da bir tane DVD’yi bize gönderdi ve biz de Cumhurbaşkanımıza ilettik. Ortada korsan film izlenmiş gibi bir durum yok"



Şimdi… Gelelim ortalığı birbirine karıştıran King’s Speech filmimize. Efendim ben-deniz dağıtıcı firmayla falan iletişime geçmedim. Korsan dvd de almadım. Bizzat oturup internetin güzelliklerinden faydalanıp indirdim ve de King's Speech'in film olarak dünyanın en güzel filmi sayılmayacağı lakin Colin Firth’ün bir oyuncunun gelebileceği en üst noktaya 6. George rolüyle gelmiş olduğu kanısındayım.

Filmimiz Tom Hooper imzalı. Daha önce kendisinin Longford adlı filmini izlemiş ve uzun süre filmin etkisinden kurtulamadan yerli yersiz her konuşmada filmi anlatmış olduğumu hatırlarım. King’s Speech üzerimde benzer bir etki bırakmadıysa da, yine de filmin ortalamanın üzerinde olduğunu söyleyebiliriz. Dediğim gibi bu Hooper’ın izlediğim ikinci filmiydi. İki filmin ortak noktası da sapına kadar bir İngiliz filmi izlediğinizi buram buram hissettiriyor olmaları. Yağmurlu ve karanlık İngiltere havası, İngiliz oyuncular ve tabii dinlemeye doyulmayan güzelim aksanları ile peşinizi bırakmayan aristokrat havası iki filmi de birbirine yaklaştıran noktalar.




Filmimiz kekemelikten muzdarip 6. George’un konuşma terapisti Lionel Logue ile güvenini kazanıp milyonlara hitap edebilecek ve 2. Dünya Savaşı’nın karanlık günlerinde ülkesinin insanlarına güven verebilecek hale gelişini anlatıyor. Film siyasi havadan olabildiğince uzak duruyor. 2. Dünya Savaşı arka planlı bir bireysel hikaye filmi izlemek istiyorsanız hemen uyarayım, bu film size beklediğinizi vermeyecek. Yaklaşan İkinci Dünya Savaşı’na şöyle bir dokundurulup geçilmiş. Esas mesele ise 6. George’un ya da Lionel Logue’nun ve ailesinin hitap ediş şekliyle Bertie’nin kekemelikle baş ederken aslında çocukluk travmalarıyla savaşıyor oluşu. İngiliz Kraliyet ailesinin mensubu olmanın getirdiği yükümlülüklerle en başta psikanalitik terapiyi reddedip sadece konuşma terapisi isteyen ve çeşitli egzersizlerle sorununu yenmeye çalışan 6. George’un film ilerledikçe Lionel Logue’a açılmaya başladığını görüyoruz. 30'larda yöntemleri hala tartışmalı olan psikanalizin gücününün İngiiz kraliyet ailesine dek varmış olması dikkati çeken bir mevzu.

Eklemek gereken diğer bir notsa filmin iki dev oyuncusu Helena Bonham Carter ile Geoffrey Rush’ı daha önce birlikte izlediğimiz projenin Harry Potter oluşu. Nam-ı değer Dumbledore ile benim de pek sevdiğim nickimi aldığım Bellatrix Lestrange olarak izlediğimiz Rush ve Bonham Carter’ı burada bambaşka rollerde izliyoruz.

Oscar ödüllerine ilişkin tahminlerimi ayın 26’sında sizinle paylaşmayı umuyorum ama şimdiden söyleyeyim Colin Firth’ün En İyi Erkek Oyuncu dalında Oscar’ı kapması oldukça güçlü bir ihtimal. Zaten yukarda görüldüğü gibi 87. TBMM Ödülleri çoktan King's Speech'e verildi bile. 26 Kasım’da Amerika’da, 7 Ocak’ta İngiltere’de vizyona giren film Türkiye’de ise Zoraki Kral adıyla 18 Şubat tarihinde izleyici karşısına çıkacak. Altın Küre ve Bafta’dan galibiyetle çıkan ve Oscar ödüllerinde de 12 dalda aday gösterilen King’s Speech sırf oyunculukları için bile olsa görmeye değer.

Son not: Filmin müzikleri Alexandre Desplat imzalı ve yine her bir Desplat filminde olduğu gibi gayet başarılı. Soundtrack albümünü de mutlaka ele geçirin, pişman olmayacaksınız.

 

BOLAHENK SOKAK Copyright © 2011 | Template design by O Pregador | Powered by Blogger Templates