14.8.10

belki de hiç istemeden herkesçe sevilmeyi başaran tek arjantinli'nin ayakizlerinde adımlar

,

"Cortazar okumamış insan bir kader kurbanıdır. Eserlerini okumamak
korkunç sonuçları olan, sinsi ve ölümcül bir hastalıktır.
Hayatında hiç
şeftali tatmamış bir insanın durumu gibi.
Kişi yavaş yavaş mutsuzlaşır, farkedilir şekilde solgun görünür
ve belki de azar azar saçları dökülür."
pablo neruda

bir edebiyat öğrencisine/mezununa yapabileceğiniz en büyük kötülüklerden biri, ona en sevdiği kitabı/yazarı sormaktır. yıllar içinde o kadar iyi işler okumuş/okutturulmuştur ki ağzından en sevdiği yazarın veya kitabın adını almaya çalışmak, çocuğunu elinden almaya çalışmak gibidir. hele de mesleğini seven ve bu işi öylesine yapmayan insanlara bunu sorduğunuzda yüzlerindeki o evlat acısını andıran ifadeye tanık olmanız kaçınılmazdır.

ben de defalarca benzer durumlarda kaldıktan sonra aslında bu soruya verebileceğim bir cevap olduğunu fark ettim. evet açıkça söylüyorum: benim en sevdiğim yazar, ilk okuduğum anı ve elimde tuttuğum öykünün gerçekten var olabildiğini gördüğümde nasıl heyecanlandığımı hatırladığım, durmadan dönüp dönüp aynı heyecanla öykülerini okuyabildiğim julio cortazar.

ilk okuduğum "ele geçirilen ev" öyküsünü ders programımıza alan çok sevdiğim hocamın kapısını çalıp "hocam bu öykünün yer aldığı kitabı alabilir miyim?" dedikten sonra antonioni'nin meşhur filminin de temelinde yatan "blow up"ı uzunca bir süre elimden bırakamamıştım. bir süre sonra müpteda'nın gazına gelip koşarak can kitabevi'ni kapısından girmiş ve "'mırıldandığım öyküler'i istiyorum!" diye feryat etmiştim. sonra da sibel'in elinden cebren ve hile ile "ayakizlerinde adımlar"ı kaptım. ardından da devamı geldi elbette.

farkındaysanız cortazar'la tanışma sürecimi anlatarak yazardan ve öykülerinden bahsetmeyi geciktirmeye çalışıyorum, çünkü kendisine o kadar gönülden bağlıyım ki onun hakkında yazmak benim için çok çok zor. ama lafı daha fazla uzatmayacağım.

ayakizlerinde adımlar, arjantin'in yetiştirdiği en büyük edebiyatçılardan biri sayılan cortazar'ın kendisinin bir araya getirdiği öyküler'in yer aldığı bir kitap değil, türkiye'de yayımlanırken bazı öykülerin seçilmesiyle meydana gelmiş bir derleme. aslında bunun ne kadar "doğru" bir şey olduğu tartışılır, çünkü müpteda'nın deyimiyle " bir öykü kitabında 10 öykü varsa o kitap aslında 11 öyküden oluşur. 11.öykü, o 10 öykünün art arda sıralamasıyla ortaya çıkan bütündür". yine de cortazar, kitapları çeşitli yayınevlerine dağılmış ve yazdıklarının tümü henüz türkçe'ye çevrilmemiş bir yazar olduğundan bunu da öpüp başımıza koyuyoruz.

kitapta yer alan öykülerin konularından bahsedemeyeceğim, çünkü böyle bir "özetlemeye" imkan sağlayan öyküler değiller. ancak gözden kaçmaması gereken, defalarca okunası birkaç öyküden kısaca bahsetmek isterim. "silvia" ve "ışık değişikliği" cortazar'ın dünyasını, neyi nasıl yazdığını görmek açısından önemli öyküler. "kindberg diye bir yer" ise edebiyat ve müziği (daha çok da cazı) nasıl organik bir bağla bir araya getirdiğini, dilinin ve anlatım imkanlarının sınırsızlığını (shepp!) gösterir bize. kitap benzersiz bir öyküyle biter: charlie parker esintili "arayış", benim hem edebiyatla bakışımı hem de gerçek anlamda hayatımı değiştiren tek öyküdür. bir öykünün böyle bir gücü olduğuna inanmak ne kadar mümkün bilmiyorum ama ben inanıyorum. "arayış"ı düşününce aklımda hem bir şeyler "aşılıyor", gerçeklik algım, kurgunun sınırları yeniden belirleniyor.

neden bahsettiğimi tam olarak anlatabilmek için "arayış"tan bir bölümle bitireyim:

“Olay şu: aslında kendilerini bilgin sanıyorlar,” diyor ansızın. “Bir sürü kitabı bir araya getirerek okuyup yuttukları için kendilerini bilgin sanıyorlar. İçimden gülmek geliyor çünkü sonuç olarak hepsi de iyi çocuklar, öğrendikleri ve yaptıkları şeylerin çok derin ve zor olduğuna inanmış olarak yaşıyorlar. Bir sirkte de böyledir Bruno, aramızda da. İnsanlar bazı şeyleri, yapılabilmesi en zor şey olarak görürler, onun için de trapezcileri ya da beni alkışlarlar. Ne sanıyor bu insanlar anlamıyorum, iyi çalmak için bir müzisyenin kendini parçaladığını mı, yoksa bir trapezcinin her atlayışta kaslarını incittiğini mi? Oysa gerçekte zor şeyler bambaşka, insanların her an yapabildiklerini sandıkları şeyler bunlar. Örneğin bir köpeğe ya da bir kediye bakmak ve onları anlamak. Zorluk, büyük zorluk bunlar işte. Dün gece şu küçük aynada kendime bakmak geldi aklıma, yemin ederim sana öyle zor oldu ki, neredeyse kendimi yataktan yere atacaktım. Düşünsene, kendi kendine bakıyorsun, yalnızca bu, insanı yarım saat dehşet içinde bırakmaya yeter. Gerçekte bu adam ben değilim, ilk anda, ilk bakışta ben olmadığımı açıkça anladım, onu beklenmedik bir biçimde, bir rastlantı olarak yakalamıştım ve biliyordum ki bu ben değildim. Bunu hissediyordum ve insanın içinde böyle bir his olunca… Fakat bu Palm Beach plajındaki gibi, bir dalga çarpıyor sana, ikinci bir dalga, bir dalga daha… tam birini hissediyorsun ki öteki geliyor, yani öteki sözcükler… hayır, hayır sözcükler değil, sözcüklerin içinde olan bir tür tutkal, bir tür salya. Ve salya üstüne gelerek seni kaplıyor ve aynadakinin sen olduğuna inandırıyor seni. Doğru, ama nasıl fark etmezsin ki. Fakat doğru, bu benim, bunlar benim saçlarım, bu yara izi de benim. İnsanlar, kabul ettikleri tek şeyin salya olduğunu anlamıyorlar, bu yüzden aynaya bakmak onlara çok kolay geliyor. Ya da bir ekmek parçasını bıçakla kesmek. Sen hiç bir ekmeği bıçakla kestin mi Bruno?”

7.8.10

Bakımlı tırnaklar için, Mavala

,
Uzun yıllar tırnak yeme alışkanlığımdan vazgeçemedim. Acı oje (tadını çok severim :) ) sürmek, düzenli manikür yaptırmak, protez (porselen) tırnak taktırmak dahil tırnaklarımda kalıcı uzunluğa kavuşmak için denemediğim tedavi yöntemi kalmadı. Üstüne üstlük 6 yaşlarında başlayan tırnak yeme alışkanlığımı önce kardeşim sonra bir kuzenim de taklit etmeye başladı ve ben 20’li yaşlarda tırnak yemeyi bırakmayı başarmış olmama rağmen onlar hala bu sorunla uğraşıyorlar. Şimdi keyifle her fırsatta kırmızı kırmızı boyadığım tırnaklarım benim de aşağıda gördüğünüz resimden beterdi.

İşi öyle abartmıştım ki tüm parmaklarım yarısına kadar yenmiş, geriye ince bir tırnak katmanı kalmıştı ve etrafını saran yaralar yüzünden elimi sürekli gizlemek zorunda kalıyordum. Bir gün hiç unutmuyorum ellerimden o kadar utanmıştım ki birileri görür diye otobüste direğe tutunamamıştım. Zaten ellerime dikkati çeker diye yüzük falan da takmazdım, böyle başkalarına bakıp bakıp imrenir ama saçma bir şekilde tırnak yemekten de vazgeçemezdim. Bir de tırnak yeme anı dışarıdan o kadar kötü görünür ki böyle ben bile uzun süre tırnak yemiş biri olmama rağmen görüntüden çok rahatsız oluyorum.

Bir gün erkek arkadaşımın beğenmediği tek yerimin tırnaklarım olduğunu ve onları düzeltene kadar evlenme teklif etmeyeceğini söylemesi üzerine kendimi toparlamaya karar verdim. Onun bu konuda bana desteği, her gördüğünde uyarması ve üzerine çok sevdiğim bir arkadaşımın Mavala tırnak bakım ürünlerini önermesi ile 3 ay gibi kısa bir sürede tırnaklarımı kontrol altına aldım.

Bazıları için 3 ay çok uzun bir süre gibi görünebilir ama hatırlatmamda fayda var ki benim gibi uzun süredir tırnak yiyen kişilerin tırnakları ne yazık ki diğer kişilerde olduğu gibi sert ve düzgün çıkmıyor. Tırnakların ete yapışması da 1-2 seneyi bulabiliyor. Bu yüzden aşağıdaki ürünleri sabırla, düzenli olarak kullanmak ve mümkünse manikür yaptırarak tırnağın düzgün uzamasını sağlamak çok önemli. Gerçekten tanıdığım tanımadığım tırnak yiyen birilerini ne zaman görsem bu ürünleri şiddetle öneriyorum. Siz de eminim Mavala’nın tırnak bakım ürünlerinden benim gibi çok memnun kalacak ve varsa tırnak yeme sorununuzu birkaç sene içinde kökten çözeceksiniz.
MAVALA SCIENTIFIQUE (Tırnak serleştirici oje)
Tırnağın zarar görmeye en müsait yeri uç kısmıdır. Tırnak yiyenler için sorun daha çok soyulan tırnak ucu iken, pek çok kişi de çatlayan tırnaklarından yakınır. Mavala Scientifique, hem tırnakları sertleştirir hem de sağlıkla uzaması için tırnak tabanını besler. Tırnak etlerini sertleştirmemesi için etlere değdirilmeden sürülmesi önerilir. Oje üzerinden sürüldüğünde de etki ettiği söylenilse de ben temiz tırnağa sürmenizi öneririm. Kullanılmaya başlandığı ilk aylarda tırnak yapısı kendini toparlayana kadar haftada iki, daha sonra isteğe göre ayda iki üç uygulama yapılmalıdır. Scientifique’in en güzel özelliklerinden biri sürüldüğünde birkaç saniye içinde tamamen emilmesi. Bu sayede çok etkili tırnak sertleştiricisini sadece bayanlar değil, erkekler de gönül rahatlığıyla kullanabilirler. 38 TL

MAVALA NAIL SHIELD (Tırnak kalkanı)

Tek yaşamanın en büyük zorluğu tüm ev işinin benim üzerime kalması. Bir türlü edinemediğim eldiven takma alışkanlığım yüzünden de tüm sıkıntıyı ellerim ve dolayısıyla sürekli deterjanla temas eden tırnaklarım çekiyor. Bu konuda en büyük kurtarıcım Mavala’nın vazgeçemediğim ikinci ürünü Nail Shield. İki adımda uygulanan bu ürünün bir numaralı ojesini tırnak yüzeyine bir kat sürmek yeterli. Oje kuruduğunda belirginleşen minik naylon lifler sayesinde tırnağınız uzarken darbelere ve kimyasal ürünlere karşı koruma altına alınmış oluyor. Bu ilk katman rakı beyazı renginde ve hafif pütürlü, ikinci ojenin sürülmesiyle tırnağınız eski ten rengine ve pürüzsüz yüzeyine kavuşuyor. Tırnak kalkanını kullandıktan sonra üzerine istediğiniz herhangi bir ojeyi de kullanabilirsiniz. Erkekler uygulanması Scientifique’e kıyasla biraz daha uğraştırıcı olan bu ürünü renksiz olduğu için gene gönül rahatlığıyla kullanabilirler. 50 TL

CUTICLE CREAM (Tırnak eti kremi)
Tırnak yemek gibi bir diğer kötü alışkanlık da tırnağı çevreleyen eti kemirmektir. Tırnağınız istediği kadar sağlıklı olsun, çevresi yaralarla dolu olduktan sonra ojeniz tırnağınızda gene hoş durmayacaktır. Benim bu konuda herhangi bir sorunum yoktu ama Mavala beni ürün kalitesiyle o kadar gaza getirdi ki kendimi serinin diğer bakım ürünlerinden almaktan alıkoyamadım. Cuticle Cream, bakımlı ve çekici bir görünüm elde etmek için, tırnağı çevreleyen dokuya ihtiyacı olan tüm bakımı uyguluyor. Özellikle tırnak dibi ve çevresine masaj yaparak uyguladığınız ürünü birkaç dakika bekledikten sonra tırnak etlerinizi kutuda kremle beraber satılan tahta çubuk yardımıyla yumuşakça geri iterek daha hoş bir görünüm elde edebilirsiniz. Bu pratik ürünü maniküre para ya da zaman ayıramayan bayanlar özellikle tercih etmeliler. Cuticle Cream’i isterseniz sadece tırnak etlerinize bakım yapmak için tırnağınız ojeliyken de kullanabilirsiniz. 25 TL

CUTICLE REMOVER (Tırnak eti çıkarıcı)
Şeytan tırnaklarından zaman zaman hepimiz şikâyetçi olmuşuzdur. Cuticle Remover, hassaslaşan ve bozuk yapıya sahip tırnak etlerini onarmak, onları şekle sokmak için kullanılabilecek etkili bir ürün. Tüm oje kalıntıları temizlendikten sonra tırnak etlerine bir kat halinde sürerek kremi uygulayabilir, ardından fazla uzayan tırnak etlerini gene kutudan çıkan tahta çubukla geri iterek tırnağınızı evde kendiniz de bakıma alabilirsiniz. Kalıcı bir etki için haftada bir kullanımı önerilmektedir. 25 TL

Mavala’nın tırnak bakımı için farklı birçok ürünü var, ben sadece kendi kullandığım ve sonucundan emin olduğum ürünleri sizlerle paylaşıyorum.

*Tırnak bakımı konusunda profesyonel olmayan kişiler, tırnak yapısını bozabilecekleri ve tırnağın bombeli ve girintili uzamasına sebep olabilecekleri için metal alet kullanmaktan kaçınmalıdırlar.
** Son zamanlarda manikür salonlarında da kullanımı tercih edilen, doğal malzemelerden yapılmış yumuşak törpüleri kullanmaya özen göstermek tırnaklarda sert törpülenmeden oluşabilecek mikro çatlakları önlemek için de önemlidir. Mavala’nın yumuşak törpülerine göz atmakta fayda var. (paket,17 TL)

*** Ayrıntılı bilgi için www. mavala.com’u ziyaret edebilir, tüm ürünleri seçkin eczanelerden ve manikür salonlarından satın alabilirsiniz.

6.8.10

Türk Dizileri Mehter Marşı Gibi: İki İleri, Bir Geri

,

Malum, dizi uyarlamalarına bayılıyoruz. Batı televizyonlarında, ki Batı'dan kastım genellikle Amerika oluyor tabii, çok tutulan dizileri, söz konusu diziler 4. ya da 5. sezondayken, hatta bazen toptan bitmişken alıp, evirip çevirip, kendimize göre yontup biçip tabiri caizse "Türkleştirip" temcit pilavı misali sunuyoruz Türk izleyicisinin karşısına. Bu çok nadiren başarılı örneklere imza atılmasına yol açsa da - Bir Kadın Bir Erkek bunun güzel örneklerinden biri-, genellikle komik ve absürd işlerin ortaya çıkmasına yol açıyor: Grey's Anatomy dizisinin, Show Tv ekranlarında yayınlanan Doktorlar uyarlaması bunlardan biri. Doktorlar dizisi sayesinde Aysun Kayacı'yı doktor olarak görme "şansına" sahip olmamız yanı sıra, bence dizinin en mükemmel oyuncu seçimi Kutsi'ydi ki, bu seçim benim Doktorlar dizisine uzunca bir süre "Kutsi'nin Anatomisi" dememe sebep oldu.

Liste tabii uzayıp gidiyor. Kavak Yelleri'nin halis bir Dawson's Creek olarak ortaya çıkıp kendi yolunda ilerlemesi, yıllarca mutlulukla izlediğimiz Sabrina The Teenage Witch'in korkunç bir uyarlamayla Tatlı Cadı olarak karşımıza çıkması, The Nanny dizisinin Dadı adı altında Gülben Ergen'le şaşırtıcı şekilde başarılı bir versiyonunun yapılması, Sex And The City'nin Deniz Akkaya'lı kabus bir uyarlamasının çekilmesi ve son örneklerden birisi olarak da Gossip Girl'ün Küçük Sırlar adı altında fırına verilmesi...

Yabancı memleketlerdeki dizileri alıp da yeniden uyarlamak sadece bize has bir şey değil tabii ki. Bizim bizzat taklit ettiğimiz Amerikan televizyonları da sıklıkla yapıyor benzer bir "araklamayı". Misal, Bolahenk Sokak'ta incelediğimiz Skins'in Amerikan versiyonunun çekilmekte olduğundan da bahsetmiştik daha önce. Tutan güzel işlerden etkilenilebilir,bunlar çeşitlendirilip yeni yeni versiyonlarla izleyicilere sunulabilir. Böyle bir fikir paylaşımı, fikir yararlanılması ya da fikir araklaması, ne derseniz deyin, çok da büyük bir mesele değil. Bence esas mesele ve bu meselenin bizim için problemli kısmı, bizim bu dizileri nasıl Türkleştirdiğimiz mevzusunda ortaya çıkıyor.


Şu sıralar TV ile fazla haşır neşir olduğumdan gündüz kuşağında verilen dizileri izleme şansı buldum. Örneğin içinde bulunduğumuz yaz günlerinde, Doktorlar yeniden gösterimde. Doktorlar'ın temellerini aldığı Grey's Anatomy dizisini fazla izlemişliğim yok. İlk birkaç bölüme baktıktan sonra, sıkı bir House M.D fanı olarak, diziyi fazla aşklı meşkli bulup izlemekten vazgeçtim. Fakat ilk birkaç bölümde de, ana karakter Meredith'in kendi alanında çok ünlü bir cerrah olan annesinin alzheimer olduğunu öğrenmeme yetecek kadar izlemiş bulundum. Doktorlar uyarlamasına baktığımda Meredith'in Türk karşılığı olan Ela karakterinin ünlü cerrah olan ebeveyninin anneden babaya dönüştürülmüş olduğunu dehşet içinde fark ettim. Benzer şekilde, dizinin fanları yanlışsam beni düzeltsin lütfen, Meredith ilk bölümde esas doktorumuzla barda tanışıp tek gecelik bir ilişki yaşıyor, ardından da onun aslında birlikte çalışacağı önemli doktorlardan birisi olduğunu öğreniyordu, değil mi? Doktorlar'da ne oluyor? Ela, esas adamımız Kutsi'yle (karakterin adı Doktor Levent ama ben inatla Kutsi demekte ısrarcıyım) takside tanışıyor, Kutsi bir çift flörtöz laf edince Ela da namuslu bir kız olduğundan Kutsi'yi taksiden atıp arkasından da "Hödük" diye bağırıyor. Devam edelim...

Son örneklerden biri olan Küçük Sırlar, karakterlerden Chuck'ın adı Çet'e, Serena'nın adı Su'ya dönüştürülecek kadar sadık kalmış ana senaryoya. Güya... Gossip Girl'ü hatırlayalım hep birlikte. Durum neydi? Dan'in babası fakir, Serena'nın annesi zengindi ve Serena'nın annesi Lilly sürekli Dan'in babası Rufus'a maddi açıdan yardım edebilmek için iş teklifleri götürüyordu, değil mi? Küçük Sırlar'da nasıl sizce? Tabii ki Dan'in fakir babası Rufus, olmuş size bir anne. Serena'nın zengin babası da olmuş size Su'nun zengin babası. Yani zengin adam, fakir kadına iş teklifleriyle yardım etmeye çalışıyor. Aksi düşünülebilir miydi? Zengin kadın fakir adama yardım ediyor olabilir miydi? Tabii ki hayır. Bizim coğrafyamızda kadın erkeğe maddi olarak yardım edebilir mi? Ayıptır, günahtır. Tabii ki etmez, adam kabul etmez. Bizim adamlarımız öyle Amerika'nın Rufus'u gibi, kılıbık değildir ne de olsa... Dolayısıyla biz Türk izleyicisine uygun görülen de yeniden başlatılan Çocuklar Duymasın işkencesinde olduğu gibi, taş fırın erkeği Haluk'tur. Buyuralım hep beraber seve seve izleyelim şimdi.


Dawson's Creek'e köklerini dayandırarak başlamış Kavak Yelleri'ne bakalım şimdi. Ben orada, Dawson's Creek'teki gibi bir Jack göremiyorum. Gören varsa söylesin... Jack'in gay oluşu, tabii cızz, en büyük tabumuz. Bir gençlik dizisinde nasıl yaratılır öyle bir karakter? Bir ara ben de dahil olmak üzere bir çoğumuzun bayıla bayıla izlediği Kampüsistan vardı, bilmem hatırlar mısınız? Orada süper bir gay karakter yaratmışlardı. "Vay be" demiştim, "helal olsun". Sonra ne oldu? O gay çocuğu alıp, bir tane kızla evlendirdiler. Çocuğa kendi çaplarınca, doğru yolu buldurmuş oldular. Alkış... Şimdi bir zamanların başka bir efsane dizisi Bir İstanbul Masalı'nı hatırlayalım. Orada ana karakter Selim'in süper bir arkadaşı vardı. Sonra o arkadaş gelip Selim'e gay olduğunu itiraf etmişti. Hatırladık mı? Sonra ne oldu? Bir daha onun gay olmasının sözü açıldı mı? Öyle bir konuşma sahnesi hiç olmamış, o adamın hiçbir özel hayatı yokmuş gibi devam ettirildi dizi. Bir tesadüf sonucu öğrendiğime göre, dizinin senaristlerine yönetimden uyarı geldiğinden, meselenin üzeri kapatılmış. Yine alkış...

Annemin bayıla bayıla izlediği dizilerden Melekler Korusun'da da tüylerimi diken diken eden başka bir örnek var. İçinde tiyatro aşkıyla yanıp tutuşan bir kız, İstanbul'a her şeyi göze alarak geliyor, annesi de kızını koruyup kollamak için peşinden İstanbul'a taşınıyor. Fakat bu dizinin finali nasıl oluyor? Bu kızcağız evlendi, hatta evlenmekle kalmadı, şimdi bir de bebek doğurdu. İnsaf diyorum. Bu nasıl bir gençlik dizisi? Sene kaç? Bu mudur kıza biçilen kader?

Bir Kadın Bir Erkek'in muhteşem cüretkarlığı ya da Aşk-ı Memnu'nun son versiyonunun, orijinal kitapta olduğu gibi, Bihter'in intiharı ve Behlül'ün Nihal'le nikahıyla son verilmemesi; diğer bir deyişle suçun tüm ağırlığının sadece kadının sırtına yüklenmemesinin sağlanması gibi örnekler azıcık da olsa keyfimin yerine gelmesini sağlıyordu. "Hah," diyordum, "bizde de bir şeyler değişiyor, artık korkularımızdan arınıyoruz, televizyon özgürleşiyor, cinsellik tabu olmaktan çıkmaya başlıyor," vs... Halbuki yukarda saydığım diğer örnekler ve nicelerini düşündükçe yine içim kararıyor, Türk televizyonları kendi Orta Çağ'larının içinde sonsuza dek kalacaklar gibi korkunç bir kuşkuya düşüyorum.

Gossip Girl'ü, The Nanny'i, Grey's Anatomy'i uyarlamak, yontmak biçmek kolay. Tavsiyem "kolaysa" House M.D uyarlaması yapmaları. Ya da daha da iyisi, biz izleyiciler olarak True Blood'ı Hakiki Kan olarak izlemek istiyoruz. Talebimiz budur... Artık Jason'ı hacı, La Fayette'i beyaz bir kadın mı yaparsınız o kadarını yapımcı ve senaristlerin yaratıcılığına bırakıyorum. Ne de olsa bu alanda muhtaç oldukları yaratıcılık, damarlarındaki sansür ruhunda gizli...

4.8.10

True Blood 3. Sezonuyla Küçük Ekranı Sallamaya Devam Ediyor

,

Yazıma başlamadan önce diziyi izlemeyen ama başlamayı düşünenleri, ya da bölüm bölüm takip etmeyenleri uyarayım, eğer spoilerlardan hoşlanmıyorsanız okumamanız daha hayırlı olacaktır.

Vampir temalı kitapların, dizilerin, filmlerin popülerliğinin farkında olmamak malumunuz mümkün değil, her şey Twilight ile kontrolden çıktı gibi görünse de bu vampirlerin ne edebiyatta ne de sinema-televizyondaki ilk yükselişi aslında. 90ların sonundaki Cnbc-e'nin altın dönemine yetişmiş olanlar TV'deki Buffy the Vampire Slayer çılgınlığını hatırlarlar. Joss Whedon'un yaratıcısı olup 6 sezonluk TV macerasına şekil verdiği, şimdi de çizgi romanlarıyla devam ettirdiği bu proje kült olmakla kalmadı, dünyanın her yerinde çok büyük ilgi de gördü, hala da Amerika'da convention'ları yapılmaya devam ediyor. Buffy ve Angel'ın bitişi vampir furyasının önünü sadece birkaç seneliğine kesti, 2005'te Twilight yayınlandı, 2008'te sinemaya uyarlandı ve aynı senenin yazında True Blood ilk sezonuyla HBO'da yayınlanmaya başladı. Her şeyi böyle bir kronolojiye dizince bugünlerde özellikle de Amerika'da tartışılıp duran bu furyanın nasıl bu kadar büyüdüğü sorusunun ne kadar anlamsız olduğuna inanamıyor insan değil mi? :) Vampirler hep buradaydılar kısacası ve daha da pek bir yere gidecek gibi durmuyorlarken bize düşen (ya da elimizden gelen) bu projeler arasından kendimize görenini seçip tadını çıkarmaya bakmak. Bunların arasından daha yetişkin bir kesime hitap eden ve çağdaşları & rakipleri gibi bir roman serisi uyarlaması olan True Blood neden zeki ve kaliteli bir proje, neden izlemelisiniz, ve dizinin 3. sezonunda bizi neler bekliyor, bu yazımda dizinin çok büyük bir hayranı olarak biraz bunlardan bahsetmeye çalışacağım.

True Blood Amerika'nın kablolu TV kanallarından biri olan HBO için Alan Ball'un yarattığı ve prodüktörlüğünü yaptığı bir proje. CVsinde American Beauty, Six Feet Under gibi çok ödüllü, çok başarılı projelerin bulunduğu Ball, endüstri içinde başarı garantisi veren isimlerden biri. Dizinin başrol oyuncusu Anna Paquin'in hakkında "İsmini dosyanın üzerinde görmek bile projeyi kabul etmek için yeterliydi." dediği Ball dizinin uyarlandığı Charlain Harris'in The Southern Vampire Mysteries serisinin TV'ye bu kadar zekice aktarılmasından da sorumlu aynı zamanda. Dizinin, diğer vampir dizileri ve filmleri gibi vıcık romantizme odaklanmadan Harris'in mitolojisine, kendi fantastik dünyasındaki güç, politika, din ilişkilerine de geniş yer ayırması onu diğerlerinden öne çıkarıyor. True Blood dünyasında her fantastik mite yer var, kurt adamlardan tutun shape shifterlara hatta Yunan mitolojisinden tanrılara kadar hem de. Ve bu mitlerin hiçbiri kendini tekrarlamıyor, stereotype'a dönüşmüyor, ya da ana hikayeye hizmet etmiyor, her küçük detay, karakter en az başroldekiler kadar önemli. Fantastik literatürde şimdiye kadar işlenmiş her konuyu tekrar işlemesine rağmen, bunu kendine has agresif, cinsel ve son derece komik tonuyla yaptığı ve sınır tanımadığı için Buffy'den sonra vampir temasını işleyerek çok katmanlılığı yakalamış tek proje aynı zamanda.

Nasıl Buffy, İngiliz aristokrat gözetmenlerin yönlendirdiği bir kadının, domestik şiddet, ayrımcılık, cinsiyetçilik gibi meselelerin ve daha birçoğunun yanı sıra bu gözetmenlerle de mücadelesini fantastik bir dekorda işleyen son derece politik ve feminist bir proje idiyse, True Blood'ın da kendi fantastik dünyası içinde söyledikleri asla yakışıklı vampir çocuk-çirkin insan kız aşkı ile sınırlı değil. Vampirlerin insan dünyasına varlıklarını ilan etmeleri, azınlık olarak haklarını istemeleri, buna rağmen kendi içlerinde monarşik bir düzeni devam ettirmelerinden tutun da, kilisenin vampirler karşısındaki şimdiki Evangelist kiliseyi çok andıran örgütlenmesine kadar dizide işlenen her mesele göründüğünden çok daha fazlasını söylüyor aslında. Ana karakterlerden sezon boyunca sadece 3 bölümde görünenlerine kadar hepsi çok ayrıntılı bir psikolojik arka planla sunuluyor ve tüm bu çok ciddi içeriğe ve karakterlerin hayatlarındaki dramatik öğelere rağmen çok başarılı bir komedi de söz konusu dizide. Diziyi yakından takip edenler 3. sezondaki Franklin ve Talbod karakterleri üzerinden giden histerik & karikatürize durumları, 3 sezondur Jason'ın maceraları, Arlene, LaFayette ve Terry'nin varoluşları itibariyle diziye çok özgün bir komedi getirdikleri konusunda bana hak vereceklerdir.

Peki diziyi 3. sezonda neler bekliyor? Dizi ekibinin Alan Ball ile birlikte katıldığı San Diego'daki Comic Con'daki röportajlardan edinilebilecek bilgiler şöyle; (spoiler konusunda son uyarı:) )
  • Dizinin ilk bölümünde Bill'in Sookie'ye sorduğu "What are you?" sorusunun cevabını Alan Ball bu sezonda alacağımızı söylüyor. Geçen sezon Sookie'nin Marryann ile olan karşılaşmasında elinden çıkan beyaz ışığı hatırlarsınız, bu sezonda araya Mississippi kralı Russell'ın da girişiyle birlikte Sookie'nin "ne" olduğu, kökenleri & güçleri ortaya çıkmaya başlayacak.
  • Sookie ve Bill'in ilişkisinde son gelişmeler pek hayra alamet değil. Ball bu konuda çok fazla bir şey söylemek istemese de "Sookie'nin Bill için şimdiye kadar yapmadığı bir şeyi göreceğiz ve ondan sonra tekrar biraraya gelseler bile hiçbir şey eskisi gibi olmayacak." diyor. Anna Paquin ise bu konuda daha geveze, Paquin'e göre sezon sonunda Sookie'nin Bill, Eric ve bu sezon kadroya dahil olmuş kurt adam Alcide arasında bir tercih yapacak. Ve bu tercihi yaparken demin bahsettiğim Sookie'nin güçleri de başını ağrıtacak. Hatta bu güçleri fantastik dünyanın güç dengelerinin peşinden koştuğu bir şey olacak.
  • Sookie ve Eric'in arasında ne olacağı belli olmasa da (Her ne kadar Ball onların birlikte olacağı bazı bölümler olduğunu söylese de) Eric'in geçmişiyle ilgili son birkaç bölümde öğrendiklerimiz nedeniyle Russell'la karşı karşıya gelmesi söz konusu.
  • Jason'la ilgili çok büyük bir sır Ball'un üstü kapalı göndermelerine bakılırsa bu sezon ortaya çıkacak. Kitapları bilenler için bu durum sır değil tabi ki ama, Ball bu konunun Crystal'la alakalı olduğunu ima ediyor.
  • Sam'in gerçek ailesi başına dert açmaya devam edecek ve Sam son 2 sezondur başına gelenleri de düşünürseniz halet-i ruhiye olarak bu sezonun Tara'sı olacak gibi görünüyor Ball'a göre.
  • LaFayette'in Jesus ile olan ilişkisi sarpa sardı ancak Ball bu ilişki sayesinde LaFayette'in kendisinin de farkında olmadığı bazı yeteneklerini keşfedeceğini söylüyor. Sizi bilmem ama ben hepsinden çok bunun altından ne çıkacağını merak ediyorum :)
  • Russell vampir güç sistemini değiştirmeye kararlı, bu kararını daha da ileri götürüp the Authority'nin arkasındaki vampiri değiştirecek. Ball onun için "Daha ilkel bir vampire dönüşecek." diyor. Onun bu planları Eric'e nasıl yansıyacak, onu hep birlikte göreceğiz.
Kısacası, vampirlerle aranız nasıl olursa olsun TV'de izlemeye değer güncel bir şey arıyorsanız True Blood'a göz atmanızı mutlaka tavsiye ederim. Sürekli genişleyen çok katmanlı öyküsü ve inanılmaz başarılı oyuncularıyla şu vampir furyasından çıkan en başarılı proje True Blood ve diğerlerinin önüne çıkmayı sonuna kadar hak ediyor.

1.8.10

benefit creaseless cream eyeshadow/liners

,

içimdeki benefit sevgisi bambaşka. birçok ürününün sadece görüntüden ibaret olduğu yazılıp çiziliyor, ama ben yine de web sitelerine bakıp bakıp "şunu da alayım, bu da benim olsun" demeden edemiyorum. yine böyle bir "hepsini istiyoruuuummm" anında strawberry'de bu creaseless cream eyeshadow/liner'ları görüp sepete attım.

iyi ki de atmışım. gerçekten de muhteşemler. kesinlikle çizgi çizgi olmuyorlar, renkleri şahane ve kalıcılıkları inanılmaz. dee'ye danıştığımda hem far bazı, hem de tek başına far olarak kullanılabildiklerinden bahsetmişti. özellikle
birthday suit bu anlamda joker olarak kullanılabilir. diyelim hafta için bir akşam arkadaşlarımla buluşacağım, sabahtan da işe gidiyorum. işe gitmeden önce çeşit çeşit far sürecek vaktim yok, ama makyaj yapasım var, e bir de akşama kadar dayanması lazım. böyle zamanlarda birthday suit'i tüm göz kapağıma sürüyorum, hem çok pratik (krem olduğu için ben parmağımla dağıtıyorum), hem de rengi abartılı değil (benim göz kapağıma çok yakın, altın ışıltılı ama öyle disko topu gibi değil). verdiği aydınlık görüntüyü seviyorum. akşama kadar da yerinden kıpırdamıyor.
ya da mesela mat farları biraz daha ışıltılı kullanmak istediğimde altına birthday suit'i baz olarak kullanıyorum. yani oldukça işlevsel, hem kolay kolay bitecek gibi de durmuyor.



strut da dumanlı göz makyajı için mükemmel bir baz, makyajı çok kolaylaştırıyor. tek başına far olarak kullandığımda çok opak bir görüntü elde edemiyorum ama liner olarak denedim, gayet başarılı oldu. örneğin makyajınızda dudakları veya yanakları vurguladığınızda gözleri sade tutmak isterseniz veya liner'ınızın siyah eyeliner kadar dramatik olmasını istemiyorsanız strut iyi bir alternatif olabilir.

swatchlar:


bu sıcak havalarda farlarınızın kalıcılığından şikayetçiyseniz ya da benim gibi "farla hiç uğraşamam" diyorsanız, benefit creaseless cream eyeshadow/liner'lara bakmanızı öneririm. sephora'dan (pahalıya), strawberry'den (26 tl'ye) veya benefit'in kendi sitesinden (türkiye'ye shipping'i var) alınabilir.


diğer renkleri ve swatchlarını merak ediyorsanız pumpkin'in yazısına bakmanızı öneririm.
 

BOLAHENK SOKAK Copyright © 2011 | Template design by O Pregador | Powered by Blogger Templates