film eleştirisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
film eleştirisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26.12.10

Black Swan: Mükemmeliyet Üzerine Bir Ağıt

,
** Spoiler içermektedir! 

Black Swan'ın ilk teaser'ı internete düştüğünde her Natalie Portman filmine gösterdiğim ilgi ve merakla izlediğimi, hatta arkadaşlarıma da izlettiğimi hatırlıyorum. Portman, her performansı kuvvetli ve etkileyici olsa da, çok çeşitlilik gösteren bir oyuncu değil. Her rolünde bir önceki rolünün, belki de kendisinin, izine mutlaka rastlıyorsunuz. Ancak buna rağmen seçtiği filmlerle sizde yarattığı çok iyi bir izlenim de var, mutlaka yeni filmlerini izlemek, takip etmek, ne yaptığından, ne söylediğinden haberdar olmak istiyorsunuz. Bu da karşımızda son derece zeki ve içgüdüleri sağlam bir oyuncu olduğunu gösteriyor ki tahmin edeceğiniz üzere küçümsenecek özellikler değil bunlar. Bizim jenerasyonun Requiem for a Dream'den tanıdığı yönetmen Darren Aronofsky'nin Black Swan'ı yine Portman'ın bu zekasını ve çalışkanlığını ortaya çıkaran, zaman zaman bir Rosemary's Baby ya da Bitter Moon izlediğinizi sanmanıza sebep olacak kadar Roman Polanski kokan bir film. 
Film 30larına yaklaşmakta olan ve hayatı işinden yani baleden ibaret olan Nina'nın mükemmelik arayışının öyküsü. Film karakterinin kendisi gibi obsesif bir şekilde Nina'nın öyküsünü olabilecek en derinlikli şekilde anlatmanın peşinde, her sahnede Nina, her karakterde Nina'nın olmak istediği, olamadığı, olmaktan korktuğu ve olmamak için çırpındığı bir şeyler var. Nina'ya hamile kaldığı için bale kariyeri sona eren annesi, yaşı artık baleye uygun olmadığı için zorla emekli edilen son derece yetenekli Beth, asla erişemediği rahatlık ve hayat sevgisi ile dolu Lily, hak ettiği rol elinden kayıp giden Veronica, hatta Nina'nın devamlı tatmin etmek için çırpındığı, son derece cinsel bir metodu olan bale hocası Thomas..Bunların hepsi Nina'nın kendi içinde olumlu olumsuz savaştığı, bir türlü aralarında kendine bir uyum ve kimlik yaratamadığı katmanları ve film bu uyumsuzluktan doğan bir kaosun içinden açılıyor.  
Aslına bakarsanız bu noktada Nina hayatının en mutlu olması gereken dönemlerinden birinde.
Yıllardır hayalini kurduğu başrole sonunda sahip olmuş, Kuğu Gölü Balesi'nde Kraliçe rolünü almış durumda. Artık demin saydığım karakterlerin temsil ettiği sıkıntıların hiçbirini yaşamıyor olması, ya da o sıkıntıları aşmış olması gerekir. Ama Black Swan'ın en güzel tarafı da bu, Nina'nın sıkıntıları bunların hepsi ve hiçbiri aslında. Onu kariyerinin doruğuna taşıyan mükemmeliyetçiliği ve filmde Portman'ın performansı sayesinde çok iyi bakmazsanız gözden kaçırabileceğiniz, onu yiyip bitiren egosu tüm bunları göz ardı edememesine sebep oluyor. Psikozunun tavan yaptığı sahnelerden birinde ağzından ağlamaklı çıkan "Mükemmel olmak istiyorum." lafı filmin tagline olabilecek kadar önemli bir laf; Nina bu mükemmeliyetçiliğin, o büyük sanatçı egosunun ve kendinden duyduğu şüphenin arasında aklını yitiriyor. 
Tüm bunlardan çok daha yüzeyde kalan ve daha ulaşılabilir olan, Nina'nın bir karakter olarak psikopatolojisi içinde incelenebilecek başka şeyler de var tabi. İçinde bulunduğu çalışma ortamı çok hırslı ve acımasız bir ortam. Kendi mahvolmuş kariyerini kızı üzerinden düzeltmeye çalışan, son derece kontrollü bir anneyle hala birlikte yaşıyor. Onun bu annenin gözü altında bir türlü gelişememiş cinselliği (odasının dekorundan tutun da annesinin gece kendine zarar vermesin diye baş ucunda uyanık beklemesine, banyoda bile kendi başına kalabilmek için kapının arkasına bir şeyler koymak zorunda oluşuna kadar bir sürü detay) bir psikopataloji dersine malzeme olacak kadar zengin. Yine annenin birkaç sözünden geçmişinde bir psikoz atağı geçirmiş olabileceğine dair ip uçları yakalamak mümkün. 
Nina'nın çok da zenginmiş gibi görünmeyen bu psikolojik ve sanatsal sancılarla dolu başarı/çıldırma öyküsünün işleniş biçimi ve taşındığı nokta filmin asıl ilgi çekici ve izlemeye değer tarafını oluşturuyor. Çok ayrıntı vermek istemediğim ve neredeyse hepsi kendine zarar vermek üzerine kurulu delüzyonları 21. yüzyıl teknolojisine alet edilmeden çok gerçekçi bir şekilde görsele dökülmüş. Nina'nın tek enstrümanı olan vücudunun onun için en değerli parçaları hep delüzyonlarının saldırdığı alanlar. Hep istediği itiraf etmekten en çok korktuğu şeyler bu delüzyonlara alet oluyor ve onun peşini bırakmıyor. Yani karşımızdaki çok iyi işlenmiş ve çalışılmış bir karakter analizi ve bu analizin sinematografiye yansıması. Gerçekten, görsel, duyusal bir keyif yaşatmaktan öte insani bir şekilde sunulmuş bir tasvir Nina'nın çıldırma öyküsü. Filmin söylemek istediği şeyi söylediği kapanışı ise, beni filmle ilgili en çok şaşırtan nokta oldu açıkçası. Nina'nın rakibi ve kendi zihninde aşığı olarak gördüğü Lily'yi değil kendini bıçakladığını farkettikten sonra beyaz kuğunun intihar sahnesindeki "I saw it. I was perfect." repliğinden sonra alkışlar ve "Nina!" tezahüratları sırasındaki ölümüyle filmin bitmesini beklemiyordum açıkçası. Çünkü ben de içimden "Burada bitse ne kadar güzel olur!" diye düşünüyordum o an ve büyük filmlerin genelde anlatmak istediklerinin ne olduğundan bu kadar bir kesinlikle emin olmalarına alışık değilim açıkçası. Bu açıdan filmin ilgili beni en çok tatmin eden noktası mükemmeliyet, delilik ve ölüm arasında kurduğu ilişkiden sonrasını seyirciye bırakan sonu oldu. 
Film, Aronofsky'nin 2001'den beri üzerinde çalıştığı, ancak balenin kapalı dünyası sebebiyle senelerce süren araştırmalar ve bütçe bulma zorlukları nedeniyle günümüze kadar ertelenmiş bir proje. Daha senaryo bile ortada yokken o dönemde üniversiteye yeni başlamış Natalie Portman'ı ana karakteri için seçen Aronofsky'nin bu sadakatini Natalie Portman da yarı yolda bırakmamış. 9-14 yaşları arasında aldığı bale eğitimine filmin prodüksiyonu başlamadan bir sene önce geri dönmüş ve bir sene boyunca haftanın 7 günü saatlerce bale dersi almış. Ayrıca rolü için ne kadar kilo verdiğini, fiziksel olarak ne kadar yıprandığını filmi izleyenler de kesinlikle fark edecektir. Her zaman ufak tefek bir kadın olan Natalie Portman'ın bu filmdeki hali yüzünden bile balenin ne kadar bağlılık ve emek gerektiren bir meslek olduğuna şaşmamak ve bu mesleği bir hayat tarzı olarak benimseyenlere hayran olmamak elde değil. Onun bu fiziksel çabası, filmdeki dans sahnelerinin neredeyse hepsinde kendisinin olması ve güçlü performansı, oyuncunun özellikle fiziksel emeğini ödüllendirmesiyle ünlü Amerikan ödül kurumları tarafından mutlaka takdir görecektir. Nitekim görüyor da, Portman bu rolüyle en iyi kadın oyuncu dalında Golden Globe'a aday oldu ve film Critics' Choice Awards'da 13 adaylıkla bir rekora imza attı. Kısacası, Black Swan görsel ve içerik olarak gösterimdeki birçok Amerikan filminin vadettiği her türlü eğlenceyi vadetmesinin yanı sıra, sanat, mükemmeliyet, ego gibi meseleleri ele alış biçimiyle de kaçırılmaması gereken bir film. Türkiye'de 25 Şubat'ta gösterimde!

13.9.10

Seth Rogen ve James Franco'dan Marijuana Üzerine Muhteşem Bir Komedi Filmi

,

Sade vatandaşın başına gelen beklenmedik, absürd ve neredeyse olanaksız (damadın bekarlığa veda partisi için Las Vegas'a gidip damadı kaybetmek, banyoda kaplan dolapta bebek bulmak, bir gece önce tanıştığınız kadının fahişe olduğu itiraf ettikten sonra size ilan-ı aşk etmesi, CIA ajanının anılarının bulunduğu bir CDnin iki spor salonu çalışanının eline geçmesi  vs.) olayların komedisi neredeyse her zaman bir komedi filminden  beklentileri karşılamıştır. Bu temayı biraz düşündüğünüzde eminim sizin de aklınıza birçok isim gelecektir; ancak verdiğim örneklerden tahmin ettiğiniz gibi benim yakın zamanda izlediğim ve bu yazımda tanıtmaya çalışacağım Pineapple Express'e paralel bulduğum filmler The Hangover, True Romance ve Burn After Reading. Gözünüzde karşınızdakinin nasıl bir film olduğuna dair hemen bir görüntü oluştu değil mi? :) Çoğu zaman bu tahmin edilebilirlik sinema için pek hayırlı bir şey değildir ama bu türde ve bu filmde bu tahmin edilebilirlik o kadar iyi işliyor ki neredeyse sinema gibi, daha doğrusu Hollywood sineması gibi, çek-tanıt-pazarla-sat-sıradaki mantığıyla işleyen bir sektörde bile yarı-orijinal materyal ama iyi oyunculuk ve iyi anlatımla tekrar izlemeye değer bir film yapılabileceğini ikna olabiliyorsunuz. 

Pineapple Express saydığım benzerlerinden kısmen daha hassas bir temayla uğraşıyor, ya da şöyle diyelim, ana kahramanlarımızın başına ne geldiyse daha hassas bir mevzuudan, marijuanadan geliyor. Ana karakterimiz Dale (Seth Rogen) sıkıcı bir işi ve ot içtiği zamanlar hariç son derece sıkıcı bir hayatı olan, kendisi 27 yaşında olmasına rağmen 17lik liseli bir sevgilisi olan tipik bir loser'dır. Bir gün her zamanki gibi torbacısı Saul'un (James Franco) evine ot almaya gider, Saul  da en az Dale kadar yalnız ve loser bir varoluş sürmektedir. Saul, Dale'e sadece kendisinde bulunduğunu söylediği adı Pineapple Express olan bir ot satar. Dale iş icabı gittiği bir evin önünde ot içerken bir cinayete tanık olur, kafası her zamanki gibi güzel olduğundan olay mahalinden otunun izmaritini yere attıktan sonra kaçar. Tesadüf budur ki cinayeti işleyen Saul'ün satıcısı yani büyük bir uyuşturucu satıcısıdır ve iş izmaritten hem Saul'e hem Dale'e hem de Saul'ün yakın arkadaşı başka bir torbacı olan Red'e sıçrayacaktır. Bundan sonrasında da tahmin edebileceğiniz gibi insanı ekran karşısında oturduğu koltuktan yere düşürecek kadar komik olaylar silsilesi birbirini takip eder.
Film tek başına sadece hikayesi ve hikayesini beklemediğiniz kadar komik işlediği için bile aslına bakarsanız izlemeye değer; ancak iki ana oyuncusu James Franco ve Seth Rogen'ı Freaks and Geeks'ten tanıyanlar, ikilinin ekranda ne kadar büyük bir komedi potansiyeli olduğunu hatırlayacaktır. Seth Rogen inanılmaz komik, hippi, sorumsuz ve kafası her daim güzel Saul karakterini True Romance'teki Brad Pitt'in otçu karakterinden yola çıkarak kendisi için yazmasına rağmen, James Franco ile bir masa okuması yaptıklarında rolün onun için daha uygun olduğuna karar vermiş. Gerçekten de her ne kadar filmin kahramanı ve kurbanı Dale gibi görünse de filmi James Franco inanılmaz başarılı oyunculuğuyla sırtında taşıyor. Hikaye itibariyle ana karakterlerin hepsinin kafası hep güzel olduğundan komedi ister istemez diyalog olduğu kadar biraz da slapstick ağırlıklı. Çoğu zaman garanti olduğu ve çok kullanıldığı için her seyirciye hitap etmeyen bu tür, filmde özellikle de ilk yarıda, hiç göze batmıyor. İkinci yarıda gerçekçiliğin es geçilmesiyle kullanılan (yanında bomba patlayan karakterin ölmemesi vs gibi abartı sahnelerde) birkaç sahne ister istemez "yok artık" dedirtiyor ama film genel olarak o kadar komik ki ona da artık göz yumuyorsunuz.

Filmin uyuşturucu (marijuana uyuşturucu mudur değil midir, yasallaştırılmalı mı gibi meselelerle ilgili filmin iki çift lafı yok sanmayın) ağırlıklı teması nedeniyle 2001'de yazılmasına rağmen Seth Rogen Knocked Up ve 40 Year Old Virgin gibi filmlerde aktör olarak da kendine isim yapmadan stüdyolardan pek ilgi görmemiş. Bu filmlerden sonra bile asıl bütçesi 50 milyon dolar olmasına rağmen yapım şirketi ancak bunun yarısına ikna olabilmiş. Bunun gibi zorluklara rağmen film marijuana temalı olmasına rağmen dünya çapında 100 milyon dolar gişe yapmış. Filmin en orijinal diyaloglarından çoğu doğaçlama ortaya çıkmış, hatta filmin, tüm karakterler ayık olmasına rağmen en komik diyaloglarından birinin geçtiği son kafe sahnesi tamamen doğaçlama ve senaryoda bulunmayan bir sahne. Kısacası Pineapple Express hem senaryosu, hem de muhteşem oyunculuklarıyla çok başarılı bir komedi filmi. Özellikle devamlı kendini tekrarlayan romantik komedilerden, Adam Sandler filmlerinden sıkılanlar ve Freaks and Geeks'in bitişinin yasını hala tutanlar (ben tutuyorum nitekim)  mutlaka izlemeliler.

16.8.10

Inception / Başlangıç: Rüya-Gerçek-Mahremiyet, Hangisi Bizim?

,



You are not wrong, who deem
That my days have been a dream;
Yet if hope has flown away
In a night, or in a day,
In a vision, or in none,
Is it therefore the less gone?
All that we see or seem
Is but a dream within a dream. - Edgar Allan Poe


Are you really sure that a floor can’t also be a ceiling? - M. C. Escher

Film hala gösterimde olduğundan, izlemeden film hakkında ipucu vermeyen bir yorum okumak isteyenleri uyarayım, bu yazı spoiler içeriyor, benden söylemesi :)

İlk izlediğim Nolan filmi Memento'da insan psikolojisi üzerine çok tikel fikirleri olan ve bunu filmlerinde kendince işlemek isteyen bir yönetmenle karşı karşıya olduğumuzu düşünmüştüm. Memento sonrası da yönetmenin filmlerini takip etmeye başladım, ancak kendimi "hayran" saymam Dark Knight ile başladı. Sonradan izlediğim Prestige, Following ve Insomnia ise Nolan'dan beklentilerimi giderek yükseltti ve IMDB sayfasını takip eder oldum. Kısacası Inception, yapım aşaması öncesinden beri takip ettiğim bir proje idi ve o süreçten beri, Nolan'ın konuyla ilgili ketum tavrına rağmen film ile ilgili duyduğum her gelişme, oyunculardan tutun da, yapımcısına, ele aldığı malzemeye kadar beni çok heyecanlandırdı. Peki Nolan filmografisinde ilk işlerinden beri kendini gösteren döngüsel zaman kullanımı, suç, gerçeklik, suçluluk duygusu gibi meseleleri Following'den sonra senaryosu tamamiyle kendisine ait olan ilk filmi Inception'da nasıl ele alıyor, bu meseleleri nereye taşıyor, bu yazımda biraz bunlara bakalım; biraz da filmin izleyiciye fazla bilgi yükleyen, ancak filme dair bazı temel meseleleri de kendi içinde açıklamaya değer görmeyen tavrı nedeniyle kafa karıştıran bazı kısımlarını da açıklamaya çalışalım istiyorum.

Inception, temelini Christopher Nolan'ın 16 yaşından beri kurcaladığı rüya-gerçeklik, rüya alanının paylaşılması, kötüye kullanılması gibi meselelerden alan ve üzerinde 8 yıl çalıştığı bir proje. Bu meselelerin, özellikle de gerçekliğin ne olduğu sorgulamasının Nolan'ın uzun zamandır kafasını meşgul ettiğini, Memento, Insomnia ve Following'i izleyenler hatırlayacaktır. Filmin tretmanını ilk kez 2001'de Warner Bros.'a sunan, kabul de gören Nolan, böyle bir filmi gerçekleştirmek için büyük ölçekte film çekme deneyimi edinmesi gerektiğine karar verince projeyi ertelemiş ve bu projenin aslını oluşturan suç, suçun doğası, sorumluluğu, gerçeklik, gerçekliğin sınırları gibi meseleler bu süreç içinde gerçekleştirdiği filmlere farklı hikayeleri anlatsalar da dağılmış. Dolayısıyla Inception bir bakıma bu filmografi içinde Nolan için doğal olarak gelinen bir nokta.

Film, rüyalara girip bilinçdışından fikir çalmanın mümkün olduğu alternatif bir gerçeklikte geçiyor ve filmin açılış sahnesi, bu evrende fikir hırsızlığı yapan Cobb'un rüyasıyla başlıyor. Filmin, Nolan'ın çok sevdiği döngüsel zaman kullanımını da gerçekleştirdiği tek sahnesi burası aynı zamanda. Çoğu izleyicinin kafasını karıştıran, Cobb'un rüyanın en derin katmanı olan ve Saito'yu bir "kick" ile uyandırmak için gittiği bu bölüm, filmin sonuna doğru anlamlanıyor, bu sahneden sonra da bir çeşit iş görüşmesi sayılabilecek başka bir rüyaya geçiyoruz. Film de bu rüyayla birlikte linear
anlatımına geri dönüyor, fikir hırsızı Cobb'un takım arkadaşı Arthur ile tanışıyoruz, filmin ana hikayesini oluşturan evliliği, Amerika'ya dönememesi gibi konular Cobb'un yeni işi olan, filme de adını veren Inception süreci ile başlıyor. Takımın ihtiyacı olan yeni mimar Ariadne'nin, Cobb'un babasının üniversite öğrencilerinden seçilmesi ve onun başkalarıyla rüya paylaşmayı öğrenmesi ile birlikte, izleyici olarak bizim de bazı sorularımız bu kısımda biraz açıklık kazanıyor. Filmle ilgili benim canımı sıkan kısımlardan biri de bu kısımın nasıl işlendiği. Yani bu rüyalara girme teknolojisinin Ariadne'nin sorularıyla belki biraz açıklığa kavuşabilecek, yaygın olarak uygulanıp uygulanmadığı, bilimsel olarak nasıl mümkün olabileceği gibi meselelerin, Ariadne'nin bu öğrenme sürecinde de rüyada olmasının tercih edilmesiyle es geçilmesi ve nedense tüm film boyunca yapılan şey bir tür kolektif lucid dreaming olmasına rağmen bu kavramın esamesinin bile okunmaması. Ariadne'nin soruları sırasında rüya gördüğünün farkında olmaması filmin genel rüya-gerçeklik ayırdıyla ilgili söylemeye çalıştıklarına hizmet eden bir durum ve film kendi gerçekliği içinde izleyiciye hiçbir şey açıklamak zorunda değil, ama rüyaların nasıl dizayn edildiği, katmanları, fikrin nasıl çalınacağı vs. gibi meseleler ile ilgili bu kadar çok bilgi yüklemesine maruz kaldıktan sonra izleyiciden bıraktığınız boşluklarla ilgili soru sormamasını beklemek de pek mümkün değil açıkçası.

Ariadne'nin Cobb'un iş teklifini rüyada almasıyla tanıştığımız karısı Mal, daha doğrusu Cobb'un Mal ile ilgili bilinçdışında yarattığı projeksiyon, filmle ilgili sıkıntılı bulduğum bir başka noktanın temelinde oturuyor. Film boyunca izlediğimiz, ama bence filmin yan hikayesi olan Robert Fischer'ın bilinçdışına fikir yerleştirme işlemi boyunca Cobb'un kilit altında tutmaya çalıştığı, yine Ariadne sayesinde Cobb'la olan evliliği hakkında bilgi edindiğimiz bu karakter nedense, kimin rüyasında olursak olalım karşımıza çıkan tek "bastırılmış" kişisel projeksiyon. Takımdan başka kimsenin, mimarın dizayn ettiği mekanlar hariç -ki o da kendi içinde ister istemez sorular sorduran bir mesele ama o kadar ayrıntıya girmeyeceğim- bilinçdışında bastırmaya çalıştığı ama kontrolden çıkan bir öğe ile karşılaşmıyoruz. "Filmin asıl hikayesi itibariyle diğer karakterlerin de bilinçdışlarının derinlemesine bir tasviri bizi hikayeden saptıracaktır." gibi bir açıklama yapılabilir bu durumla ilgili. Ancak, filmin kendi hikayesine hizmet edenin haricinde içinde gezindiği "dünya" hakkında bilgi vermemesi "bu dizayn edilen rüya operasyonu, insan bilinçdışında geçtiğinden doğası itibariyle bir noktada kontrolden çıkacaktır, çıkması gerekir" argümanını doğuruyor ve yine ister istemez cevapsız kalıyorsunuz, ki cevapsız kalıyor olmaktan çok bu argümanın doğuyor olması, hikayede bazı düşünülmemiş ya da göz ardı edilmiş bazı delikler olduğuna işaret ediyor.
Filmin bundan sonrası ise iç içe geçmiş, birbiri içinde geçişlerin "kick" lerle sağlandığı rüya katmanlarından oluşuyor. Her katmanın birbiri arasındaki zaman algısı farkı, her katmandaki fiziksel değişikliklerin bir alt katmanın fiziksel öğelerini değiştirmesi bence filmin kurduğu rüya dünyasıyla ilgili en başarılı etmenler. Harvard Üniversitesi'nde rüya araştırması yapan Deirdre Barret de, "rüya dünyası dışı"ndaki dünyada gerçekleşen, telefon çalması, yağmur yağması vs gibi durumların rüyaya bu şekilde eklemlendiğini, Nolan'ın bu temsilinin, filmdeki bazı yanlışlıkların aksine, çok doğru bir temsil olduğuna işaret etmiş.

İnmeyi planladıkları derinliğin sonuncusunda Fischer'ın ölümüyle başarısız olan ekip, Ariadne'nin ısrarıyla devam etme kararı alıyor ve Cobb ile Ariadne limboya iniyor. Burada Cobb, Mal'ın projeksiyonunu öldürüp "gerçekliği" seçiyor ve film en baştaki sahneye geri dönüyor. Filmin başındaki yaşlı adamın limboda yaşlanmış Saito olduğunu görüyoruz. Sonrası da malumunuz, filmin nedenini anlayamadığım bir şekilde herkesin kafayı taktığı sonu, yani takımın uçakta uyanması, Cobb'un evine, çocuklarına dönüşü, Mal'ın totemi dönerken filmin sona ermesi ve o "Şimdi bunların hepsi bir rüya mıydı?" sorusu.

Sorunun kendisini çok anlamlı bulmuyorum açıkçası, çünkü öncelikle sorunun bir cevabı yok. Totemin durup durmadığını görmüyoruz, rüya olduğuna dair tek ip ucumuz çocukların aynı kıyafetleri giyiyor olması, o da tek başına bir kanıt değil. Ayrıca bütün film boyunca Cobb'un Mal'ın totemiyle yaptığı gerçeklik denemeleri, film içinde rüyadan rüyaya "uyanmamız", Ariadne'nin Cobb'u Mal'ın gerçek olmadığına ikna etme çabalarının boşa çıkması ve daha bir sürü örnek filmin bu konuda bir cevabının olmadığının altını çizip duruyor. Filmin kendisi çok bel bağladığımız ve çok temel varsaydığımız zaman, gerçeklik ve deneyim gibi meseleler üzerine bir tür varsayımlar ve önermeler öne sürüyor ve bunları Cobb ve Mal'ın evliliği üzerinden sorgulatıyor. En mahrem alanlarınızdan biri olan, kontrolünüzün en düşük olduğu bir durumu istediği gibi yönlendirerek, burayı bir suç mahali haline getiriyor, yani Nolan'ın Following'de de yaptığı şeyi bir üst katmana taşıyor, mahremiyet alanınız üzerinden gerçekliğinizle ilgili düşüncelerinizi ölçüp tartmanızı istiyor. Filmin Following'le bu kadar örtüşmesi, hatta ana karakterlerinin isimlerinin bile aynı olması -Following'de de ana karakter bir "hırsız" ve adı Cobb- iki filmin de çok benzer şeyleri kurcaladığının göstergesi. "Bizim" sandıklarımız ne kadar bizim ve saf bir yaratım, ilham, mahremiyet mümkün mü? Sizi bilmem ama ben buradan sonra Nolan, uğraşmayı çok sevdiği her halinden belli olan bu konuları nereye taşıyacak açıkçası çok merak ediyorum :)

15.4.10

Sylvia Plath'in Ted Hughes'la Evliliği Üzerine Bir Film: Sylvia

,



Biyografik filmler, yapımcılar, yönetmenler ve oyuncular açısından her daim sıkıntılı olmuştur. Yani hayatını ya da hayatının bir kısmını anlattığınız bir toplumsal figürü nasıl yansıtacaksınız, yakınlarından nasıl izin alacaksınız, takipçilerinden kötü tepki almamayı nasıl başaracaksınız, nasıl bir performans tonu tutturacaksınız? vs. "Bunların hepsi kendisi sübjektif bir mesele üzerine nabza göre şerbet verme çabaları sonuçta." diyebilirsiniz de pekala ama bu tür sorunların ele alınış biçimleri bu tür filmleri rezil de edebiliyor vezir de. Sylvia'nın bu ikisinden hangisi olduğuna dair bir cevabım henüz yok, dolayısıyla filmin iyi bir Sylvia Plath portresi çizip çizmediğini merak edenler bu yazının kusuruna bakmasınlar.
Sylvia 2003 yapımı bir film, yani yeni sayılmaz. Filmi bana Ladylestrange geçtiğimiz senenin sonlarına doğru vermişti ve o zamandan beri Sylvia Plath'in birkaç şiiri dışında bir şeyini okumadığım ve yazdığı bir şeyleri okumadan hakkında film izlemek istemediğim için bilgisayarımda duruyordu. Bell Jar'ı yani Sırça Fanus'u yakın zamanda okuduğum için sonunda bu akşam izledim filmi ve daha yarısına gelmeden, önce Plath'in yazdığı bir şeyleri okumak için bekleyerek doğru olanı yaptığıma karar verdim.
Öncelikle film adının ima ettiğinin aksine Sylvia Plath'in hayatını değil sadece şair Ted Hughes'la olan ilişkisini konu ediniyor. Dolayısıyla film şair bir çiftin yazma, yazarak hayatını idame ettirme ve birbirlerine rağmen birlikte olma sıkıntılarının öyküsünü anlatıyor. Ancak bu öykünün büyük ölçüde temel aldığı Plath'in hayatının akıl sağlığı ve psikolojik durumuyla ilgili seyirciyi bilgilendirecek kısmı, yani Hughes öncesi dönemi, filmde yer almıyor. Dahası film boyunca yine Plath'in iç sesini çok az duyuyoruz, filmde kullanılan metinler de Plath ve Hughes'un kızı Frieda Hughes'un filmi desteklememesi ve annesinin şiirlerinin filmde kullanılmasına izin vermemesi dolayısıyla neredeyse yok denecek kadar az. Bunlar filmin hayat damarlarını kesen sıkıntılar çünkü Plath'in psikolojik geçmişini aktarmadan çizilen portre karşımıza paranoyak, kıskanç, ne istediğini bilmeyen ve tatminsiz bir kadın çıkarıyor.

Ve üstüne üstlük onun geçmişine ve iç dünyasına ışık tutacak metinlerin sesini de neredeyse hiç duyamıyoruz. Buna paralel olarak da filmin en heyecan verici sahneleri Sylvia'nın kendini Hughes'a en çok açtığı sahneler. Sırça Fanus'tan alıntıları andıran bu anlar ne kadar artarsa filmde çizilen o depresif kadın o kadar derinlik kazanıyor. O sahnelerde bu kadını özel kılan şey her neyse, Gwyneth Paltrow'un performansı üzerinden onu tanımak yetersiz kaldığı için -ki kalmalı da-, onun sesini daha fazla duymak istiyorsunuz, hakkında daha fazla okumak, bilmek istiyorsunuz. Açıkçası tam da bu yüzden ben bu filmle ilgili ne hissettiğimi ve düşündüğümü çok kestiremiyorum. Biyografik bir projenin asıl gayesi bizi malzeme edindiği kişi veya kişilere yönlendirmekse, Sylvia bahsettiğim tonu yakalayabildiği birkaç kuvvetli sahneyle bu gayeye ulaşıyor. Ancak biyografik ya da değil her sanat projesinden çıkış noktası ne olursa olsun tek başına, dışardaki kişi ya da başka bir projeye işaret etmeden de tutarlı ve çok katmanlı olmasını bekliyorsanız, Sylvia sınıfta kalıyor gibi. Siz ne dersiniz?



Sylvia Plath ve Ted Hughes çiftinin bahtsız hayatı üzerine birkaç not:
  • Sylvia Plath 1932'de doğdu ve bundan sadece 30 yıl sonra, ikinci intihar girişiminin başarılı olmasıyla hayatına son verdi. Victoria Lucas takma adıyla yayımladığı Sırça Fanus yarı-otobiyografik bir roman ve Plath'in yıllarca süren depresyonunu, bu depresyona giriş sürecini, ilk intihar deneyimini ve sonrasındaki toparlanma sürecini kapsıyor.
  • Plath hayatı boyunca hep çok başarılı bir öğrenci olmuş ve Ted Hughes ile Fulbright bursuyla okuduğu Cambridge'da tanışmışlar. Ted Hughes'la olan evliliklerinden iki çocukları olmuş.
  • Plath'in hayatına -çocuklarının odasının kapısını bantla ve havlularla tıkadıktan sonra kafasını fırına sokarak- son verdiği ev aynı zamanda Yeats'in yaşadığı ve intihar ettiği ev.
  • Hughes'un Plath'le olan evliliğine son veren Assia Wevill ile olan ilişkisinin sonu Hughes'un hayatını Yunan tragedyalarıyla yarıştıracak cidden: Assia Wevill, Hughes'la olan ilişkisi sonucu Plath'in intiharını kopyalarak kendini ve Hughes'dan olan 4 yaşındaki çocuğunu öldürmüş.
  • Hughes ve Plath'in oğlu Nicholas Hughes da geçtiğimiz sene annesi gibi yıllarca depresyon tedavisi gördükten sonra intihar etti.

6.4.10

Brothers / Kardeşler

,

Bugünkü film entrylerimiz benim yazımla da birlikte Amerika'nın doğudaki askeri hareketlerinin sinemaya tekabülü üzerine oldu ama uzun zamandır izlemek isteyip elimin bir türlü varmadığı Brothers, Türkiye'ye giriş ismiyle Kardeşler, beni bu kadar hayal kırıklığına uğrattıktan sonra açıkçası iki kelam etmeden duramadım. Bir de film sinema.com'dan öğrendiğim kadarıyla 7 Mayıs'ta ülkemizde gösterime girecekmiş. Ayarlasam zamanlamayı bu kadar tutturamazdım, nitekim zamanla siz de göreceksiniz ki blog yazarları olarak pek güncel sinemayı vakitlice takip eden bir topluluk değiliz. Canımınız istediğini canımız istediği zaman izleyen ehl-i keyif insanlar olduğumuzdan muhtemelen film yazılarımız da o dönemin popüler filmlerinden ziyade ne izlediysek onun üzerine olacaktır. Bu küçük girizgahtan sonra filme dönersek eğer..
Brothers 2004 Danimarka yapımı Brødre'nin Amerikan uyarlaması ve Afganistan'da esir düşen
evli bir askerin evine döndükten sonra kendisi yokken ailesiyle ilgilenen erkek kardeşi ve karısı arasındaki ilişki dinamiğine eklemlenme çabasına dayanıyor. Yani, hikaye itibariyle, bir filmi duygusal olarak izleyici için ulaşılabilir kılacak aile dinamiği, savaş, evlilik, aşk, ölüm, cinayet gibi anahtar kelimlerle de özetleyebileceğimiz birçok temaya sahip. Tobey Maguire'ı şimdilik dışarıda tutmakla birlikte, Natalie Portman ve Jake Gyllenhaal gibi büyük stüdyo filmleriyle olduğu kadar bağımsız yapımlarla da kendilerine sadık bir takipçi kitlesi edinmiş 2 başrol oyuncusu da var, ki bunların arasından Natalie Portman eminim takipçilerini bu filmdeki oyunculuğuyla yine tatmin edecektir. Peki bu film neden işlemiyor?
Birincisi abisinin yerini doldurmaya çalışan suçlu küçük kardeş rolünde Jake Gyllenhaal çok çok başarısız. Bu başarısızlık kocasına çok aşık sadık kadın rolüyle Natalie Portman'ın gözümüze gözümüze sokulmasından da kaynaklanıyor, Gyllenhaal'ın karakterinin film boyunca dönüşümden geçtiğine şahit olabileceğimiz sahneler Portman'ın karakterine ayrılan alanın içinde kaybolup gidiyor. Gyllenhaal da yastaki bir aileyi yeniden toparlamaya çalışan ailenin günah keçisi küçük oğlu çok kötü oynarak film boyunca izleyiciye hiç yeni bir şey sunmuyor. Natalie Portman'ın karşısındaki sahnelerinin çoğunu Portman sırtlanıyor, film bittikten sonra da Portman'ın büyük kızı rolündeki çocuk oyuncu Bailee Madison'ı, hatta filmde 5 dk ancak görünen Carey Mulligan'ı bile daha iyi hislerle hatırlıyorsunuz ki yazımın geri kalanında da ağırlıklı olarak Madison'dan ve Tobey Maguire'dan bahsedeceğim.
Öncelikle şunu söylemeliyim ki Maguire'ın oyunculuğuna dair beklentileri para makinesi Spider Man klasmanında seyredenler kendisine büyük haksızlık ettiklerini bu filmden sonra anlayacaklar çünkü bu Tobey Maguire'ın şimdiye kadarki en iyi performansı. Film için geçirdiği fiziksel dönüşümün yanı sıra - Maguire bu rol için 10 kilo vermiş- film içinde geçirdiği psikolojik dönüşüm de inanılmaz. Ve ne yazık ki bütünlüğü olmayan, size sizi getirmesi gereken yeri sadece uzaktan işaret edebilen böyle bir filmde bu oyunculuk, Natalie Portman'ın Meryl Streep'inkine ulaşan performansının başına gelen kaderi paylaşıyor: çöpe gidiyor yani. Hikayenin sizi en çok yakalayan kısımları Maguire'ın Shining'deki Jack Nicholson'ın sinir krizi sahneleriyle yarışır kusursuzluktaki sinir patlamaları. Maguire Portman'la ne kadar karşı karşıya kalırsa film o kadar bütünlük kazanıyor.
11 yaşındaki Bailee Madison da en az Tobey Maguire kadar başarılı. İlk defa izlediğim bir filmdeki çocuk oyuncudan bu kadar etkilendim. Asla Natalie Portman'ın ya da Tobey Maguire'ın karşısında sıradanlaşmıyor, hatta o kadar güçlü ki performansı, ben bir kaç kez filmi duraklatıp google'dan hakkında bilgi, biyografi aradım. Eğer Hollywood delisi, sonradan görme ebeveyn ya da şöhret kurbanı olmazsa kendisini ileride çok göreceğiz, benden söylemesi :)
Toparlamak gerekirse Brothers / Kardeşler güzel bir cumartesi öğleden sonrası filmi, ne janrını değiştirecek ya da genişletecek bir öyküsü, ne de çokça işlenmiş bir öyküyü özgün kılacak tutarlı bir anlatımı ve yardımcı karakterleri var. Bütün bunlara başrollerden biri olan Jake Gyllenhaal'un duygusuz performansı da eklenince filmi ortalamanın çok üstüne çeken Maguire, Portman ve Madison'ın oyunculukları da hakettikleri ilgiyi çekemiyor maalesef. Filmi bu tür hikayelere zaafı olan Akademi'nin bu sene aday bile göstermeden es geçmesinin sebebi de bunlardır diye tahmin ediyorum.

Not: Kullandığım fotoğrafı filmden screenshot alıp photoshop'ta kendim editledim. Üzerine tag koymak istemedim, herhangi bir yerde kullanırsanız kaynak göstermeyi unutmayın :)
 

BOLAHENK SOKAK Copyright © 2011 | Template design by O Pregador | Powered by Blogger Templates