twitter etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
twitter etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15.2.11

King's Speech vs. Twitter'ın Gücü vs. Ankara vs. Hayat

,

Şu sıralar ödülleri silip süpüren King’s Speech geçen hafta yurdum coğrafyasında da beni fazlasıyla eğlendiren bir olayın yaşanmasına sebebiyet verdi. Filmle ilgili yorumlara geçmeden önce bu yazıyı yazarken bile eğlenmemi sağlayan olayı hatırlayalım.

Ankara twitter’ın gücünü keşfettiğinden beridir twitter TBMM’ye döndü. Önce başbakan ve cumhurbaşkanının Obama’yı takip ederek twittter’dan verrified account’larını kapmalarıyla başladı her şey. Fakat yazdıkları tweet’lerin çocuğu "Sayın başbakan bunu bunu dedi,", "Sayın cumhurbaşkanı bu tarihte burada olacak," şeklinde adeta 140 karakterlik basın bültenlerinden oluşuyordu. Ben de burun kıvırıp yoluma devam ediyordum. Derken Melih Gökçek’in twitter’a gelişiyle benim de Ankara’nın twitter account’larıyla ilgili görüşlerim sarsıldı. Vergi kaçırmayla ilgili suçlamalardan tutun da küfürlü hakaretlere kadar herkes durmadan Melih Gökçek'e tweet yazıyordu. Fakat Melih Gökçek benim daha önce hiç şahit olmadığım bir şey yaparak herkese teker teker cevap vermeye başladı. Önce gelen hakaretleri “Avukatıma devrediyorum,” dese de sonunda birebir herkese cevap vermeye başladı. Bu da twitter’a bir nevi chat ortamı havası kazandırdı. Hatta bir akşam “twitter’a gelmekte” gecikince gazetecilerden birine “Şimdi misafir var. Gitsinler, geleceğim,” şeklinde haber salıp ilerleyen saatlerde gerçekten gelince de “Başkanım ne misafirmiş, gitmek bilmedi,” gibisinden sitemlere “Haklısınız,” diyerek katıldı. Ben de bir twitter kullanıcısı olarak tüm olup bitenleri şaşkınlıkla izlerken geçen hafta bambaşka bir olay Ankara ve twitter'ı yine aynı satırlarda bir araya getirdi.

Şimdi gelelim twitter, Ankara ve King’s Speech’i birbirine bağlayan eğlenceli olaya. Geçtiğimiz günlerde cumhurbaşkanı Gül kendi twitter’ından şöyle bir tweet yazdı:

@cbabdullahgul Geçen gün eşimle beraber evde The King's Speech filmini izledik. Gerçekten çok güzel bir film. Filmin çok konuşulacağını ve birçok ödül alacağını tahmin ediyorum.

Gül’ün bu tweet’iyle de ortalık birbirine karıştı tabii. Bir bir ne kadar gazeteci varsa neredeyse hepsi “Cumhurbaşkanı vizyona girmeyen, dvd’si de ne Türkiye’de ne de yurt dışında satılmaya başlanmayan King’s Speech’i korsan dvd ile mi izledi?” şeklinde yorumlar yazmaya başladı. Hatta twitter’ın unutulmaz kişiliklerinden Yılmaz Morgül cumhurbaşkanına twitter üzerinden korsan dvd izleyip izlemediğini sordu. Ben tüm bu olup bitenleri eğlenerek izlerken ertesi gün gazetede beklenen cevap geldi. Habere göre Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema ve Telif Hakları Genel Müdürü Abdurrahman Çelik, ANKA’ya bana "Cumhurbaşkanı olmak böyle bir şey azizim," dedirten şöyle bir açıklamada bulundu:

“Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği’nden bizi aradılar, biz de filmin Türkiye’deki dağıtım haklarını alan kişileri aradık, firmadan filmi rica ettik; ‘Cumhurbaşkanımız istiyor’ diye. Dağıtımcı firma da bir tane DVD’yi bize gönderdi ve biz de Cumhurbaşkanımıza ilettik. Ortada korsan film izlenmiş gibi bir durum yok"



Şimdi… Gelelim ortalığı birbirine karıştıran King’s Speech filmimize. Efendim ben-deniz dağıtıcı firmayla falan iletişime geçmedim. Korsan dvd de almadım. Bizzat oturup internetin güzelliklerinden faydalanıp indirdim ve de King's Speech'in film olarak dünyanın en güzel filmi sayılmayacağı lakin Colin Firth’ün bir oyuncunun gelebileceği en üst noktaya 6. George rolüyle gelmiş olduğu kanısındayım.

Filmimiz Tom Hooper imzalı. Daha önce kendisinin Longford adlı filmini izlemiş ve uzun süre filmin etkisinden kurtulamadan yerli yersiz her konuşmada filmi anlatmış olduğumu hatırlarım. King’s Speech üzerimde benzer bir etki bırakmadıysa da, yine de filmin ortalamanın üzerinde olduğunu söyleyebiliriz. Dediğim gibi bu Hooper’ın izlediğim ikinci filmiydi. İki filmin ortak noktası da sapına kadar bir İngiliz filmi izlediğinizi buram buram hissettiriyor olmaları. Yağmurlu ve karanlık İngiltere havası, İngiliz oyuncular ve tabii dinlemeye doyulmayan güzelim aksanları ile peşinizi bırakmayan aristokrat havası iki filmi de birbirine yaklaştıran noktalar.




Filmimiz kekemelikten muzdarip 6. George’un konuşma terapisti Lionel Logue ile güvenini kazanıp milyonlara hitap edebilecek ve 2. Dünya Savaşı’nın karanlık günlerinde ülkesinin insanlarına güven verebilecek hale gelişini anlatıyor. Film siyasi havadan olabildiğince uzak duruyor. 2. Dünya Savaşı arka planlı bir bireysel hikaye filmi izlemek istiyorsanız hemen uyarayım, bu film size beklediğinizi vermeyecek. Yaklaşan İkinci Dünya Savaşı’na şöyle bir dokundurulup geçilmiş. Esas mesele ise 6. George’un ya da Lionel Logue’nun ve ailesinin hitap ediş şekliyle Bertie’nin kekemelikle baş ederken aslında çocukluk travmalarıyla savaşıyor oluşu. İngiliz Kraliyet ailesinin mensubu olmanın getirdiği yükümlülüklerle en başta psikanalitik terapiyi reddedip sadece konuşma terapisi isteyen ve çeşitli egzersizlerle sorununu yenmeye çalışan 6. George’un film ilerledikçe Lionel Logue’a açılmaya başladığını görüyoruz. 30'larda yöntemleri hala tartışmalı olan psikanalizin gücününün İngiiz kraliyet ailesine dek varmış olması dikkati çeken bir mevzu.

Eklemek gereken diğer bir notsa filmin iki dev oyuncusu Helena Bonham Carter ile Geoffrey Rush’ı daha önce birlikte izlediğimiz projenin Harry Potter oluşu. Nam-ı değer Dumbledore ile benim de pek sevdiğim nickimi aldığım Bellatrix Lestrange olarak izlediğimiz Rush ve Bonham Carter’ı burada bambaşka rollerde izliyoruz.

Oscar ödüllerine ilişkin tahminlerimi ayın 26’sında sizinle paylaşmayı umuyorum ama şimdiden söyleyeyim Colin Firth’ün En İyi Erkek Oyuncu dalında Oscar’ı kapması oldukça güçlü bir ihtimal. Zaten yukarda görüldüğü gibi 87. TBMM Ödülleri çoktan King's Speech'e verildi bile. 26 Kasım’da Amerika’da, 7 Ocak’ta İngiltere’de vizyona giren film Türkiye’de ise Zoraki Kral adıyla 18 Şubat tarihinde izleyici karşısına çıkacak. Altın Küre ve Bafta’dan galibiyetle çıkan ve Oscar ödüllerinde de 12 dalda aday gösterilen King’s Speech sırf oyunculukları için bile olsa görmeye değer.

Son not: Filmin müzikleri Alexandre Desplat imzalı ve yine her bir Desplat filminde olduğu gibi gayet başarılı. Soundtrack albümünü de mutlaka ele geçirin, pişman olmayacaksınız.

28.4.10

Şahitler Aranıyor...

,



"Herkesin bir şahide ihtiyacı var. Bu gezegende milyarlarca insan var. Tüm bu kalabalıkta tek bir hayatın ne önemi olabilir ki? Ama evlenince, karşındaki insanla ilgili her şeyi önemseyeceğine dair söz veriyorsun. İyi şeyleri, kötü şeyleri, korkunç şeyleri, sıradan şeyleri… tüm bunları, her an, her gün. Evlenince diyorsun ki, “ Senin hayatın fark edilmemiş olmayacak, çünkü ben fark edeceğim. Senin hayatın şahit olunmadan geçip gitmeyecek, çünkü ben senin hayattaki şahidin olacağım.””

Çok değil belki bundan 10 yıl kadar öncesine dönersek, Jeniffer Lopez, Richard Gere ve Susan Sarandon’ın baş rollerinde yer aldığı Dansa Var Mısın? filminden alıntıladığım bu sözleri anlayabilirdik. Ne de olsa herkesin hayatının bir şahide ihtiyacı vardı. Televizyon ve sinema ekranlarının karşısına kurulup bambaşka hayatlara şahit olan herkes, kendi hayatlarının da fark edilmesini gizlice umut ediyorlardı. Yılmadan kitaplara kaçışımız da belki aynı sebepten ötürüydü. Şahit olmak, tanık olmak, başkalarının hayatlarına göz ucuyla bakmak… ve tüm bunları yaparken birilerinin de bizim hayatlarımızı izlediğini düşünüp bilincimizin en derinlerinde saklanmış bir öz-severliğe sıkı sıkı sarılmak…

“Biri Bizi Gözetliyor” serisinin ne kadar patladığını hatırlayalım, ardından gelen “Gelinim Olur Musun?”lar da aynı furyanın devamı değil miydi? Şimdi ne zaman televizyon ekranının karşısına geçsek ya tanımadığımız insanların evlenme çabalarına şahit oluyoruz ya da yabancıların evlerine misafir olup hazırladıkları akşam yemeklerini izliyoruz.

Ama artık bizim bu programların hiçbirine ihtiyacımız yok. Neden mi? Çünkü çoğumuzun Facebook sayfası, bir kısmımızın da Twitter üyeliği var. Yani, şahsen ben, hayatımı en ince detaylarına kadar listemdeki üç yüz küsür, samimiyetim yakından uzağa değişen, kişiye sunuyorum. Twitter’ı ele alalım. Basitçe, “Şu anda ne yapıyorsun?” sorusuna cevap vererek, hayatımızın her anını 140 karaktere sığdırarak gözler önüne seriyoruz. “Şu anda makarna yaptım, onu yiyorum.”, “Oo süper bir film izliyorum.”, “Az önce tuvalete girdim.” gibi gerekli gereksiz kendimize dair tüm detayları veriyoruz. Last fm’i düşünelim. Müzik zevkimizi sergilediğimiz, başkalarına dair “Şu anda ne dinliyormuş?” merakımızı giderdiğimiz bir oluşum söz konusu. Facebook üzerinden bir sürü kişinin “Profilime Kimler Bakmış?” eklentileriyle bu kadar ilgileniyor olması tesadüf olabilir mi? Bilmek istiyoruz. Bizi gizlice kimin takip ettiğini öğrenmek istiyoruz. Facebook ve Twitter böylece vaatlerini yerine getirmiş oluyor. İnsanoğlunun izleme ve izlenmeye dair duyduğu o derin gizli arzu tatmin ediliyor.

Belki de bu yüzden internet üzerinden gelişen ilişkiler artık hiç olmadığı kadar arttı. İstediğimiz şahitliği, Facebook ve Twitter üzerinden kuruyoruz. Başkalarının hayatına şahit oluyoruz ve en önemlisi de başkaları bizim hayatımıza şahit oluyor. Saplantılı mı? Cevabı size bırakıyorum.




Not: Bu yazının oluşmasında fikir babalığı yapan, sayfamızın sessiz yazarlarından Demran’a teşekkürlerimi sunarım.
 

BOLAHENK SOKAK Copyright © 2011 | Template design by O Pregador | Powered by Blogger Templates