Sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6.3.11

Blue Valentine ile paramparça!

,
Bir filmi iyi film yapan nedir? Yönetmeni mi, oyuncusu mu, sinema yönetmeni mi, yaşattığı katharsis mi, gerçekçiliği mi? Cevabını tabi ki bilmiyorum ve tabi ki bu cevap sübjektif olduğu kadar objektif kıstaslar içerebilir. Ancak son zamanlarda izlediğim, çok etkilendiğim ve çok iyi yorumlar aldığını fark ettiğim çoğu film insanı ekran karşısında dayak yemişe çevirecek kadar realist ve "çıplak"; yani sinemanın bayıldığı, mümkün olsa da bizim asla başımıza gelmeyecek imkansız hikayelerden uzak. Bir ay kadar önce ladylestrange ile birlikte sinemada izleyip çok beğendiğimiz; ama etkisinden de bir türlü kurtulamadığımız Bitiful böyle bir filmdi mesela, Blue Valentine da böyle bir film. 
Adını Tom Waits'in 1978 tarihli albümünden alan film, gelecek beklentileri ve sosyal statüleri birbirinden çok farklı Cindy ve Dean'in aşık olup evlenme hikayeleri ile boşanmaya giden kopuşlarını aynı anda anlatıyor. Dean bir taşımacılık firmasında çalışırken taşımasını yaptığı bir huzur evinde büyük annesini ziyaret etmekte olan Cindy ile karşılaşıyor ve onu bir türlü unutamıyor, ancak Cindy'nin çok mutsuz bir ailesi ve bir sevgilisi var. Gerisi ise her şeye rağmen tahmin edebileceğiniz gibi evliliğe gidiyor. Ancak hep izlemeye alışık olduğumuz gibi evlilik bir son değil, neredeyse bir başlangıç bu filmde. Ne kadar biraraya geliş hikayeleri de verilse de, odak çökmekte olan evliliklerinde. İlişkilerinin başlangıcı, o çöküşe ayna tutmak için var gibi. Film, bu iki genci birbirine iten şartları ve aşklarını anlatırken bize bu iki bireyi hem çok yakından tanıtıyor hem de hiç tanıtmıyor. Bu açıdan film, belli kesitler üzerinden öyküsünü anlatmayı seçmiş denebilir. İkisinin birbirlerinden nasıl uzaklaştıklarını ama kopamadıklarını, şimdiki durumları ile birebir zıtlık içeren ama en az bir o kadar iç parçalayan geçmişe dönüşler ile birlikte izliyoruz. Bu geçmişe dönüşler ne klasik bir flashback şeklinde ne de Inarritu'da karşımıza çıkan parçalı bir biçimde verilmiş. Bu açıdan oldukça ilginç bir anlatı biçimi seçtiği söylenebilir. Bu biçimin karakterleri daha sempatik, özdeşleşilmese de anlaşılır kılan yapısına yönetmen Derek Cianfrance'in sıkça başvurduğu yakın çekimler de katkıda bulunmuş, ki benim filmle ilgili sevmediğim tek şey de yakın çekimlerin bu yoğunluğu oldu. 

Cianfrance filmin üzerinde 12 yıl boyunca çalışmış ve bu 12 yıl boyunca Cindy için düşündüğü oyuncu hiç değişmemiş. Bu 12 yıl boyunca tam 12 senaryo draftı yazılmış ki yazılan son senaryonun bile izlediğimiz film olduğunu söylemek çok güç çünkü Cianfrance Williams ve Gosling'den diyaloglarını improvize etmelerini istemiş. Tüm bunları da izlediği filmlerdeki karakterler gibi "gerçek insanların fantezi versiyonları" olan karakterler yaratma arzusuyla açıklıyor. Gerçekten de onun "tanıdığı insanların hayatları gibi hayatlar yaşayan" karakterlerin hikayesini anlatma isteği filmin her sahnesine nüfuz etmiş durumda, izlerken ve izledikten sonra "böyle şeyler kimsenin başına gelmiyor," demek mümkün değil. Cianfrance'in anlattığı aşk hikayesi ve film boyunca parça parça ettiği evlilik, komşunuzun hatta ailenizin başına gelebilecek türden bir gerçekçilik ve vuruculukla anlatılmış. Bunda yönetmenin müdehalesi kadar oyunculukların da etkisi var diyeceğim ama biraz araştırınca, zaten çok başarılı olan iki oyuncunun potansiyelini çok başarılı bir yönetmenin nasıl tavana taşıdığının da hikayesiyle karşılaşıyorsunuz. Cianfrance, Cindy ve Dean'in tanışıp birbirlerine aşık olma sürecini filme almadan önce aktörlerin tanışıp arkadaş olmalarını istememiş. Bu sahneler çekildikten sonra da Michelle Williams ve Ryan Gosling çocuklarını oynayan küçük oyuncu ile birlikte bir ay boyunca aynı evde yaşamışlar, beraber alışveriş yapmışlar... Evli ve çocuklu bir çift gibi yaşamışlar kısacası. Kavga sahneleri çekilmeden önce de Cianfrance iki oyuncuya ayrı ayrı farklı direktifler vererek çalışmış. Tüm bu tekniklerin birebir hangi sahneler için faydalı ya da zararlı olduğunu görmek güç tabi ki; ancak filmi izlediğinizde izlediğiniz insanların bu kadar aşık olmalarına rağmen bir arada olamayışlarındaki o insanı sarsan gerçekçiliği yakalamaya katkısını görmemek mümkün değil. Keşke filmin kendi materyalinden ve oyuncuların mükemmel performanslarından kaynaklanan bu yoğunluğa bir de o yakın çekimler eklenmeseydi ve çiftin son derece depresif hikayesi gözümüze sokulmasaydı. Bu haliyle filmin gerçeklik kaygısıyla sizi çok etkilemek isteği arasındaki çizgi bazen görünmez olabiliyor. 
Toparlamak gerekirse, mükemmel oyunculuklu, son derece iç burkan, gerçekçiliğine rağmen çok çok romantik bir aşk hikayesi izlemek istiyorsanız, izlerken de mahvolmaktan çekinmiyorsanız, Blue Valentine sizin için kaçırılmaması gereken bir film. Ayrıca Derek Cianfrance'e dikkat, adını daha çok duyacağız gibi görünüyor :) 

27.2.11

Oscar Tahminleri

,

Bolahenk Sokak’ın ilk Oscar tahminleriyle karşınızdayım. Takdir edersiniz ki aslında Oscar tahmini bayağı riskli bir iş. Çuvallama ihtimalim oldukça yüksek. Ama Oscar tahmini yapmanın iddia oynamak gibi bir cazibesi var. O yüzden olsun varsın diyerek sizi Bolahenk Sokak’ın ilk Oscar tahminleriyle başbaşa bırakıyorum.
EN İYİ FİLM
Adaylar: The Social Network, Toy Story 3, The King's Speech, Black Swan, True Grit, Inception, Winter's Bone, The Kids Are All Right, The Fighter, 127 Hours.

En iyi film: The Social Network
Bir ihtimal daha var: The King’s Speech
EN İYİ YÖNETMEN
Adaylar: Tom Hooper (The King's Speech), David Fincher (The Social Network), The Coen Brothers (True Grit), David O Russell (The Fighter), Darren Aronofsky (Black Swan)

En iyi yönetmen: David Fincher (The Social Network)
Bir ihtimal daha var: Tom Hooper (The King’s Speech)
Bolahnek Sokak oscar’ı: Darren Aronofsky (Black Swan)
EN İYİ ERKEK OYUNCU
Adaylar: Javier Bardem (Biutiful), Jeff Bridges (True Grit), Colin Firth (The King's Speech), Jessie Eisenberg (The Social Network), James Franco (127 Hours)
En iyi erkek oyuncu: Colin Firth (The King’s Speech)
Bir ihtimal daha yok.
EN İYİ KADIN OYUNCU
Adaylar: Annette Bening (The Kids Are All Right), Jennifer Lawrence (Winter's Bone), Natalie Portman (Black Swan), Michelle Williams (Blue Valentine), Nicole Kidman (Rabbit Hole)
En iyi kadın oyuncu: Natalie Portman (Black Swan)
Bir ihtimal daha yok.
EN İYİ YARDIMCI ERKEK OYUNCU
Adaylar: Christian Bale (The Fighter), John Hawkes (Winter's Bone), Jeremy Renner (The Town), Mark Ruffalo (The Kids Are All Right) Geoffrey Rush (The King's Speech)

En iyi yardımcı erkek oyuncu: Christian Bale (The Fighter)
Bir ihtimal daha var: Geoffrey Rush (The King’s Speech)
EN İYİ YARDIMCI KADIN OYUNCU
Adaylar: Amy Adams (The Fighter), Melissa Leo (The Fighter), Jacki Weaver (Animal Kingdom), Helena Bonham Carter (The King's Speech), Hailee Steinfeld (True Grit)

En iyi yardımcı kadın oyuncu: Melisa Leo (The Fighter)
Bir ihtimal daha var: Helena Bonhem Carter (The King’s Speech)
DİĞERLERİ:
En iyi yabancı film: Biutiful
En iyi animasyon: Toy Story 3
En iyi uyarlama senaryo: Aaron Sorkin (The Social Network)
En iyi orijinal senaryo: Christopher Nolan (Inception)
Fakat esas ak kuğu kara kuğu gece üçte belli olacak pek sevgili Bolahenk Sokak okurları. İzlemede kalın!

15.2.11

King's Speech vs. Twitter'ın Gücü vs. Ankara vs. Hayat

,

Şu sıralar ödülleri silip süpüren King’s Speech geçen hafta yurdum coğrafyasında da beni fazlasıyla eğlendiren bir olayın yaşanmasına sebebiyet verdi. Filmle ilgili yorumlara geçmeden önce bu yazıyı yazarken bile eğlenmemi sağlayan olayı hatırlayalım.

Ankara twitter’ın gücünü keşfettiğinden beridir twitter TBMM’ye döndü. Önce başbakan ve cumhurbaşkanının Obama’yı takip ederek twittter’dan verrified account’larını kapmalarıyla başladı her şey. Fakat yazdıkları tweet’lerin çocuğu "Sayın başbakan bunu bunu dedi,", "Sayın cumhurbaşkanı bu tarihte burada olacak," şeklinde adeta 140 karakterlik basın bültenlerinden oluşuyordu. Ben de burun kıvırıp yoluma devam ediyordum. Derken Melih Gökçek’in twitter’a gelişiyle benim de Ankara’nın twitter account’larıyla ilgili görüşlerim sarsıldı. Vergi kaçırmayla ilgili suçlamalardan tutun da küfürlü hakaretlere kadar herkes durmadan Melih Gökçek'e tweet yazıyordu. Fakat Melih Gökçek benim daha önce hiç şahit olmadığım bir şey yaparak herkese teker teker cevap vermeye başladı. Önce gelen hakaretleri “Avukatıma devrediyorum,” dese de sonunda birebir herkese cevap vermeye başladı. Bu da twitter’a bir nevi chat ortamı havası kazandırdı. Hatta bir akşam “twitter’a gelmekte” gecikince gazetecilerden birine “Şimdi misafir var. Gitsinler, geleceğim,” şeklinde haber salıp ilerleyen saatlerde gerçekten gelince de “Başkanım ne misafirmiş, gitmek bilmedi,” gibisinden sitemlere “Haklısınız,” diyerek katıldı. Ben de bir twitter kullanıcısı olarak tüm olup bitenleri şaşkınlıkla izlerken geçen hafta bambaşka bir olay Ankara ve twitter'ı yine aynı satırlarda bir araya getirdi.

Şimdi gelelim twitter, Ankara ve King’s Speech’i birbirine bağlayan eğlenceli olaya. Geçtiğimiz günlerde cumhurbaşkanı Gül kendi twitter’ından şöyle bir tweet yazdı:

@cbabdullahgul Geçen gün eşimle beraber evde The King's Speech filmini izledik. Gerçekten çok güzel bir film. Filmin çok konuşulacağını ve birçok ödül alacağını tahmin ediyorum.

Gül’ün bu tweet’iyle de ortalık birbirine karıştı tabii. Bir bir ne kadar gazeteci varsa neredeyse hepsi “Cumhurbaşkanı vizyona girmeyen, dvd’si de ne Türkiye’de ne de yurt dışında satılmaya başlanmayan King’s Speech’i korsan dvd ile mi izledi?” şeklinde yorumlar yazmaya başladı. Hatta twitter’ın unutulmaz kişiliklerinden Yılmaz Morgül cumhurbaşkanına twitter üzerinden korsan dvd izleyip izlemediğini sordu. Ben tüm bu olup bitenleri eğlenerek izlerken ertesi gün gazetede beklenen cevap geldi. Habere göre Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema ve Telif Hakları Genel Müdürü Abdurrahman Çelik, ANKA’ya bana "Cumhurbaşkanı olmak böyle bir şey azizim," dedirten şöyle bir açıklamada bulundu:

“Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği’nden bizi aradılar, biz de filmin Türkiye’deki dağıtım haklarını alan kişileri aradık, firmadan filmi rica ettik; ‘Cumhurbaşkanımız istiyor’ diye. Dağıtımcı firma da bir tane DVD’yi bize gönderdi ve biz de Cumhurbaşkanımıza ilettik. Ortada korsan film izlenmiş gibi bir durum yok"



Şimdi… Gelelim ortalığı birbirine karıştıran King’s Speech filmimize. Efendim ben-deniz dağıtıcı firmayla falan iletişime geçmedim. Korsan dvd de almadım. Bizzat oturup internetin güzelliklerinden faydalanıp indirdim ve de King's Speech'in film olarak dünyanın en güzel filmi sayılmayacağı lakin Colin Firth’ün bir oyuncunun gelebileceği en üst noktaya 6. George rolüyle gelmiş olduğu kanısındayım.

Filmimiz Tom Hooper imzalı. Daha önce kendisinin Longford adlı filmini izlemiş ve uzun süre filmin etkisinden kurtulamadan yerli yersiz her konuşmada filmi anlatmış olduğumu hatırlarım. King’s Speech üzerimde benzer bir etki bırakmadıysa da, yine de filmin ortalamanın üzerinde olduğunu söyleyebiliriz. Dediğim gibi bu Hooper’ın izlediğim ikinci filmiydi. İki filmin ortak noktası da sapına kadar bir İngiliz filmi izlediğinizi buram buram hissettiriyor olmaları. Yağmurlu ve karanlık İngiltere havası, İngiliz oyuncular ve tabii dinlemeye doyulmayan güzelim aksanları ile peşinizi bırakmayan aristokrat havası iki filmi de birbirine yaklaştıran noktalar.




Filmimiz kekemelikten muzdarip 6. George’un konuşma terapisti Lionel Logue ile güvenini kazanıp milyonlara hitap edebilecek ve 2. Dünya Savaşı’nın karanlık günlerinde ülkesinin insanlarına güven verebilecek hale gelişini anlatıyor. Film siyasi havadan olabildiğince uzak duruyor. 2. Dünya Savaşı arka planlı bir bireysel hikaye filmi izlemek istiyorsanız hemen uyarayım, bu film size beklediğinizi vermeyecek. Yaklaşan İkinci Dünya Savaşı’na şöyle bir dokundurulup geçilmiş. Esas mesele ise 6. George’un ya da Lionel Logue’nun ve ailesinin hitap ediş şekliyle Bertie’nin kekemelikle baş ederken aslında çocukluk travmalarıyla savaşıyor oluşu. İngiliz Kraliyet ailesinin mensubu olmanın getirdiği yükümlülüklerle en başta psikanalitik terapiyi reddedip sadece konuşma terapisi isteyen ve çeşitli egzersizlerle sorununu yenmeye çalışan 6. George’un film ilerledikçe Lionel Logue’a açılmaya başladığını görüyoruz. 30'larda yöntemleri hala tartışmalı olan psikanalizin gücününün İngiiz kraliyet ailesine dek varmış olması dikkati çeken bir mevzu.

Eklemek gereken diğer bir notsa filmin iki dev oyuncusu Helena Bonham Carter ile Geoffrey Rush’ı daha önce birlikte izlediğimiz projenin Harry Potter oluşu. Nam-ı değer Dumbledore ile benim de pek sevdiğim nickimi aldığım Bellatrix Lestrange olarak izlediğimiz Rush ve Bonham Carter’ı burada bambaşka rollerde izliyoruz.

Oscar ödüllerine ilişkin tahminlerimi ayın 26’sında sizinle paylaşmayı umuyorum ama şimdiden söyleyeyim Colin Firth’ün En İyi Erkek Oyuncu dalında Oscar’ı kapması oldukça güçlü bir ihtimal. Zaten yukarda görüldüğü gibi 87. TBMM Ödülleri çoktan King's Speech'e verildi bile. 26 Kasım’da Amerika’da, 7 Ocak’ta İngiltere’de vizyona giren film Türkiye’de ise Zoraki Kral adıyla 18 Şubat tarihinde izleyici karşısına çıkacak. Altın Küre ve Bafta’dan galibiyetle çıkan ve Oscar ödüllerinde de 12 dalda aday gösterilen King’s Speech sırf oyunculukları için bile olsa görmeye değer.

Son not: Filmin müzikleri Alexandre Desplat imzalı ve yine her bir Desplat filminde olduğu gibi gayet başarılı. Soundtrack albümünü de mutlaka ele geçirin, pişman olmayacaksınız.

28.1.11

"Geleneksel" Bir Aile Filmi: The Kids Are All Right

,


Simone De Beauvoir'ın ünlü "Kadın doğulmaz, kadın olunur" düsturundan Judith Butler'ın Cinsiyet Belası'na uzanan yolu izleyiciyi yormadan ortaya koyan bir filmle karşı karşıyayız. The Kids Are All Right cinsiyet rollerini hiç beklemediğiniz bir yerden vurarak aile rollerimizi, peformatif davranışlarımızı yeniden gözden geçirmemize sebep oluyor.



Filmimiz pek çoğumuz için oldukça sıradan bir sahneyle başlıyor. Anne ve iki çocuk sofrada oturmuş babalarının akşam yemeğine gelmesini bekliyorlar. Sofrada boş bırakılmış sandalye tabii ki masanın en başında duran, en babaya has taht sandalyesi. Az sonra kapı açılıyor, baba eve geliyor ve aileye katılıyor. Çocuklara hayatlarına ilişkin birkaç soru sormaktan tutun da karısının yeni açmaya çalıştığı işle ilgili olarak savurganlık yaptığına dair birkaç küçük eleştiriye dek tipik bir orta sınıf aileyi izliyoruz. Tek bir farkla... Babayı canlandıran kişi, Annette Bening'den başkası değil. Söz konusu karı-koca lezbiyen bir evli çift, çocuklarsa çiftin sperm bankasından aldıkları spermle dünyaya getirdikleri çocuklar. Bu saydıklarımdan hiçbiri onları daha az aile yapmıyor tabii ki, hatta aksine ailenin tüm üyeleri geleneksel cinsiyet rollerine öylesine sıkı sıkıya bağlılar ki, en geleneksel aileye taş çıkartacak denli ata-erkil bir aileyle başbaşa kalıyoruz.

Nic (Annette Bening) kısa kesilmiş saçları, erkeksi kıyafetleri , sinirlendiğinde dozunu kaçırdığı içki içme alışkanlığı, hatta adıyla bile en baştan performe ettiği rolünü belli ediyor. Jules ise (Julianne Moore) Nic"in isteği üzerine geçmişte işini bırakıp kendisini çocuklarına bakmaya vermiş, kariyerinde doğru düzgün bir yol tutturamamış, Nic tarafından fazla duygusal ve sorumsuz olmakla suçlanan bir anne modeli. Çiftin zaman zaman gay erkek pornosu izliyor olması ise hayatlarındaki bir "eksikliğin" ilk ipucunu veriyor. Zaten The Kids Are All Right her türlü detay açısından tutarlılıkla dolu. Film boyunca hiçbir detayı boşuna görmüyorsunuz, başta gördüğünüz herhangi bir sahne sonunda sonuç açısından önem kazanıyor. Bu da oldukça derli toplu bir film ortaya çıkartıyor.



Çocukların biyolojik babalarını merak etmeleri ile ise filmimiz başlıyor. Söz konusu biyolojik babanın (Mark Ruffalo) herkesle iyi geçinen eğlenceli bir adam çıkması, çocukların kalbini kazanması ve Jules ile çalışmaya başlaması ile birlikte Nic'in aile içindeki otoritesini kaybetmekten korkaya başladığını görüyoruz. Esas kriz de bundan sonra başlıyor.

83. Oscar ödüllerinde En İyi Film, En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu (Mark Ruffalo), En İyi Kadın Oyuncu (Annette Bening) ve En İyi Özgün Senaryo dallarnıda aday gösterilen The Kids Are All Right, hepimizin taktığı cinsiyet maskelerini yeniden hem de hiç beklemediğimiz bir yerden, bir lezbiyen çift aracılığıyla gözler önüne seren, zekice tasarlanmış bir film. Annette Bening göz dolduran oyunculuğuyla bu yılın Oscar ödüllerinde Black Swan'de izlediğimiz Natalie Portman'ın en güçlü rakibi. Çocuklardan Joni'yi oynayan Mia Wasikowska'yı ise Tim Burton'ın Alice Harikalar Diyarında'sından hatırlayacaksınız.
!f istanbul ile İki Kadın Bir Erkek adıyla gösterime girecek The Kids Are All Right kesinlikle görmeye değer.

23.1.11

Sofia Coppola'dan Bir Ennui Güzellemesi: Somewhere / Başka Bir Yerde

,
Biz modern izleyicilerin filmle kurduğu duygusal ilişki genellikle ikiye ayrılıyor: Bir filmden kendimize ya kathartik bir deneyim çıkarıyoruz, yani özdeşleştiğimiz karakterlerin reel olmayan eylemlerini ikinci elden tecrübe edip ağlıyor, seviniyor, üzülüyoruz; ya da özdeşleşemeyeceğimizden emin olduğumuz karakterlerin hikayelerinin içinde görsel, duyusal sinema efektlerinin de etkisiyle, kaybolup kendi gerçekliğimizden kaçıyoruz. Bu deneyimler, yaşandıkları anda ne kadar kuvvetli olursa olsunlar, çok istisnai durumlar hariç, sonraki güne unutulmuş, tamamen zihnimizden silinmiş oluyor. Bu durumun geçiciliğine rağmen, yine de bize bu deneyimleri yaşatmayan, bir yerinden özdeşlik kuramadığımız filmlerden uzak duruyoruz. Onları sıkıcı, izlemesi zor, "anlamsız" buluyoruz; bir yerinden bize ulaşsınlar, içinde bizim için de ulaşılır olan genel geçer bir şey olsun, olmazsa da bize hayatlarımızda olmayan bir şey sunsun, bizi şaşırtsın istiyoruz.
Somewhere, işte tam da bunların hiçbirini yapmayan filmlerden. Oscar ödüllü Sofia Coppola'nın son uzun metraj ürünü olan,  ilk bakışta üstte gördüğünüz son derece retro posteri ve uzun çekimleriyle ilgi çeken film, orta yaşlı ve son derece başarılı bir Hollywood aktörünün herhangi bir anlam ve derinlikten yoksun zavallı varoluşunu anlatıyor. Her gece bir başka kadınla birlikte olan, hayatı ne söyleyeceğini bilmediği röportajlar ve içine nasıl düştüğünü bilmediği bir ün, para ve dejenerasyon etrafında dönen Johnny Marco'nun film boyunca tek bir kayda değer laf etmeyen arkadaşı ve 11 yaşındaki kızı hariç kimsesi yok. Filmin en başlarında onun bu anlamsız varoluşu, hiçbir Hollywood abartısına bulaşmadan küçük nüanslarla ve absürd durumlarla son derece başarılı bir şekilde veriliyor. Hatta Johnny ile birlikte kendinizi de vurmak isteyeceğiniz büyük bir can sıkıntısından ve anlamlı bir insan ilişkisinden yoksun olan bu bölümler, filmin gidişatı adına kaygılanmanıza yol açıyor. Johnny'nin hayatının sadece bir buçuk saatlik seçmece bölümlerini izleyeceğiniz filmdeki neredeyse dokunulur hale gelen bu can sıkıntısı size de bulaşır diye korkmadan edemiyorsunuz. Bunda filmin sırtını yasladığı ve Coppola'nın imzası haline gelmiş minimalizmin büyük bir etkisi var, Coppola hiçbir şeyi ilk görüşte, ilk sahnede anlatmak, anlaşılır kılmak derdinde değil; dolayısıyla da size kalan sadece çok iyi çekimlerle kaydedilmiş durumlar, ana karakterin son derece manasız yaşamının el verdiğince diyalog ve neyse ki çok başarılı oyunculuklar.

İlk kez performanslarını izlediğim Johnny'i canlandıran Stephen Dorff ve kızı Chloe rolündeki Elle Fanning gerçekten şapka çıkaracak kadar iyi performanslar sergiliyorlar. Sephen Dorff'un Johnny portresi ister istemez her çok başarılı performansta olduğu gibi aktörün kendisini sorgulatıyor, hakkında daha çok şey bilme, daha fazla performansını izleme isteğini uyandırıyor. Johnny'nin bir süre her zamankinden daha fazla vakit geçirmek durumunda kaldığı ve onunla ilişkisi üzerinden kendi hayatının eksikliklerini anladığı 11 yaşındaki masum, sakin, hem çocuk hem genç Chloe rolünde Elle Fanning de en az Stephen Dorff kadar iyi. İnsan ister istemez Fanning kanında bir şeyler var herhalde diye düşünmeden edemiyor (Elle, Dakota Fanning'in kız kardeşi).
Bu iki karakterin son derece durağan, alıştığımız anlamda bir giriş-gelişme-sonuçtan ve diyalogtan uzak öyküsü, tüm bu genel film izleyicisini zorlayan haline, "önemli", "büyük" anlatı eksikliğine rağmen son derece doğal etmenlere yaslanarak son derece insani şekilde anlatılıyor. Filmlerde göre göre alıştığımız, artık "ister" olduğumuz türden bir çözülme ya da son da yok Somewhere'de. Kamera kullanımları Coppola'nın diğer filmlerinden farklı olarak daha natürel daha dogmavari bir tonda, çekimler akla Fransız New Wave'ini, diyalogun aksaklığı ise Nuri Bilge Ceylan'ı getiriyor.
Kısacası depresyonun etrafında dolaşan, boş bir "olmak" halinin sıkıntısını sonunda kendince kırarak işleyen, bu anlamda alıştığımız modern, varoluşçu anlatılardan hala tutunduğu "umut"la ayrılan bir film Somewhere. Tüm minimalizmini fazla "snob" ya da "sıkıcı" bulmaz ve ön yargılarınızdan arınarak izlemeyi başarırsanız, ki başarılması zor bir şey olduğunun farkındayım :), özdeşleşilemeyenin içinde de hem estetiği hem de anlatılmaya değer hikayesiyle sizi şaşırtabilir. Phoenix'in yaptığı, filmin kullanıldığı her sahnesini bir başka kılan soundtrack'i de cabası. Türkiye'de 20 Mayıs'ta gösterimde, internetin gücüne inananlar için ise her yerde :)

26.12.10

Black Swan: Mükemmeliyet Üzerine Bir Ağıt

,
** Spoiler içermektedir! 

Black Swan'ın ilk teaser'ı internete düştüğünde her Natalie Portman filmine gösterdiğim ilgi ve merakla izlediğimi, hatta arkadaşlarıma da izlettiğimi hatırlıyorum. Portman, her performansı kuvvetli ve etkileyici olsa da, çok çeşitlilik gösteren bir oyuncu değil. Her rolünde bir önceki rolünün, belki de kendisinin, izine mutlaka rastlıyorsunuz. Ancak buna rağmen seçtiği filmlerle sizde yarattığı çok iyi bir izlenim de var, mutlaka yeni filmlerini izlemek, takip etmek, ne yaptığından, ne söylediğinden haberdar olmak istiyorsunuz. Bu da karşımızda son derece zeki ve içgüdüleri sağlam bir oyuncu olduğunu gösteriyor ki tahmin edeceğiniz üzere küçümsenecek özellikler değil bunlar. Bizim jenerasyonun Requiem for a Dream'den tanıdığı yönetmen Darren Aronofsky'nin Black Swan'ı yine Portman'ın bu zekasını ve çalışkanlığını ortaya çıkaran, zaman zaman bir Rosemary's Baby ya da Bitter Moon izlediğinizi sanmanıza sebep olacak kadar Roman Polanski kokan bir film. 
Film 30larına yaklaşmakta olan ve hayatı işinden yani baleden ibaret olan Nina'nın mükemmelik arayışının öyküsü. Film karakterinin kendisi gibi obsesif bir şekilde Nina'nın öyküsünü olabilecek en derinlikli şekilde anlatmanın peşinde, her sahnede Nina, her karakterde Nina'nın olmak istediği, olamadığı, olmaktan korktuğu ve olmamak için çırpındığı bir şeyler var. Nina'ya hamile kaldığı için bale kariyeri sona eren annesi, yaşı artık baleye uygun olmadığı için zorla emekli edilen son derece yetenekli Beth, asla erişemediği rahatlık ve hayat sevgisi ile dolu Lily, hak ettiği rol elinden kayıp giden Veronica, hatta Nina'nın devamlı tatmin etmek için çırpındığı, son derece cinsel bir metodu olan bale hocası Thomas..Bunların hepsi Nina'nın kendi içinde olumlu olumsuz savaştığı, bir türlü aralarında kendine bir uyum ve kimlik yaratamadığı katmanları ve film bu uyumsuzluktan doğan bir kaosun içinden açılıyor.  
Aslına bakarsanız bu noktada Nina hayatının en mutlu olması gereken dönemlerinden birinde.
Yıllardır hayalini kurduğu başrole sonunda sahip olmuş, Kuğu Gölü Balesi'nde Kraliçe rolünü almış durumda. Artık demin saydığım karakterlerin temsil ettiği sıkıntıların hiçbirini yaşamıyor olması, ya da o sıkıntıları aşmış olması gerekir. Ama Black Swan'ın en güzel tarafı da bu, Nina'nın sıkıntıları bunların hepsi ve hiçbiri aslında. Onu kariyerinin doruğuna taşıyan mükemmeliyetçiliği ve filmde Portman'ın performansı sayesinde çok iyi bakmazsanız gözden kaçırabileceğiniz, onu yiyip bitiren egosu tüm bunları göz ardı edememesine sebep oluyor. Psikozunun tavan yaptığı sahnelerden birinde ağzından ağlamaklı çıkan "Mükemmel olmak istiyorum." lafı filmin tagline olabilecek kadar önemli bir laf; Nina bu mükemmeliyetçiliğin, o büyük sanatçı egosunun ve kendinden duyduğu şüphenin arasında aklını yitiriyor. 
Tüm bunlardan çok daha yüzeyde kalan ve daha ulaşılabilir olan, Nina'nın bir karakter olarak psikopatolojisi içinde incelenebilecek başka şeyler de var tabi. İçinde bulunduğu çalışma ortamı çok hırslı ve acımasız bir ortam. Kendi mahvolmuş kariyerini kızı üzerinden düzeltmeye çalışan, son derece kontrollü bir anneyle hala birlikte yaşıyor. Onun bu annenin gözü altında bir türlü gelişememiş cinselliği (odasının dekorundan tutun da annesinin gece kendine zarar vermesin diye baş ucunda uyanık beklemesine, banyoda bile kendi başına kalabilmek için kapının arkasına bir şeyler koymak zorunda oluşuna kadar bir sürü detay) bir psikopataloji dersine malzeme olacak kadar zengin. Yine annenin birkaç sözünden geçmişinde bir psikoz atağı geçirmiş olabileceğine dair ip uçları yakalamak mümkün. 
Nina'nın çok da zenginmiş gibi görünmeyen bu psikolojik ve sanatsal sancılarla dolu başarı/çıldırma öyküsünün işleniş biçimi ve taşındığı nokta filmin asıl ilgi çekici ve izlemeye değer tarafını oluşturuyor. Çok ayrıntı vermek istemediğim ve neredeyse hepsi kendine zarar vermek üzerine kurulu delüzyonları 21. yüzyıl teknolojisine alet edilmeden çok gerçekçi bir şekilde görsele dökülmüş. Nina'nın tek enstrümanı olan vücudunun onun için en değerli parçaları hep delüzyonlarının saldırdığı alanlar. Hep istediği itiraf etmekten en çok korktuğu şeyler bu delüzyonlara alet oluyor ve onun peşini bırakmıyor. Yani karşımızdaki çok iyi işlenmiş ve çalışılmış bir karakter analizi ve bu analizin sinematografiye yansıması. Gerçekten, görsel, duyusal bir keyif yaşatmaktan öte insani bir şekilde sunulmuş bir tasvir Nina'nın çıldırma öyküsü. Filmin söylemek istediği şeyi söylediği kapanışı ise, beni filmle ilgili en çok şaşırtan nokta oldu açıkçası. Nina'nın rakibi ve kendi zihninde aşığı olarak gördüğü Lily'yi değil kendini bıçakladığını farkettikten sonra beyaz kuğunun intihar sahnesindeki "I saw it. I was perfect." repliğinden sonra alkışlar ve "Nina!" tezahüratları sırasındaki ölümüyle filmin bitmesini beklemiyordum açıkçası. Çünkü ben de içimden "Burada bitse ne kadar güzel olur!" diye düşünüyordum o an ve büyük filmlerin genelde anlatmak istediklerinin ne olduğundan bu kadar bir kesinlikle emin olmalarına alışık değilim açıkçası. Bu açıdan filmin ilgili beni en çok tatmin eden noktası mükemmeliyet, delilik ve ölüm arasında kurduğu ilişkiden sonrasını seyirciye bırakan sonu oldu. 
Film, Aronofsky'nin 2001'den beri üzerinde çalıştığı, ancak balenin kapalı dünyası sebebiyle senelerce süren araştırmalar ve bütçe bulma zorlukları nedeniyle günümüze kadar ertelenmiş bir proje. Daha senaryo bile ortada yokken o dönemde üniversiteye yeni başlamış Natalie Portman'ı ana karakteri için seçen Aronofsky'nin bu sadakatini Natalie Portman da yarı yolda bırakmamış. 9-14 yaşları arasında aldığı bale eğitimine filmin prodüksiyonu başlamadan bir sene önce geri dönmüş ve bir sene boyunca haftanın 7 günü saatlerce bale dersi almış. Ayrıca rolü için ne kadar kilo verdiğini, fiziksel olarak ne kadar yıprandığını filmi izleyenler de kesinlikle fark edecektir. Her zaman ufak tefek bir kadın olan Natalie Portman'ın bu filmdeki hali yüzünden bile balenin ne kadar bağlılık ve emek gerektiren bir meslek olduğuna şaşmamak ve bu mesleği bir hayat tarzı olarak benimseyenlere hayran olmamak elde değil. Onun bu fiziksel çabası, filmdeki dans sahnelerinin neredeyse hepsinde kendisinin olması ve güçlü performansı, oyuncunun özellikle fiziksel emeğini ödüllendirmesiyle ünlü Amerikan ödül kurumları tarafından mutlaka takdir görecektir. Nitekim görüyor da, Portman bu rolüyle en iyi kadın oyuncu dalında Golden Globe'a aday oldu ve film Critics' Choice Awards'da 13 adaylıkla bir rekora imza attı. Kısacası, Black Swan görsel ve içerik olarak gösterimdeki birçok Amerikan filminin vadettiği her türlü eğlenceyi vadetmesinin yanı sıra, sanat, mükemmeliyet, ego gibi meseleleri ele alış biçimiyle de kaçırılmaması gereken bir film. Türkiye'de 25 Şubat'ta gösterimde!

6.12.10

Easy A ve Pretty in Pink: Amerikan Gençlik Sinemasının En İyileri

,
Çok izlenen, çok takip edilen Hollywood yapımlarına baktığınızda bunların büyük bir bölümünün 15-25 yaş grubu arasına hitap ettiğini görürsünüz. Yapım şirketlerinin en çok hedeflediği kitledir bu aynı zamanda, çünkü gişede "büyük" para getirir. Bu tabi ki de bu yaş grubundan çıktıktan sonra insanın içinin geçtiği anlamına gelmez  , sadece insan sanırım bu yaş grubundayken bir filme ya da franchise'a daha sıkı bağlanıyor, ya da onu hayatının merkezine daha yakın bir yere yerleştiriyor. Sadece filmler için geçerli değil bu tabi ki de, kitaplar, gruplar, şarkıcılar, oyunlar için de geçerli aynı durum.
Ben bugün, yazımın girişinden tahmin edeceğiniz üzere, genellikle 15-17 yaş arasındaki karakterlerin sırtlandığı, Amerikan liselerinde geçen, ilk aşk, kimlik arayışı, arkadaş problemleri gibi meselelerle uğraşan "teenage" filmlerinden ve bu filmlerdeki karakterlerden günümüzden ve seksenler ortasından birer örnekle bahsetmek istiyorum. Bu filmler benim yakın zamanda izlediğim ve çok çok beğendiğim 2009 yapımı Easy A ve senaryosunu John Hughes'un yazdığ 1986 yapımı Pretty in Pink. Benim tesadüfen üst üste izlediğim bu iki film, hem çoğu yakın dönem Amerikan teen filmlerinde karşımıza çıkan lise tiplemelerinden (jock, geek, cheerleader, loser vs.) uzak durmaları, hem de bu klişelerden kaçınarak ele aldıkları karakterlerin seslerini abartısız yansıtmaları gibi özellikleri ile türlerinin diğer örneklerinden ayrılıyor. Ayrıca Easy A, John Hughes geleneğine sahip çıkan, ona referansta bulunan ve o geleneği günümüze uyarlayarak sürdüren bir film.

Filmlerden biraz bahsetmeden olmaz tabi ki. Son zamanlarda izlediğim en eğlenceli filmlerden biri olan Easy A, yönetmeni Will Gluck'un ikinci filmi. Daha önce de highschool materyalini işlemiş Gluck'un, bin kere işlenmiş bir konuyu bu kadar farklı ve özgün işlemesinin altında belki bu deneyimin de etkisi olmuş olabilir, çünkü kendisinin ilk filmi Fired Up'ın imdb sayfasına bile baktığınızda karşınıza çıkan ilk kelimeler cheerleader ve football team :) Easy A ise bundan çok farklı olarak, son derece zeki, sivri dilli, mutlu bir ailede yetişmiş ve güzel olmasına rağmen sıradan bir kız olan Olive'in başından geçen sıradışı bir dönemi işliyor. Böyle sıradışı dememe de bakmayın aslında, konu şu: Olive bir gün en yakın arkadaşı Rhi'nin egzantirik ailesiyle haftasonu kampa gitmekten kurtulmak için ona beyaz bir yalan söylüyor. Onun bu "Senin tanımadığın üniversiteli bir çocukla randevum var," yalanı Rhi'nin abartılı heyecanıyla birden Olive'in bekaretini kaybettiği yalanına dönüşüyor. Sonra tahmin edebileceğiniz gibi yalan tüm okula yayılıyor ve Olive kendini "okulun kaşarı" olarak buluyor. Tüm bu hikayede en güzel taraf tüm bunlar olurken Olive'in her şeye mükemmel komedi anlayışı ile yaklaşması ve eğlenmesine bakması..Yani ne "reputation"ı ayaklar altına alınmış saçma bir liseli kızın dramı söz konusu ne de başka türlü entrikalar. Gerçi bu yalanların ardı arkası kesilmediği için bir sürü entrika dönüyor ama anlatıp süprizini sizler için kaçırmak istemediğim bu olayların hepsi o kadar orjinal, o kadar komik ki, siz bunları bayıla bayıla izliyorsunuz. Benim konunun en orjinal bulduğum taraflarından biri de Olive'in en sonunda olayların içinden kurtulmak için kendine basılan damgayı kabullenip, edebiyat dersinde okuduğu Scarlet Letter'dan etkilenip oradaki ana karakter gibi göğsüne "adulterer"ın simgesi "A" harfini yapıştırıp gezmesi ve başına gelen her şeyi en sonunda internete yüklediği bir video ile belgeselleştirmesi.


Pretty in Pink, Easy A'ye nazaran bizim için çok daha klasik bir hikayeyi anlatıyor. Üst sınıf ailelerin çocuklarının okuduğu bir lisede, zengin gençler ve burslu-fakir gençler arasında büyük bir gerilim vardır. Fakir taraftan olan, babası ile birlikte annesi tarafından küçük yaşta terk edilmiş, elbiselerini kendi diken, talibi bol ve tabi ki de alternatif ana karakterimiz Andie (John Hughes filmleri sayesinde 80lerin büyük yıldızlarından birisi olan Molly Ringwald) okuluna pek bayılmasa ve zengin çocuklara pek aldırmasa da yıl sonu balosuna gidip gitmeme konusunda kararsızdır. Filmin en şahane repliklerine sahip, bence son derece komik bir karakter olan en yakın arkadaş Duckie ona sırılsıklam aşıktır, ancak Andie'den yüz bulamaz. Ancak karakterimizin tabi ki hayatında bundan daha büyük bir conflict olması kaçınılmazdır, okuldaki zengin taraftan bir çocuk kızımıza aşık olur kızımız da ona ama sonunda davul bile dengi dengine çalar. Andie kaderine boyun eğip Duckie'ye mi dönecektir, yoksa Duckie'nin adıyla bile dalga geçtiği Blane'e mi? Dedim ya çok klasik diye :) Ancak çok güzel tarafları da var bu klasik hikayenin. Sadece bir 80ler filminde görmezden gelebileceğiniz dramatik romantizmi ve bu romantizme olan naif inancı, karakterlerin çok iyi yazılmış olması, dönem müziği, dönem slang'i ve karakterlerin bugün Amerikan filmlerinde ve dizilerinde pek karşımıza çıkmayan bireyselliği ve idealizmi bunlardan sadece şu an aklıma gelenleri. Çekildiği dönemi ve o döneme rağmen bu saydıklarımı işliyor olduğunu göz önünde bulundurarak izlediğinizde bugünkü örneklerinden kat be kat üstün olduğu görmemek mümkün değil.
İki film de çok zeki ve kendini "ezdirmeyen", hiçbir kişi, durum, sorun, grup için başkası olmayan kadınları merkezine alıyor ve iki filmi de bu kadın karakterlere bu özellikleri dolayısıyla duyduğunuz sempati ile izliyorsunuz. Olive, sarkazmı, komedi anlayışı ve tabi ki yaratıldığı dönem itibariyle hepimize daha çok hitap edecek olsa da, Andie de asla "demode" değil, onun da hala, özellikle de popüler Amerikan sinemasında yeni sayılabilecek tarafları var. İki filmde de yan karakterler çok çok kuvvetli ve yine o çok popüler filmlerde karşımıza çıkan klişe durumlardan uzak yazıldıkları çok belli. Kısacası, kolay ve çok eğlenerek izlenecek, iyi soundtrackli, iyi oyunculuklu filmler arayanlara, Amerikan popüler kültürünün güncel durumunu merak edenlere, hala "lise filmi" izlemekten gocunmayan 20liklere ikisini de gözü kapalı tavsiye ederim. Garanti ediyorum, iki film de sizi çok mutlu edecek :)

Faydalı Link: Easy A Soundtrack'i

2.10.10

Sonbaharda Audrey Hepburn

,

"İsteyen herkes benim gibi görünebilir. Saçlarını topuz yapan, büyük bir güneş gözlüğü takan ve siyah mini bir elbise giyen her kadın Audrey Hepburn olabilir."

Sonbahar gelip çatmışken azıcık nostalji yapmanın tam sırası dedim ve siyah beyaz filmlerin unutulmaz yüzü Audrey Hepburn'ün filmlerine geri dönelim istedim. Annelerin "çok asil" sıfatı altında tanımladığı belki de tek ikon kendisi. Marilyn Monroe gibi gösterişli bir güzelliğe sahip değil, aksine onun güzelliği sadeliği ve kibarlığından geliyor. Belki de bu yüzden o Roma Tatili'nde olduğu gibi bir prensesi canlandırdığında ya da Sabrina'daki gibi bir lady olmaya çalıştığında onu izlemeye doyamıyoruz.
Kendisi 1929 doğumlu, İngiliz bir baba ve Hollandalı bir annenin tek çocuğu. Küçük yaşında annesiyle babasının boşanmasının ardından, annesiyle Nazi işgali altındaki Hollanda'ya taşınıyor. Daha sonra Londra'ya geçiyor. Burada önce bir bale okuluna yazılıyor. Çevresinde kısa süreliğine bile bale yapmış birisi olanlar iyi bilirler, her kimin kanına bale bir kez karıştıysa bundan böyle onun duruşu değişir, sırtı her daim dikleşir, yürüyüşü bile dans eder misali olur. Hepburn de söz konusu sıfatları adının başına ekledikten sonra, modellik yapmaya başlıyor. Sinemaya atılması da uzun sürmüyor.
22 yaşında "Young Wives Tale'"de oynayarak zerafeti ile dikkattleri hemen üzerinde topluyor. "Monte Carlo Baby", "Lavender Hill Mob" ve "Secret People" filmlerinde boy gösterdikten sonra, 1952'de Roma Tatili'nde ilk kez başrolde oynuyor ve bu rolüyle En İyi Kadın Oyuncu dalında Oscar'ı kazanıyor. Törende kendisine ödülü veren Jean Hersholt'a teşekkür etmek maksadıyla yanağından öpecekken, hedefi şaşırıp dudağına bir öpücük konduruyor. Bunun ardından utançla tuvalete koşan Hepburn'ün ödülüyle birlikte fotoğrafçıların karşısına geçmesi de haliyle biraz vakit alıyor. Benim de en sevdiğim Hepburn filmlerinden olan Roma Tatili'nden sonra ise, tabii ki hepimizin gönlündeki birinci, Sabrina çekiliyor. Yeşilçam tarafından Hülya Koçyiğit'li bir versiyonu olduğunu da hatırlatmam gerek. Tabii yıllar sonra çekilen Bir İstanbul Masalı'nın da bir Sabrina uyarlaması olması ve yıllar yılı önümüze sürülen benzer senaryonun bundan sadece 5 yıl kadar önce bile reyting rekorları kırmasının ardında orjinal Hepburn'lü Sabrina'nın payı yadsınamaz. Klasikler arasındaki Sabrina, bugün hala yağmurlu bir pazar gününde battaniye altına girilip de izlenecek filmler listesinde bir numarada geliyor.
Daha sonra "War and Peace", "Love In The Afternoon", "Green Mansions" ve tabii ki "Funny Face", Hepburn filmografisine ekleniyor. Funny Face, Hepburn'ü dans edip şarkı söylemerken izlemek isteyenler için ideal filmlerden biri. Fred Auster'e eşlik edebilecek kadar iyi dans eden Hepburn, bu filmden önce, kısa süreli bale eğitimine rağmen, dans edebildiğine inanmıyormuş. Dolayısıyla Fred Auster'li bir dans filmi kendisine teklif edildiğinde bir süre uykuları kaçmış. Hatta "Funny Face"i çekebilmek için "Gigi" de oynamayı reddetmiş. Fakat filmi izlediğinizde Hepburn'ün dansını görmekten ötürü aşırı keyif alıyorsunuz. Simsiyah kıyafetler içindeki incecik vücudu sanki baştan beri dans için yararılmış. Filmin pek çok sahnesinde kahkahalarınıza engel olamasanız da (benim favorim Fred Auster'in boğa güreşi dansını yaptığı sahne), klasik bir Hepburn filmi izlemek isteyenler için ideal.
Kariyerine kalplerde taht kurmasını sağlayan diğer filmleri "My Fair Lady", "Breakfast At Tiffany's" ve "Wait Until Dark" filmleriyle devam eden Hepburn'ün "Breakfast At Tiffany's" de seslendirdiği Moonriver hala hepimizin kulaklarında.



Herkesin hatırında Marilyn Monroe'nun Kennedy için 1962'deki doğum gününde "mutlu yıllar" şarkısı söylediği kalsa da, esas bilinmeyen bir yıl sonra Kennedy'nin son doğum gününde ona "mutlu yıllar" şarkısı söyleyen kişinin Hepburn olduğu. 2 kez evlenen ve 2 çocuğu olan Hepburn 1990'da film kariyerini noktalandırmaya karar veriyor ve "The Exorcist" ile "One Flew Over The Cuckoo's Nest" filmlerinde oynamayı redediyor. 1993'te 64 yaşındayken bağırsak kanserinden ölüyor.
Havanın giderek kararmaya başladığı bu sonbahar günlerinde, yağmurlu bir pazar sabahı ne yapacağınızı düşünüyorsanız, Audrey Hepburn'le biraz nostaljinin tam sırası.

13.9.10

Seth Rogen ve James Franco'dan Marijuana Üzerine Muhteşem Bir Komedi Filmi

,

Sade vatandaşın başına gelen beklenmedik, absürd ve neredeyse olanaksız (damadın bekarlığa veda partisi için Las Vegas'a gidip damadı kaybetmek, banyoda kaplan dolapta bebek bulmak, bir gece önce tanıştığınız kadının fahişe olduğu itiraf ettikten sonra size ilan-ı aşk etmesi, CIA ajanının anılarının bulunduğu bir CDnin iki spor salonu çalışanının eline geçmesi  vs.) olayların komedisi neredeyse her zaman bir komedi filminden  beklentileri karşılamıştır. Bu temayı biraz düşündüğünüzde eminim sizin de aklınıza birçok isim gelecektir; ancak verdiğim örneklerden tahmin ettiğiniz gibi benim yakın zamanda izlediğim ve bu yazımda tanıtmaya çalışacağım Pineapple Express'e paralel bulduğum filmler The Hangover, True Romance ve Burn After Reading. Gözünüzde karşınızdakinin nasıl bir film olduğuna dair hemen bir görüntü oluştu değil mi? :) Çoğu zaman bu tahmin edilebilirlik sinema için pek hayırlı bir şey değildir ama bu türde ve bu filmde bu tahmin edilebilirlik o kadar iyi işliyor ki neredeyse sinema gibi, daha doğrusu Hollywood sineması gibi, çek-tanıt-pazarla-sat-sıradaki mantığıyla işleyen bir sektörde bile yarı-orijinal materyal ama iyi oyunculuk ve iyi anlatımla tekrar izlemeye değer bir film yapılabileceğini ikna olabiliyorsunuz. 

Pineapple Express saydığım benzerlerinden kısmen daha hassas bir temayla uğraşıyor, ya da şöyle diyelim, ana kahramanlarımızın başına ne geldiyse daha hassas bir mevzuudan, marijuanadan geliyor. Ana karakterimiz Dale (Seth Rogen) sıkıcı bir işi ve ot içtiği zamanlar hariç son derece sıkıcı bir hayatı olan, kendisi 27 yaşında olmasına rağmen 17lik liseli bir sevgilisi olan tipik bir loser'dır. Bir gün her zamanki gibi torbacısı Saul'un (James Franco) evine ot almaya gider, Saul  da en az Dale kadar yalnız ve loser bir varoluş sürmektedir. Saul, Dale'e sadece kendisinde bulunduğunu söylediği adı Pineapple Express olan bir ot satar. Dale iş icabı gittiği bir evin önünde ot içerken bir cinayete tanık olur, kafası her zamanki gibi güzel olduğundan olay mahalinden otunun izmaritini yere attıktan sonra kaçar. Tesadüf budur ki cinayeti işleyen Saul'ün satıcısı yani büyük bir uyuşturucu satıcısıdır ve iş izmaritten hem Saul'e hem Dale'e hem de Saul'ün yakın arkadaşı başka bir torbacı olan Red'e sıçrayacaktır. Bundan sonrasında da tahmin edebileceğiniz gibi insanı ekran karşısında oturduğu koltuktan yere düşürecek kadar komik olaylar silsilesi birbirini takip eder.
Film tek başına sadece hikayesi ve hikayesini beklemediğiniz kadar komik işlediği için bile aslına bakarsanız izlemeye değer; ancak iki ana oyuncusu James Franco ve Seth Rogen'ı Freaks and Geeks'ten tanıyanlar, ikilinin ekranda ne kadar büyük bir komedi potansiyeli olduğunu hatırlayacaktır. Seth Rogen inanılmaz komik, hippi, sorumsuz ve kafası her daim güzel Saul karakterini True Romance'teki Brad Pitt'in otçu karakterinden yola çıkarak kendisi için yazmasına rağmen, James Franco ile bir masa okuması yaptıklarında rolün onun için daha uygun olduğuna karar vermiş. Gerçekten de her ne kadar filmin kahramanı ve kurbanı Dale gibi görünse de filmi James Franco inanılmaz başarılı oyunculuğuyla sırtında taşıyor. Hikaye itibariyle ana karakterlerin hepsinin kafası hep güzel olduğundan komedi ister istemez diyalog olduğu kadar biraz da slapstick ağırlıklı. Çoğu zaman garanti olduğu ve çok kullanıldığı için her seyirciye hitap etmeyen bu tür, filmde özellikle de ilk yarıda, hiç göze batmıyor. İkinci yarıda gerçekçiliğin es geçilmesiyle kullanılan (yanında bomba patlayan karakterin ölmemesi vs gibi abartı sahnelerde) birkaç sahne ister istemez "yok artık" dedirtiyor ama film genel olarak o kadar komik ki ona da artık göz yumuyorsunuz.

Filmin uyuşturucu (marijuana uyuşturucu mudur değil midir, yasallaştırılmalı mı gibi meselelerle ilgili filmin iki çift lafı yok sanmayın) ağırlıklı teması nedeniyle 2001'de yazılmasına rağmen Seth Rogen Knocked Up ve 40 Year Old Virgin gibi filmlerde aktör olarak da kendine isim yapmadan stüdyolardan pek ilgi görmemiş. Bu filmlerden sonra bile asıl bütçesi 50 milyon dolar olmasına rağmen yapım şirketi ancak bunun yarısına ikna olabilmiş. Bunun gibi zorluklara rağmen film marijuana temalı olmasına rağmen dünya çapında 100 milyon dolar gişe yapmış. Filmin en orijinal diyaloglarından çoğu doğaçlama ortaya çıkmış, hatta filmin, tüm karakterler ayık olmasına rağmen en komik diyaloglarından birinin geçtiği son kafe sahnesi tamamen doğaçlama ve senaryoda bulunmayan bir sahne. Kısacası Pineapple Express hem senaryosu, hem de muhteşem oyunculuklarıyla çok başarılı bir komedi filmi. Özellikle devamlı kendini tekrarlayan romantik komedilerden, Adam Sandler filmlerinden sıkılanlar ve Freaks and Geeks'in bitişinin yasını hala tutanlar (ben tutuyorum nitekim)  mutlaka izlemeliler.

26.8.10

Cadının Seyir Defteri: Hocus Pocus

,


Yazıyı okumadan önce yukardaki videoyu izlerseniz, nasıl bir filmle karşı karşıya olduğumuzu anlayabilirsiniz. Tahmininiz doğru: Uçan süpürgede dolaşıp da büyülü şarkısını söyleyen cadı Sarah Jessica Parker'dan başkası değil. Cadının Seyir Defteri'nin bu yazısında ele alacağım film Hocus Pocus'un tek ağır topu da sadece Parker değil. Bette Middler filmi götüren ana karakterken, yönetmen koltuğunda da High School Musical'dan tanıdığımız Kenny Ortega oturuyor.

Hocus Pocus bir Disney filmi, dolayısıyla da bir çocuk filmi. Fakat hemen burun kıvırmayın. Disney'in "nerede o eski günler" dediğimiz zamanlarından kalma bu film, 90'lar korku filmi ruhunu çocuklar için yumuşatıp, Halloween coşkusunu da tam gaz verince nur topu gibi bir yetişkin filmi olarak da izlenebiliyor. Filmde, Bette Middler'ın mükemmel performansının abartılı bir makyajla geri plana atılması gibi pek çok kusur bulunabilecek olsa da, filmin hedef kitlesinin aslında çocuklar olduğunu hatırlamakta fayda var. Dolayısıyla eleştiri listesini bağıra çağıra okuyan içimdeki ukala yetişkini susturup, işin süpürgeyle uçma, kazanda iksir yapma, kedilerle konuşma gibi taraflarına hayran kalan 10 yaşındaki kızı dinleyeceğim.

Filmin hikayesi bir Salem efsanesine dayanıyor. Evvel zaman içinde, 300 yıl önce, Salem'in üç kötü cadısı Winnie Sanderson (Bette Midler), Sarah Sanderson (Sarah Jessica Parker) ve Mary Sanderson ( Kathy Najimy), köylüler tarafından yakalanıp asılıyorlar, çünkü bu üç cadı genç ve güzel kalabilmek için çocukların ruhlarını emiyorlar. Fakat köylüler tarafından asılmadan önce yaptıkları büyüye göre, eğer gök yüzünde dolunay olan bir Cadılar Bayramı'nda kara alevli mumu bir bakir yakarsa dünyaya geri gelecekler. Nitekim, 300 yıl sonra Salem'e yeni taşınan ve "cadı saçmalıkları"na inanmayan Max Dennison (Omri Katz) hoşlandığı kız Allison'a (Vinessa Shaw) hava atmak için mumu yakıyor ve büyü gerçekleşiyor. Şimdi Sanderson kardeşlerin tek yapması gereken, Halloween gecesinde ruhunu emebilecekleri küçük bir çocuk bulmak. Max, Allison ve Max'in kız kardeşi Dani (Thora Birch) ellerinde büyü kitabı ve yanlarında konuşan kedi Binx ile Salem sokaklarında insanları uyarmaya ve canlarını kurtarmaya çalışıyorlar.

Filmi ilk izlediğimde 12 yaşındaydım. Dolayısıyla filme hayran kalmış, yıllar yılı cadıların çocukları büyülemek için söyledikleri Come Little Children şarkısını tekrar edip durmuştum. Tam on bir yıl sonra yeniden izlediğimde de, en az çocukken izlediğimde olduğu kadar sevindim, bütün gün Mecidiyeköy sokaklarında Come Little Children diye diye gezdim. Filmin 90'lar ruhunu taşıyan korkulu havası da kuşkusuz benim yıllar sonra bile filmi bu kadar sevmemde büyük rol oynuyor. Bette Middler'ın performansı görülmeye değecek nitelikte. Bette Middler'ın filmdeki efsane "I Put A Spell On You" sahnesi görülmeye, tekrar tekrar izlenmeye değer. Dani'yi oynayan Thora Birch ise o dönemin Dakota Fanning'iymiş desem yerinde olur.

Lafı fazla uzatmadan, Disney'in o eski güzel zamanlarından kalma, uçan süpürgeli, konuşan kara kedili, kazanda iksir hazırlamalı bir film izleyip de mutlu olmak istiyorsanız Hocus Pocus bütün beklentilerinizi karşılayacak.

16.8.10

Inception / Başlangıç: Rüya-Gerçek-Mahremiyet, Hangisi Bizim?

,



You are not wrong, who deem
That my days have been a dream;
Yet if hope has flown away
In a night, or in a day,
In a vision, or in none,
Is it therefore the less gone?
All that we see or seem
Is but a dream within a dream. - Edgar Allan Poe


Are you really sure that a floor can’t also be a ceiling? - M. C. Escher

Film hala gösterimde olduğundan, izlemeden film hakkında ipucu vermeyen bir yorum okumak isteyenleri uyarayım, bu yazı spoiler içeriyor, benden söylemesi :)

İlk izlediğim Nolan filmi Memento'da insan psikolojisi üzerine çok tikel fikirleri olan ve bunu filmlerinde kendince işlemek isteyen bir yönetmenle karşı karşıya olduğumuzu düşünmüştüm. Memento sonrası da yönetmenin filmlerini takip etmeye başladım, ancak kendimi "hayran" saymam Dark Knight ile başladı. Sonradan izlediğim Prestige, Following ve Insomnia ise Nolan'dan beklentilerimi giderek yükseltti ve IMDB sayfasını takip eder oldum. Kısacası Inception, yapım aşaması öncesinden beri takip ettiğim bir proje idi ve o süreçten beri, Nolan'ın konuyla ilgili ketum tavrına rağmen film ile ilgili duyduğum her gelişme, oyunculardan tutun da, yapımcısına, ele aldığı malzemeye kadar beni çok heyecanlandırdı. Peki Nolan filmografisinde ilk işlerinden beri kendini gösteren döngüsel zaman kullanımı, suç, gerçeklik, suçluluk duygusu gibi meseleleri Following'den sonra senaryosu tamamiyle kendisine ait olan ilk filmi Inception'da nasıl ele alıyor, bu meseleleri nereye taşıyor, bu yazımda biraz bunlara bakalım; biraz da filmin izleyiciye fazla bilgi yükleyen, ancak filme dair bazı temel meseleleri de kendi içinde açıklamaya değer görmeyen tavrı nedeniyle kafa karıştıran bazı kısımlarını da açıklamaya çalışalım istiyorum.

Inception, temelini Christopher Nolan'ın 16 yaşından beri kurcaladığı rüya-gerçeklik, rüya alanının paylaşılması, kötüye kullanılması gibi meselelerden alan ve üzerinde 8 yıl çalıştığı bir proje. Bu meselelerin, özellikle de gerçekliğin ne olduğu sorgulamasının Nolan'ın uzun zamandır kafasını meşgul ettiğini, Memento, Insomnia ve Following'i izleyenler hatırlayacaktır. Filmin tretmanını ilk kez 2001'de Warner Bros.'a sunan, kabul de gören Nolan, böyle bir filmi gerçekleştirmek için büyük ölçekte film çekme deneyimi edinmesi gerektiğine karar verince projeyi ertelemiş ve bu projenin aslını oluşturan suç, suçun doğası, sorumluluğu, gerçeklik, gerçekliğin sınırları gibi meseleler bu süreç içinde gerçekleştirdiği filmlere farklı hikayeleri anlatsalar da dağılmış. Dolayısıyla Inception bir bakıma bu filmografi içinde Nolan için doğal olarak gelinen bir nokta.

Film, rüyalara girip bilinçdışından fikir çalmanın mümkün olduğu alternatif bir gerçeklikte geçiyor ve filmin açılış sahnesi, bu evrende fikir hırsızlığı yapan Cobb'un rüyasıyla başlıyor. Filmin, Nolan'ın çok sevdiği döngüsel zaman kullanımını da gerçekleştirdiği tek sahnesi burası aynı zamanda. Çoğu izleyicinin kafasını karıştıran, Cobb'un rüyanın en derin katmanı olan ve Saito'yu bir "kick" ile uyandırmak için gittiği bu bölüm, filmin sonuna doğru anlamlanıyor, bu sahneden sonra da bir çeşit iş görüşmesi sayılabilecek başka bir rüyaya geçiyoruz. Film de bu rüyayla birlikte linear
anlatımına geri dönüyor, fikir hırsızı Cobb'un takım arkadaşı Arthur ile tanışıyoruz, filmin ana hikayesini oluşturan evliliği, Amerika'ya dönememesi gibi konular Cobb'un yeni işi olan, filme de adını veren Inception süreci ile başlıyor. Takımın ihtiyacı olan yeni mimar Ariadne'nin, Cobb'un babasının üniversite öğrencilerinden seçilmesi ve onun başkalarıyla rüya paylaşmayı öğrenmesi ile birlikte, izleyici olarak bizim de bazı sorularımız bu kısımda biraz açıklık kazanıyor. Filmle ilgili benim canımı sıkan kısımlardan biri de bu kısımın nasıl işlendiği. Yani bu rüyalara girme teknolojisinin Ariadne'nin sorularıyla belki biraz açıklığa kavuşabilecek, yaygın olarak uygulanıp uygulanmadığı, bilimsel olarak nasıl mümkün olabileceği gibi meselelerin, Ariadne'nin bu öğrenme sürecinde de rüyada olmasının tercih edilmesiyle es geçilmesi ve nedense tüm film boyunca yapılan şey bir tür kolektif lucid dreaming olmasına rağmen bu kavramın esamesinin bile okunmaması. Ariadne'nin soruları sırasında rüya gördüğünün farkında olmaması filmin genel rüya-gerçeklik ayırdıyla ilgili söylemeye çalıştıklarına hizmet eden bir durum ve film kendi gerçekliği içinde izleyiciye hiçbir şey açıklamak zorunda değil, ama rüyaların nasıl dizayn edildiği, katmanları, fikrin nasıl çalınacağı vs. gibi meseleler ile ilgili bu kadar çok bilgi yüklemesine maruz kaldıktan sonra izleyiciden bıraktığınız boşluklarla ilgili soru sormamasını beklemek de pek mümkün değil açıkçası.

Ariadne'nin Cobb'un iş teklifini rüyada almasıyla tanıştığımız karısı Mal, daha doğrusu Cobb'un Mal ile ilgili bilinçdışında yarattığı projeksiyon, filmle ilgili sıkıntılı bulduğum bir başka noktanın temelinde oturuyor. Film boyunca izlediğimiz, ama bence filmin yan hikayesi olan Robert Fischer'ın bilinçdışına fikir yerleştirme işlemi boyunca Cobb'un kilit altında tutmaya çalıştığı, yine Ariadne sayesinde Cobb'la olan evliliği hakkında bilgi edindiğimiz bu karakter nedense, kimin rüyasında olursak olalım karşımıza çıkan tek "bastırılmış" kişisel projeksiyon. Takımdan başka kimsenin, mimarın dizayn ettiği mekanlar hariç -ki o da kendi içinde ister istemez sorular sorduran bir mesele ama o kadar ayrıntıya girmeyeceğim- bilinçdışında bastırmaya çalıştığı ama kontrolden çıkan bir öğe ile karşılaşmıyoruz. "Filmin asıl hikayesi itibariyle diğer karakterlerin de bilinçdışlarının derinlemesine bir tasviri bizi hikayeden saptıracaktır." gibi bir açıklama yapılabilir bu durumla ilgili. Ancak, filmin kendi hikayesine hizmet edenin haricinde içinde gezindiği "dünya" hakkında bilgi vermemesi "bu dizayn edilen rüya operasyonu, insan bilinçdışında geçtiğinden doğası itibariyle bir noktada kontrolden çıkacaktır, çıkması gerekir" argümanını doğuruyor ve yine ister istemez cevapsız kalıyorsunuz, ki cevapsız kalıyor olmaktan çok bu argümanın doğuyor olması, hikayede bazı düşünülmemiş ya da göz ardı edilmiş bazı delikler olduğuna işaret ediyor.
Filmin bundan sonrası ise iç içe geçmiş, birbiri içinde geçişlerin "kick" lerle sağlandığı rüya katmanlarından oluşuyor. Her katmanın birbiri arasındaki zaman algısı farkı, her katmandaki fiziksel değişikliklerin bir alt katmanın fiziksel öğelerini değiştirmesi bence filmin kurduğu rüya dünyasıyla ilgili en başarılı etmenler. Harvard Üniversitesi'nde rüya araştırması yapan Deirdre Barret de, "rüya dünyası dışı"ndaki dünyada gerçekleşen, telefon çalması, yağmur yağması vs gibi durumların rüyaya bu şekilde eklemlendiğini, Nolan'ın bu temsilinin, filmdeki bazı yanlışlıkların aksine, çok doğru bir temsil olduğuna işaret etmiş.

İnmeyi planladıkları derinliğin sonuncusunda Fischer'ın ölümüyle başarısız olan ekip, Ariadne'nin ısrarıyla devam etme kararı alıyor ve Cobb ile Ariadne limboya iniyor. Burada Cobb, Mal'ın projeksiyonunu öldürüp "gerçekliği" seçiyor ve film en baştaki sahneye geri dönüyor. Filmin başındaki yaşlı adamın limboda yaşlanmış Saito olduğunu görüyoruz. Sonrası da malumunuz, filmin nedenini anlayamadığım bir şekilde herkesin kafayı taktığı sonu, yani takımın uçakta uyanması, Cobb'un evine, çocuklarına dönüşü, Mal'ın totemi dönerken filmin sona ermesi ve o "Şimdi bunların hepsi bir rüya mıydı?" sorusu.

Sorunun kendisini çok anlamlı bulmuyorum açıkçası, çünkü öncelikle sorunun bir cevabı yok. Totemin durup durmadığını görmüyoruz, rüya olduğuna dair tek ip ucumuz çocukların aynı kıyafetleri giyiyor olması, o da tek başına bir kanıt değil. Ayrıca bütün film boyunca Cobb'un Mal'ın totemiyle yaptığı gerçeklik denemeleri, film içinde rüyadan rüyaya "uyanmamız", Ariadne'nin Cobb'u Mal'ın gerçek olmadığına ikna etme çabalarının boşa çıkması ve daha bir sürü örnek filmin bu konuda bir cevabının olmadığının altını çizip duruyor. Filmin kendisi çok bel bağladığımız ve çok temel varsaydığımız zaman, gerçeklik ve deneyim gibi meseleler üzerine bir tür varsayımlar ve önermeler öne sürüyor ve bunları Cobb ve Mal'ın evliliği üzerinden sorgulatıyor. En mahrem alanlarınızdan biri olan, kontrolünüzün en düşük olduğu bir durumu istediği gibi yönlendirerek, burayı bir suç mahali haline getiriyor, yani Nolan'ın Following'de de yaptığı şeyi bir üst katmana taşıyor, mahremiyet alanınız üzerinden gerçekliğinizle ilgili düşüncelerinizi ölçüp tartmanızı istiyor. Filmin Following'le bu kadar örtüşmesi, hatta ana karakterlerinin isimlerinin bile aynı olması -Following'de de ana karakter bir "hırsız" ve adı Cobb- iki filmin de çok benzer şeyleri kurcaladığının göstergesi. "Bizim" sandıklarımız ne kadar bizim ve saf bir yaratım, ilham, mahremiyet mümkün mü? Sizi bilmem ama ben buradan sonra Nolan, uğraşmayı çok sevdiği her halinden belli olan bu konuları nereye taşıyacak açıkçası çok merak ediyorum :)

31.7.10

Jack Kevorkian'ı Tanıyor Musunuz?

,

You Don't Know Jack, muhtemelen ülkemiz coğrafyasında gösterime girmeyecek ama dünya sineması ve tabii, özellikle Hollywood takip edenlerimizin gözüne kulağına çalınacak yeni filmlerden biri. Sinemaya girmeyecek olduğunu özellikle düşünmemin sebebi, filmin sinema için değil, HBO için hazırlanan bir televizyon filmi olması. HBO'nun "It's not TV" (HBO Türk kanalı olsaydı, "Bir televizyon kanalından çok daha fazlası" olarak dilimize uyarlanabilirdi), sloganına rağmen, ne yazık ki, HBO hala bir TV kanalı ve dolayısıyla onun yapımında gerçekleştirilmiş bir film olan You Don't Know Jack de, sapına kadar bir televizyon filmi.

Barry Levinson yönetmenliğinde çekilen filmde Al Pacino başrolü götürüyor. Al Pacino'nun göz dolduran performansını destekleyen yine onun kadar mükemmel isimler ise, John Goodman, Danny Huston, James Urbaniak, Susan Sarandon ve muhteşem performansıyla kendisine şapka çıkarttıran Brenda Vaccaro. Filmin müzikleri ise, benim Remember Me ile tanıyıp sevdiğim, Marcelo Zabros'a ait.

Dünya basınında Doktor Ölüm olarak anılan Dr. Jack Kevorkian'ın hikayesini izlediğimiz filmin iddiası, doktorun hikayesinin ardında basın ve medyanın gösterdiğinden daha fazlası olduğu. Filmin adının You Don't Know Jack olmasının temel sebebi de bu. Kevorkian bir doktor ama alışılageldiği üzere, hayat kurtarmaya çalışan bir doktor değil, aksine çözümü olmayan ve acı çeken hastalara ötanazi uygulayan bir doktor. Bir çeşit intihar doktoru diyebiliriz... Ya da Azrail'in tıp diplomalı versiyonu. Film iddia ettiği gibi, Kevorkian'ın etrafındaki insanları, gerçekte nasıl yaşadığını ve kimlerle yaşadığını gözler önüne seriyor. Kısaca şöyle söylüyor: Haberlerde gördüğünüz her şeye inanmayın.
Filmin kadrosu a'da z'ye şahane, konusu da çarpıcı olunca filmden beklentiler de tavan yapıyor. Özellikle de bu sene 15 dalda Emmy'e aday olduğu göz önüne alınınca, büyük bir heyecanla ekran başına geçiliyor.

Fakaat... Senaryo yazarı Adam Mazer, doktora objektif yaklaşmak için elinden geleni yapmış. Film boyunca, iyi-kötü tek bir yargı bile gözünüze çarpmıyor. Böyle hassas bir konu, bir belgesel tadında ele alınıyor. İşte bu da filmin bir "televizyon filmi" olduğunu sonuna kadar hissettiriyor. Fakat ne yazık ki konu, "Etliye sütlüye dokunmayalım" şeklinde ele alınabilecek bir konu olmadığı için, film son derece yüzeysel kalıyor, Al Pacino'nun takdire değer oyunculuğu bile filmi mükemmel kılmaya yetmiyor.

Sonuçta filmi duygudan arınmış robotlar gibi izliyor, Kevorkian'a karşı iyi-kötü herhangi bir duygu geliştiremiyorsunuz. Bu da hevesinizin kursağınızda kalmasına sebep oluyor. Jack Kevorkian'ın intihirlarına yardım ettiği onlarca hasta, doktorun bu ölümlere verdiği tepki... Tüm bunlar şöyle bir dokundurulup geçilerek gösteriliyor. Filmin ağırlıklı meselesi doktorun görsel medyaya ve yazılı basına yansıma biçimine rağmen, aslında arka planda çok başka duyguların ve olayların olduğu... Fakat film bittikten sonra "İyi de Jack'i hala tanımıyorum ben." demeden edemiyorsunuz. Filmin belgesel objektifliği, herhangi bir derinliğe varmasına engel oluyor. Ne yazık ki Al Pacino'nun oyunculuğu da, durumu kurtarmaya yetmiyor.


Kısaca, bu filmi izlemeden önce beklentilerinizi bir çeşit Hallmark televizyon filmi izleme beklentisine indirmeniz gerekiyor. Kabul ediyorum ki, böyle bir konuyu subjektif görüşlerle ele almak oldukça tehlikeli olabilirdi. Fakat yine de ötanazi meselesini, Jack Kevorkian gibi bir adamın hikayesini, yüzde yüz objektiviteyle ele almanın da hikayenin kendisine haksızlık olduğu görüşündeyim. Mesele bu kadar riskliyse, o halde belki de en doğrusu iyi araştırılmış bir belgesel çekmekti, dokundurup geçen bir film değil.

Yine de Al Pacino, Susan Sarandon gibi isimlerin dev performansları için izlemeye değer bir film. Lakin filmi izlemeden önce Jack'i ne kadar tanımıyorsanız, filmi izledikten sonra da o kadar tanımayacağınızı garanti edebilirim.

 

BOLAHENK SOKAK Copyright © 2011 | Template design by O Pregador | Powered by Blogger Templates