sibel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sibel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29.7.12

Oyuncak Fotoğraf Makinesi Fenomeni Holga

,
Instagram ve diğer foto-edit applerinin Iphone ve Android kullanıcıları için vazgeçilmez olduğu sanırım artık tartışma götürmez bir gerçek. Bu appler bildiğiniz gibi belli başlı ortak edit yöntemlerini kullanıyorlar ve bu yöntemler de ağırlıklı olarak şöyle:
Vignetting (yani fotoğrafın köşelerini karartmak ve fotoğrafa bu şekilde doğal bir çerçeve kazandırmak)
Yüksek saturation (renklerde yoğunluk)
Lightleaks (Işık sızdırma)
Fotoğrafa filmle çekilmiş havası kazandırma (yani renklerle oynama)
Bu yöntemleri düşününce insanın aklına ister istemez 60lar sonundan beri fotoğrafla ilgilenenleri cezbetmiş oyuncak makineler akla geliyor. Diana, Lomo ve Holga en çok bilinenleri olan bu makineler, çektikleri fotoğraflarda günümüz smart phone kullanıcısının ağırlıklı olarak photo-edit appleri ile tanıdığı efektleri yakalıyorlar ve bu yönleriyle bu applere ilham kaynağı oldukları bile söylenebilir. Ancak bu makinelerin bu applerden farklı olarak ortaya çıkış  noktaları, fotoğraf severlerin fotoğraflarına alternatif bir görüntü kazandırmalarını sağlamak değil, kullanıcılarına ucuz ve kolay fotoğraf çekme imkanı sunmak. Ben bu yazımda bu makinelerden Holga'ya odaklanmak istiyorum.
Ülkemizde de hatırı sayılır bir kullanıcı ve takipçi kitlesi olan Holga makineler, 1969'da Çinli iş adamı T.M. Lee'nin elektronik sektörüne geçiş yapıp flaş üreten "Universal Electronics Industries" ile yolculuğuna başlıyor. Zamanla flaşların makinelere monte olarak üretilmesiyle birlikte, Lee, 1981'de ilk Holga'yı tasarlıyor. İlk Holga tasarımı olan ve yukarıdaki fotoğrafta Kate Moss'un elinde görebileceğiniz artık üretilmeyen Holga 120S, orta format siyah-beyaz film kullanan ve kullanıcılara günlük hayatta ucuza ve kolay fotoğraf çekmelerinde kolaylık sağlamak amacıyla üretilmiş. Ancak zamanla 35mm film ve makinelerin Çin'de popüler olmasıyla Holga Çin dışına ihraç edilmeye başlanmış ve kullanıcılarından gördüğü büyük ilgi sayesinde günümüze kadar gelmiş.
Peki nedir Holga'yı bu kadar özel kılan? Holga, aşağıdaki fotoğraflarda da görebileceğiniz gibi, modellerinin figürlerini çarpıtması, ışık sızıntıları ve yarattığı sürreal etki ile ünlü bir fotoğraf makinesi. Birçok fotoğrafçı tarafından bu özellikleri için olduğu kadar kullanımının basitliği için de tercih ediliyor. Diyafram ve pozlama ayarları sabit olan Holga makinelerde yapacağınız ayarlar, diyafram halkası üzerindeki sembollerden ibaret ve bu semboller de neredeyse çocukların anlayabileceği basitlikteki, portre, kalabalık portre, manzara gibi seçeneklerden oluşuyor. Diyafram aralığı f-8/f-11 olan bu makinelerin pozlamaları da 1/100-1/125 arasında değişiyor. Dolayısıyla da, bu makinelerle ya güneşli havada dışarıda, ya da flaşla çekim yapmak gerekiyor. Mümkün olduğunca yüksek ASA/ISO'lu filmler kullanmak da iyi sonuç elde etmek için önemli.
Hala ağırlıklı olarak orta formatta üretilen ve kullanılan Holga makineler, Holga'nın ilk modelleri olan Holga 120S ve 120N üzerinden geliştirilmiş. İlk modelleri flaşsız olarak tasarlansa da, günümüzde renkli flaş seçenekleri bulunan Holga makineler, çeşitli renk seçeneklerinde hem ülkemizden, hem de  yurt dışından temin etmek mümkün.
Orta format film kullandığı, ve bu filmler de 35mm filmler kadar yaygın olmadığından hem film, hem de baskı maliyeti dolayısıyla biraz pahalıya patlayan bu makinelerin diğer analog makineler karşısındaki tek dezavantajı da sanırım bu. 12 pozluk bir Holga film banyosu ve baskısı, 36 pozluk standart bir filmin banyo ve baskısını neredeyse ikiye katlayacak maliyette. Neyse ki Holga, bunu da göz önünde bulundurarak 135 serisini üretmiş. Bu seri, tahmin edebileceğiniz gibi 35mm film ile kullanabileceğiniz, dolayısıyla orta formatın baskı maliyetinden kurtulabileceğiniz bir seri. Ben kendime bir adet kırmızı Holga 135BC aldım ve şu an büyük aşk yaşıyoruz :) 

Tabi, orta format Holga'nızda 35mm film de kullanabilirsiniz. Genelde 35mm filmi orta format makineye takma zorluğundan itinayla yaklaşılan bu yöntem aslında çok basit. Aşağıdaki videoyu kullanarak ben arkadaşımın Holga 120GCFN'sine şu aşağıdaki videodan yardım alarak taktığım 35mm filmlerle çok iyi sonuçlar elde ettim. 




Bu şekilde çektiğim iki fotoğrafı
şuradan ve şuradan görebilirsiniz. Orta formata 35mm film kullanmanın en güzel tarafı, tüm filminizin, filmin çentikleri de dahil pozlanması ve ortaya aşağıda da görebileceğiniz gibi son derece ilginç sonuçların çıkması. Bu yöntemle Holga'da fotoğraf çekerken dikkat edilmesi gereken ve bence en karışık nokta, videoda da görebileceğiniz gibi orta format film kullanmadığınızdan elinizde hangi pozda olduğunuzu gösterecek bir göstergenin olmamaması. Bununla ilgili bana şu site çok yardımcı olmuştu, size de tavsiye ederim. Kısaca açıklamam gerekirse de, yapmanız gereken şey, filmi taktıktan sonra pozu ilerletmek için çevirmeniz gereken tırtıklı bölümü 42 tık sesinin geldiğini duyana kadar çevirmeye devam ettirmek ve her pozdan sonra kaç tık sarmanız gerektiğini yine bu sitenin belirttiği gibi belirlemek ve unutmamak. 35mm bir filmden, orta format bir Holga makinede 24 poz elde etmek mümkün. 
"Bunlar benim için çok karışık," derseniz de Sprocket Rocket isimli Lomo makineleri kullanabilir, ya da Holga'nın 135 serisini tercih edebilirsiniz.
Banyo, baskı vs gibi konularda da eğer İstanbul'da yaşıyorsanız benim tavsiyem kesinlikle Sirkeci'deki fotoğrafçılar olacaktır. Buradaki fotoğrafçılar, hem ucuzlukları hem de seçenek fazlalığı olarak başka semtlerindekinden çok daha tercih edilesi. Makineleri yine Sirkeci'den satın almak mümkün ancak ne yazık ki, muhtemelen Çin'den ithal edildiklerinden, banyo ve film maliyetlerindeki ucuzluk makinelere yansımıyor. Dolayısıyla Ebay'i ya da benim açtığım ve üzerinden satış yaptığım Facebook sayfası HolgaLove'ı tercih etmenizi öneririm. HolgaLove, sadece satış yapmıyor, makineleri tanıtıyor ve takipçileriyle Holga makinelerle çekilmiş yaratıcı ve ilginç fotoğrafları da paylaşarak Holga ve fotoğraf severlere kaynaklık etmeyi amaçlıyor.

8.4.12

My Brightest Diamond İstanbul'dan Geçti!

,

Çok güzel konser, film, kitap insanı sarıp sarmalıyor, günlerce pençesinden bırakmıyor. Tıpkı Cuma günkü beklediğimden de güzel geçip mest eden My Brightest Diamond konseri gibi. Beklediğimden de güzel diyorum çünkü Shara Worden Bring Me the Workhorse'dan sonraki kayıtlarıyla beni o kayıttaki kadar vuramadı hiç. Yine de Bring me the Workhorse yayınlandığı zaman diliminde o kadar çok etkilemişti ki beni, konser haberine kayıtsız kalamadım ve benim gibi Worden severler -hatta kısmen niyetsizler :) - ladylestrange ve littlemermaid ile konserden bir yarım saat önce Salon cenahlarında bulduk kendimizi. 
İyi ki de bulmuşuz, iyi ki ben son iki kayıtın üzerimde bıraktığı tatminsizliğe aldanmamışım, iyi ki littlemermaid biletini birilerine verme girişiminde başarısız olmuş. Hiçbirimizin Worden'ın vokalinden kuşkusu sanırım yoktu ama bu kadar iyi performans, bu kadar iyi bir playlist kesinlikle beklemiyordum ben kendi adıma. (Meraklılarına not, Worden hala her hafta vokal dersi alıyormuş!) 
Konser tam vaktinde, biz Worden'ı yakından takip etmeyenleri şaşırtacak bir şekilde küçük bir şiir dinletisiyle başladı. Letters to Distant Cities isimli projenin parçası olan bu dinletinin sanırım benim için en güzel tarafı eşlikçisi olan fotoğraflarıydı, nitekim ilk birkaç şiirden sonra metinsel bir haz alamayacağımı da anlayınca tüm dikkatimi fotoğraflara verdim. Neyse ki dinleti çok uzun sürmedi ve Worden bir 10 dakika sonra son uzun kaydı All Things will Unwind'ın açılış şarkısı We Added It Up ile açtı setini. Ki ne açmak, zaman nasıl geçti anlamadık sonrasında da zaten. Seyircilerden mi bir tür kanalizasyon/havalandırma sorunundan mı kaynaklandığını bilemediğimiz sahne önündeki korkunç kokuya, yine önümüzdeki bir grup kızın sürekli konuşmasına ve ellerindeki telefonlarla Facebook'ta chat yapmasına (!!! ilk defa böyle bir şeye şahit oluyorum bu arada, umarım bir trende filan dönüşmez?!) rağmen Worden'ın gerek vokali, gerek inanılmaz enstrüman kabiliyeti, gerekse mükemmel davulcusu bizi bambaşka alemlere götürdü. Escape Routes, Be Brave, She Does not Brave the War, I Have Never Loved Someone aklımda kalan ve çalınan diğer All Thing Will Unwind kayıtları oldu. Ama sanırım seyirciyi en çok heyecanlandıran, mest eden Be Brave ve We Added It Up idi bu kayıttan. Benim kişisel favorilerim ise (muhtemelen eski albümlerden olduklarından :) ) Workhorse, Inside a Boy ve bisde yer alan Something of an End idi. 
Shara Worden sahnede çok konuşkan değil. Daha çok performans (kukla, dans, kostüm öğeleri gibi) unsurlarıyla iletişim kurmayı tercih ediyor anladığım kadarıyla. Tabi yine de İstanbul'da olmaktan ne kadar mutlu olduğunu, ilgiden ne kadar mutlu olduğunu dillendirmemezlik etmedi. Birkaç şarkıda gözlerinin dolduğunu gördük, ki bu da bu kadar kuvvetli ve duygusal bir performansı benim açımdan daha da etkileyici kıldı. Sahneyi, müziği, ya da herhangi bir performans sanatını kendine meslek bellemiş, sayısız kere icra etmiş herkesin sizinle, yani kendisini ilk kez izleyen bir kitleyle benzer duygusal frekanslarda seyretmesi kadar güzel şey yok. Kısacası biz Shara'ya daha da tav olduk, ve sahnede kendisini izleme şansı bulduğumuzdan kendimizi şanslı saydık. Birkaç gündür de evlerimizde My Brightest Diamond dinlemeye devam ediyoruz :) Bir konserden de başka ne beklenir ki zaten? :) 


Not: Fotoğraflar tarafımdan çekilmiş olup yine tüm hakları tarafıma aittir. Kullanmak isterseniz lütfen yorum bırakın. Teşekkürler. 

21.11.11

Kitapkurdu Lily ve Bebek Aşağı, Bebek Yukarı!: Hem Çocuklara, Hem de Çocuk Kitaplarından Vazgeçemeyen Yetişkinlere!

,
Sizi bilmem ama ben hiçbir zaman, hatta çocukken bile, klasikler hariç çok çocuk kitabı okuyan biri olmadım. Okumayı çok seven bir çocuk olmama rağmen hem de. Amma velakin şu son bir senede, işim dolayısıyla, çocuk kitaplarıyla fazlasıyla haşır neşir olmaya başladım ve anladım ki benim favori çocuk kitabı türüm kesinlikle picture booklar. Yani okumayı öğrenmemiş ya da yeni öğrenmiş çocuklara hitap eden, görsel ağırlıklı kitaplar. Hiiç utanıp sıkılmadan söylüyorum: İyi görselli bir picture bookla karşılaştığımda 5 yaşındaki küçük bir kız çocuğuna dönüşüyorum. Hele bu kitaplar bir de başarılı bir hikayeyle desteklenmişse -ki böylesine ne yazık ki rastlaması biraz zor- kendimi kaybediyorum. 
Uzun zamandır ara verdiğimiz yazılarımıza yeniden devam etmeye beni teşvik eden ve bu uzuun girizgahı yaptıran işte tam da bu türden iki kitap: Kitapkurdu Lily ve Bebek Aşağı, Bebek Yukarı! Kelime Yayınları'ndan geçtiğimiz Eylül ayında yayınlanan bu iki kitap hem görselleri hem de hikayeleriyle kesinlikle gözden kaçırılmaması gereken cinsten. 


Kitapkurdu Lily'de, en sevdiği şey kitap okumak olan, sahilde, banyoda hatta yemek yerken bile  kitap okuyan Lily'nin maceraperest Milly ile tanışıp onun sayesinde kitapların dünyasıyla yaşadığı dünyayı bir araya getirmeyi öğrenmesine, Bebek Aşağı Bebek Yukarı'da ise listelere bayılan başına buyruk Emily'nin kardeşi olacağı haberiyle baş etmeye çalışırken başından geçenlere tanık oluyoruz. Yani konu olarak iki kitap da adeta ebeveynler için birer hazine. Bu "tema" doygunluğu benim gibi didaktik her türlü yayından kaçanları korkutmasın! Francesca Chessa tarafından pastel boya teknikle resimlenmiş bu iki kitabın en güzel yanı, ikisinin de günümüz çocuk edebiyatında dönüp dolaşıp karşımıza çıkan bu konulara son derece özgün bir üslupla yaklaşmaları. Lily de Emily de çocukken tanışsanız arkadaş olmak isteyeceğiniz, yetişkinseniz sevimlilikleri ve komiklikleri yüzünden eşe dosta afacanlıklarını anlata anlata bitiremeyeceğiniz türden, nefes alan, canlı karakterler. Maceraları bu nedenle kesinlikle bayat, ders verme amaçlı değil. Aksine son derece eğlenceli ve gerçekçi. Ben ikisini de o kadar sevdim ki, karakterlerini çok benzettiğim Kitapkurdu Lily'yi Bolahenk yazarı ladylestrange'e, Bebek Aşağı Bebek Yukarı'yı da ucucaparklar'a armağan ettim. 


Kısacası, ister azıcık laf anlatmak istediğiniz, sıkıntılarına kitaplar yol göstersin dediğiniz bir miniğiniz, yeğeniniz, kardeşiniz için, ister yaşını başını almış/almaya meyletmiş masum ama son derece yaratıcı görseller & hikayeler sevdalısı arkadaşlarınız için, Kitapkurdu Lily ve Bebek Aşağı, Bebek Yukarı mükemmel seçimler. Çocuk kitapları meraklılarına duyurulur!

Faydalı Linkler: Kelime Yayınları resmi sitesi
Kitapların orijinal yayımcısı & mükemmel picture booklar basan bir başka yayınevi: Gullane Children's Books
Bir Dolap Kitap'ta iki kitap ile ilgili çıkan yazılar: Kitapkurdu Lily & Bebek Aşağı, Bebek Yukarı!

6.3.11

Blue Valentine ile paramparça!

,
Bir filmi iyi film yapan nedir? Yönetmeni mi, oyuncusu mu, sinema yönetmeni mi, yaşattığı katharsis mi, gerçekçiliği mi? Cevabını tabi ki bilmiyorum ve tabi ki bu cevap sübjektif olduğu kadar objektif kıstaslar içerebilir. Ancak son zamanlarda izlediğim, çok etkilendiğim ve çok iyi yorumlar aldığını fark ettiğim çoğu film insanı ekran karşısında dayak yemişe çevirecek kadar realist ve "çıplak"; yani sinemanın bayıldığı, mümkün olsa da bizim asla başımıza gelmeyecek imkansız hikayelerden uzak. Bir ay kadar önce ladylestrange ile birlikte sinemada izleyip çok beğendiğimiz; ama etkisinden de bir türlü kurtulamadığımız Bitiful böyle bir filmdi mesela, Blue Valentine da böyle bir film. 
Adını Tom Waits'in 1978 tarihli albümünden alan film, gelecek beklentileri ve sosyal statüleri birbirinden çok farklı Cindy ve Dean'in aşık olup evlenme hikayeleri ile boşanmaya giden kopuşlarını aynı anda anlatıyor. Dean bir taşımacılık firmasında çalışırken taşımasını yaptığı bir huzur evinde büyük annesini ziyaret etmekte olan Cindy ile karşılaşıyor ve onu bir türlü unutamıyor, ancak Cindy'nin çok mutsuz bir ailesi ve bir sevgilisi var. Gerisi ise her şeye rağmen tahmin edebileceğiniz gibi evliliğe gidiyor. Ancak hep izlemeye alışık olduğumuz gibi evlilik bir son değil, neredeyse bir başlangıç bu filmde. Ne kadar biraraya geliş hikayeleri de verilse de, odak çökmekte olan evliliklerinde. İlişkilerinin başlangıcı, o çöküşe ayna tutmak için var gibi. Film, bu iki genci birbirine iten şartları ve aşklarını anlatırken bize bu iki bireyi hem çok yakından tanıtıyor hem de hiç tanıtmıyor. Bu açıdan film, belli kesitler üzerinden öyküsünü anlatmayı seçmiş denebilir. İkisinin birbirlerinden nasıl uzaklaştıklarını ama kopamadıklarını, şimdiki durumları ile birebir zıtlık içeren ama en az bir o kadar iç parçalayan geçmişe dönüşler ile birlikte izliyoruz. Bu geçmişe dönüşler ne klasik bir flashback şeklinde ne de Inarritu'da karşımıza çıkan parçalı bir biçimde verilmiş. Bu açıdan oldukça ilginç bir anlatı biçimi seçtiği söylenebilir. Bu biçimin karakterleri daha sempatik, özdeşleşilmese de anlaşılır kılan yapısına yönetmen Derek Cianfrance'in sıkça başvurduğu yakın çekimler de katkıda bulunmuş, ki benim filmle ilgili sevmediğim tek şey de yakın çekimlerin bu yoğunluğu oldu. 

Cianfrance filmin üzerinde 12 yıl boyunca çalışmış ve bu 12 yıl boyunca Cindy için düşündüğü oyuncu hiç değişmemiş. Bu 12 yıl boyunca tam 12 senaryo draftı yazılmış ki yazılan son senaryonun bile izlediğimiz film olduğunu söylemek çok güç çünkü Cianfrance Williams ve Gosling'den diyaloglarını improvize etmelerini istemiş. Tüm bunları da izlediği filmlerdeki karakterler gibi "gerçek insanların fantezi versiyonları" olan karakterler yaratma arzusuyla açıklıyor. Gerçekten de onun "tanıdığı insanların hayatları gibi hayatlar yaşayan" karakterlerin hikayesini anlatma isteği filmin her sahnesine nüfuz etmiş durumda, izlerken ve izledikten sonra "böyle şeyler kimsenin başına gelmiyor," demek mümkün değil. Cianfrance'in anlattığı aşk hikayesi ve film boyunca parça parça ettiği evlilik, komşunuzun hatta ailenizin başına gelebilecek türden bir gerçekçilik ve vuruculukla anlatılmış. Bunda yönetmenin müdehalesi kadar oyunculukların da etkisi var diyeceğim ama biraz araştırınca, zaten çok başarılı olan iki oyuncunun potansiyelini çok başarılı bir yönetmenin nasıl tavana taşıdığının da hikayesiyle karşılaşıyorsunuz. Cianfrance, Cindy ve Dean'in tanışıp birbirlerine aşık olma sürecini filme almadan önce aktörlerin tanışıp arkadaş olmalarını istememiş. Bu sahneler çekildikten sonra da Michelle Williams ve Ryan Gosling çocuklarını oynayan küçük oyuncu ile birlikte bir ay boyunca aynı evde yaşamışlar, beraber alışveriş yapmışlar... Evli ve çocuklu bir çift gibi yaşamışlar kısacası. Kavga sahneleri çekilmeden önce de Cianfrance iki oyuncuya ayrı ayrı farklı direktifler vererek çalışmış. Tüm bu tekniklerin birebir hangi sahneler için faydalı ya da zararlı olduğunu görmek güç tabi ki; ancak filmi izlediğinizde izlediğiniz insanların bu kadar aşık olmalarına rağmen bir arada olamayışlarındaki o insanı sarsan gerçekçiliği yakalamaya katkısını görmemek mümkün değil. Keşke filmin kendi materyalinden ve oyuncuların mükemmel performanslarından kaynaklanan bu yoğunluğa bir de o yakın çekimler eklenmeseydi ve çiftin son derece depresif hikayesi gözümüze sokulmasaydı. Bu haliyle filmin gerçeklik kaygısıyla sizi çok etkilemek isteği arasındaki çizgi bazen görünmez olabiliyor. 
Toparlamak gerekirse, mükemmel oyunculuklu, son derece iç burkan, gerçekçiliğine rağmen çok çok romantik bir aşk hikayesi izlemek istiyorsanız, izlerken de mahvolmaktan çekinmiyorsanız, Blue Valentine sizin için kaçırılmaması gereken bir film. Ayrıca Derek Cianfrance'e dikkat, adını daha çok duyacağız gibi görünüyor :) 

12.2.11

Ólafur Arnalds İstanbul'daydı!

,
Sevgili Bolahenk Sokak sakinleri, biliyoruz sizi bu ara çok ihmal ettik. Birimiz evlendi evlenecek, birimiz Türk Edebiyatı yüksek lisansının ilk tatilini yaşamanın mutluluğuyla kendini kaybetmiş, birimiz bir yandan roman bir yandan tez yazıp bir yandan ders verme peşinde, bendeniz de kafayı çocuk kitaplarıyla bozmak üzere... Neyse ki koşturmadan birbirimize vakit bulabiliyoruz da görüşebiliyoruz :) İşte o görüşebildiğimiz günlerden birinde ben, ladylestrange ve littlemermaid Ólafur Arnalds'ın iki konserlik İstanbul macerasının ilk gününü yakaladık, iyi ki de yakalamışız, o güne kadar hiçbirimiz böylesine "hayran" sayılmazdık Óli'ye, perşembeden beri dilimizden düşmez oldu kendisi :)
Tahmin edebileceğiniz gibi ultra-ciddi yazılarımdan biri olmayacak bu, bunda da iki etken var: Birincisi, Ólafur Arnalds sessizliğe dayanamadığım ama başka bir şeye odaklanmam gereken (genellikle kitap okuduğum) anların dışında kendisini twitter'dan takip etmenin dışında hiçbir zaman çok ilgilendiğim bir isim hiçbir zaman olmadı; ikincisi de, bu konser hem müziğine hem de kendisine bakışımı o kadar değiştirdi ki, artık objektif bir konser ya da albüm vs. eleştirisi yazabilecek uzaklıkta hissetmiyorum kendimi Óli'ye karşı :)
Ólafur Arnalds yaptığı müzik ve son derece yetenekli oluşu sebebiyle -ön yargılar sağolsun- '86 doğumlu olduğuna inanılabilecek bir isim değil öncelikle. Ancak sahnede izlediğinizde ve tanışıp biraz sohbet ettiğinizde karşınızdakinin ne kadar genç, yani sizin yaşınızda :), olduğuna inanabiliyorsunuz. Albümlerine, şarkılarına, sözlerine, kendini taşıyış şekline sinmiş büyük bir duyarlılık, mütevazılık, belki de sadece "İzlandalılık" diye açıklayabileceğimiz bir durum var, ki bu müziğiyle bir olduğunda, bizim perşembe akşamı yaşadığımız o duygu yoğunluğunu, littlemermaid'in tanımıyla "sinir bozukluğu"nu yaşamamak mümkün değil. Umarım aranızdan müziğine aşina olanlar da orada olabilmiş, bizimle aynı duygu yoğunluğunu yaşayabilmiştir. 

Sanırım sahnesiyle ilgili bizi en çok şaşırtan şey bu kadar görsel "ağırlıklı" oluşuydu. Dinleyenleri müziğinin ne kadar yoğun ama sade olduğunu bilirler, biz de bir piyano ve birkaç yaylıdan fazlasını beklemiyorduk ne yalan söyleyeyim, ama sahne perdesine yansıtılan albüm tasarımlarına çok yakın görseller ve şarkılarla uyumlu aydınlatmalar mü-kem-mel-di! Kendi başına çok etkileyici olacak o deneyimi çok çok daha yoğun ve etkileyici kıldı kesinlikle. Kısacası çok mükemmeliyetçi, biraz iş-kolik ve ne yaptığını bilen bir insanın elinden çıktığı çok belliydi sahnenin, her ne kadar kendisi perşembe günkü konserden sonra "çözülecek çok fazla teknik sorun var," dese de twitter'ından :) Biz kesinlikle problem filan görmedik, duymadık, hissetmedik Bolahenk severler. Hissettiğimiz genel duygu açıkçası "biz bu mükemmeliyete layık mıyız acaba?" idi. 
Çok "şunu çaldı, bunu çaldı, şöyle iyiydi, seyirci şöyleydi," muhabbetine girmek istemiyorum çünkü çaldıklarının çok az bir kısmı aklımda kalabildi, her şeyiyle mükemmeldi, seyirci zaten yazımdan da çıkarabileceğiniz gibi kendinden geçmişti. Yerimden kalkıp bir şeyleri kaçırmak istemediğimden de elimde düzgün konser fotoğrafım yok maalesef, çok arkadaydık ayrıca. Aşağıdaki videonun da derece düzgün olabilmesinde tüm kredi fotoğraf makinemin güzelliği, en alttaki severleriyle sohbet ederken çektiğim fotoğrafın bu kadar hareketli olmasının sebebi de yine benim "Çok heyecanlı heyecanlı konuştuk, çocuk İzlandalı, daha fazla ürkütmeyelim,"den kaynaklı beceriksizliğimden :) Son olarak: Yine gel Óli, ürküttüysek özür dileriz!



23.1.11

Sofia Coppola'dan Bir Ennui Güzellemesi: Somewhere / Başka Bir Yerde

,
Biz modern izleyicilerin filmle kurduğu duygusal ilişki genellikle ikiye ayrılıyor: Bir filmden kendimize ya kathartik bir deneyim çıkarıyoruz, yani özdeşleştiğimiz karakterlerin reel olmayan eylemlerini ikinci elden tecrübe edip ağlıyor, seviniyor, üzülüyoruz; ya da özdeşleşemeyeceğimizden emin olduğumuz karakterlerin hikayelerinin içinde görsel, duyusal sinema efektlerinin de etkisiyle, kaybolup kendi gerçekliğimizden kaçıyoruz. Bu deneyimler, yaşandıkları anda ne kadar kuvvetli olursa olsunlar, çok istisnai durumlar hariç, sonraki güne unutulmuş, tamamen zihnimizden silinmiş oluyor. Bu durumun geçiciliğine rağmen, yine de bize bu deneyimleri yaşatmayan, bir yerinden özdeşlik kuramadığımız filmlerden uzak duruyoruz. Onları sıkıcı, izlemesi zor, "anlamsız" buluyoruz; bir yerinden bize ulaşsınlar, içinde bizim için de ulaşılır olan genel geçer bir şey olsun, olmazsa da bize hayatlarımızda olmayan bir şey sunsun, bizi şaşırtsın istiyoruz.
Somewhere, işte tam da bunların hiçbirini yapmayan filmlerden. Oscar ödüllü Sofia Coppola'nın son uzun metraj ürünü olan,  ilk bakışta üstte gördüğünüz son derece retro posteri ve uzun çekimleriyle ilgi çeken film, orta yaşlı ve son derece başarılı bir Hollywood aktörünün herhangi bir anlam ve derinlikten yoksun zavallı varoluşunu anlatıyor. Her gece bir başka kadınla birlikte olan, hayatı ne söyleyeceğini bilmediği röportajlar ve içine nasıl düştüğünü bilmediği bir ün, para ve dejenerasyon etrafında dönen Johnny Marco'nun film boyunca tek bir kayda değer laf etmeyen arkadaşı ve 11 yaşındaki kızı hariç kimsesi yok. Filmin en başlarında onun bu anlamsız varoluşu, hiçbir Hollywood abartısına bulaşmadan küçük nüanslarla ve absürd durumlarla son derece başarılı bir şekilde veriliyor. Hatta Johnny ile birlikte kendinizi de vurmak isteyeceğiniz büyük bir can sıkıntısından ve anlamlı bir insan ilişkisinden yoksun olan bu bölümler, filmin gidişatı adına kaygılanmanıza yol açıyor. Johnny'nin hayatının sadece bir buçuk saatlik seçmece bölümlerini izleyeceğiniz filmdeki neredeyse dokunulur hale gelen bu can sıkıntısı size de bulaşır diye korkmadan edemiyorsunuz. Bunda filmin sırtını yasladığı ve Coppola'nın imzası haline gelmiş minimalizmin büyük bir etkisi var, Coppola hiçbir şeyi ilk görüşte, ilk sahnede anlatmak, anlaşılır kılmak derdinde değil; dolayısıyla da size kalan sadece çok iyi çekimlerle kaydedilmiş durumlar, ana karakterin son derece manasız yaşamının el verdiğince diyalog ve neyse ki çok başarılı oyunculuklar.

İlk kez performanslarını izlediğim Johnny'i canlandıran Stephen Dorff ve kızı Chloe rolündeki Elle Fanning gerçekten şapka çıkaracak kadar iyi performanslar sergiliyorlar. Sephen Dorff'un Johnny portresi ister istemez her çok başarılı performansta olduğu gibi aktörün kendisini sorgulatıyor, hakkında daha çok şey bilme, daha fazla performansını izleme isteğini uyandırıyor. Johnny'nin bir süre her zamankinden daha fazla vakit geçirmek durumunda kaldığı ve onunla ilişkisi üzerinden kendi hayatının eksikliklerini anladığı 11 yaşındaki masum, sakin, hem çocuk hem genç Chloe rolünde Elle Fanning de en az Stephen Dorff kadar iyi. İnsan ister istemez Fanning kanında bir şeyler var herhalde diye düşünmeden edemiyor (Elle, Dakota Fanning'in kız kardeşi).
Bu iki karakterin son derece durağan, alıştığımız anlamda bir giriş-gelişme-sonuçtan ve diyalogtan uzak öyküsü, tüm bu genel film izleyicisini zorlayan haline, "önemli", "büyük" anlatı eksikliğine rağmen son derece doğal etmenlere yaslanarak son derece insani şekilde anlatılıyor. Filmlerde göre göre alıştığımız, artık "ister" olduğumuz türden bir çözülme ya da son da yok Somewhere'de. Kamera kullanımları Coppola'nın diğer filmlerinden farklı olarak daha natürel daha dogmavari bir tonda, çekimler akla Fransız New Wave'ini, diyalogun aksaklığı ise Nuri Bilge Ceylan'ı getiriyor.
Kısacası depresyonun etrafında dolaşan, boş bir "olmak" halinin sıkıntısını sonunda kendince kırarak işleyen, bu anlamda alıştığımız modern, varoluşçu anlatılardan hala tutunduğu "umut"la ayrılan bir film Somewhere. Tüm minimalizmini fazla "snob" ya da "sıkıcı" bulmaz ve ön yargılarınızdan arınarak izlemeyi başarırsanız, ki başarılması zor bir şey olduğunun farkındayım :), özdeşleşilemeyenin içinde de hem estetiği hem de anlatılmaya değer hikayesiyle sizi şaşırtabilir. Phoenix'in yaptığı, filmin kullanıldığı her sahnesini bir başka kılan soundtrack'i de cabası. Türkiye'de 20 Mayıs'ta gösterimde, internetin gücüne inananlar için ise her yerde :)

16.1.11

Türk Edebiyatının Geleceği Adına Heyecan Verici Bir Roman: Bizim Büyük Çaresizliğimiz

,

Bolahenk Sokak yazarları olarak hepimiz, bölüm itibariyle edebiyat çıkışlı olmamıza rağmen edebiyat üzerine çok fazla yazmıyoruz. Bunda dört senelik bir eğitimin getirdiği söyleneceklerin doğruluğundan, yetkinliğinden emin olamama ve kendi kendinin eleştirmenliğine soyunmanın yanı sıra, hepimizin yaşadığı ve yeni yeni kurtulmaya başladığı okumaya karşı bir isteksizliğin de etkisi büyük. Ancak bizim alana yakınlığımıza rağmen edebi yazıların bu görece azlığında ikinci bir Barış Bıçakçı yazısı yazıyor olmak, yazarın en azından bizim yaş grubu için önemli bir şeyi yakalamış olduğunun göstergesi sayılabilir diye tahmin ediyorum.
Tıpkı ucucaparklar'ın Barış Bıçakçı öyküleri üzerine yazdığı yazısında bahsettiği gibi ben de bir arkadaşımın tavsiyesiyle kitap fuarından aldım Bizim Büyük Çaresizliğimiz'i. Ve birkaç aydır da kitaplığımda öylece duruyordu, daha önce bir-iki derste okuduğum öyküleri beni çok cezbetmemişti, en azından "Kesinlikle başka bir şeylerini de okumalıyım," dedirtmemişti; ancak hakkında duyduğum, okuduğum olumlu şeyler yazarın aklımdan çıkmasına da engel olmuştu bir şekilde. Bugün öğleden sonra kitaplığımda kendime okuyacak yeni bir şey ararken birkaç aydır aklımdan tamamen çıkan kitap tekrar gözüme ilişti, iyi ki de ilişmiş, çünkü uzun zamandır bir Türk yazar beni bu kadar heyecanlandırmamıştı.
Çok sağlam bir dostluğu son derece nostaljik bir anlatımla yad eden 2004 çıkışlı Bizim Büyük Çaresizliğimiz, yazarın en son romanı. Birbirinden son derece farklı mizaçlara sahip iki dost olan Çetin ve Ender'in arkadaşlıkları o kadar birbirini tamamlar, birbirine muhtaç, hatta birbirine aşık bir şekilde çizilmiş ki, romanın bazı yerlerinde, benim gibi şüpheci bir okursanız hele, yazarın kurgusu hiç el vermemesine rağmen, "Palahniuk türü bir yumruk yiyeceğim, bu iki adam ancak tek bir adam olabilir, bu yakınlık ancak birlikle açıklanabilir," dememek mümkün değil. Yazarın kendine gelecek eleştiriyi kendi eliyle bertaraf etmeden Ender'in ağzından kucakladığı eşcinsellik eleştirilerinin getirilmesine bile müsait olan bu dostluk ve geçmiş, romanın temel noktasını oluşturuyor. "Tanpınar'dan beri kurtulamadığımız geçmişe aşık anlatılardan biri daha mı yani?" demeyin, Bıçakçı'nın tamamen bireyselden dostluğa, birlikteliğe taşıdığı bu nostalji kaybedilene, hiç sahip olunmaya duyulan bir nostalji değil Bizim Büyük Çaresizliğimiz'de. Aksine sahip olunanın, değerli olanın kutlandığı, "yaşamak" eyleminin sorgulanıp anlamlandırılmaya çalışıldığı, yaşlanmanın kaçınılmazlığıyla başa çıkılmanın imkansızlığı ile ilgili bir nostalji bu. Ne o doğu batı arasındaki parçalanmışlık sebebiyle aranan bir kimlik arayışı, ne de zorlama bir üslup kaygısı var Barış Bıçakçı'da. Bu da internette şöyle bir gezinip okuduklarıma yaklaşan yani "genç" bir yazar oluşuyla açıklanabilecek, insana özellikle deTürk romanının geleceği adına "oh" dedirten bir durum. Özellikle de benim gibi 20li yaşlarının başında, romanda konuşulan dili, güncel hissiyatı arayan bir okursanız.
Barış Bıçakçı ile ilgili çok altı çizilen, benim ise okurken, anlatımının şahane akıcılığından olacak, kitabın ortalarına doğru dikkatimi çekmiş bir diğer mesele ise dil meselesi. Yine görece genç bir yazarımız oluşuna bağlanabilir tabi ki dilinin sadeliği, ancak ben bunu kendinden önceki metinlerin tahlilini iyi yapmış ve onların izinden gitmek yerine kendince olmayı bilinçli olarak seçmiş bir yazarla karşı karşıya olduğumuza bağlıyorum. Bizim Büyük Çaresizliğimiz o kadar iyi kurgulanmış, o kadar iyi dokunmuş ki, Çetin'in sesi Ender'in ağzından bile olsa kendini öyle belli ediyor, ikisinin zihinlerindeki Nihal imgeleri birbirinden o kadar güzel ayrılıyor ki.. Ve de asli olanın Nihal ya da Nihal'e duydukları aşk değil, onların Nihal'e karşı hissettiklerindeki ayrılıkta bile kendini gösteren farklılıklarına rağmen dostlukları, hatta birbirlerine duydukları aşk olduğu o kadar belli ki. Metinle ilgili her türlü övgüyü yazarın yetkinliğinden başka bir şeye bağlamak mümkün değil. Bir de kitap Seyfi Teoman yönetmenliğinde filme uyarlanıyor ki, benim gibi roman uyarlaması filmlere temkinli yaklaşan biri dahi olsanız, yazarın işlerinin hem Türk edebiyatına bundan sonra yapacağı katkıların yanı sıra, sinemada kendini nasıl göstereceği adına da heyecanlanmamak mümkün değil.

26.12.10

Black Swan: Mükemmeliyet Üzerine Bir Ağıt

,
** Spoiler içermektedir! 

Black Swan'ın ilk teaser'ı internete düştüğünde her Natalie Portman filmine gösterdiğim ilgi ve merakla izlediğimi, hatta arkadaşlarıma da izlettiğimi hatırlıyorum. Portman, her performansı kuvvetli ve etkileyici olsa da, çok çeşitlilik gösteren bir oyuncu değil. Her rolünde bir önceki rolünün, belki de kendisinin, izine mutlaka rastlıyorsunuz. Ancak buna rağmen seçtiği filmlerle sizde yarattığı çok iyi bir izlenim de var, mutlaka yeni filmlerini izlemek, takip etmek, ne yaptığından, ne söylediğinden haberdar olmak istiyorsunuz. Bu da karşımızda son derece zeki ve içgüdüleri sağlam bir oyuncu olduğunu gösteriyor ki tahmin edeceğiniz üzere küçümsenecek özellikler değil bunlar. Bizim jenerasyonun Requiem for a Dream'den tanıdığı yönetmen Darren Aronofsky'nin Black Swan'ı yine Portman'ın bu zekasını ve çalışkanlığını ortaya çıkaran, zaman zaman bir Rosemary's Baby ya da Bitter Moon izlediğinizi sanmanıza sebep olacak kadar Roman Polanski kokan bir film. 
Film 30larına yaklaşmakta olan ve hayatı işinden yani baleden ibaret olan Nina'nın mükemmelik arayışının öyküsü. Film karakterinin kendisi gibi obsesif bir şekilde Nina'nın öyküsünü olabilecek en derinlikli şekilde anlatmanın peşinde, her sahnede Nina, her karakterde Nina'nın olmak istediği, olamadığı, olmaktan korktuğu ve olmamak için çırpındığı bir şeyler var. Nina'ya hamile kaldığı için bale kariyeri sona eren annesi, yaşı artık baleye uygun olmadığı için zorla emekli edilen son derece yetenekli Beth, asla erişemediği rahatlık ve hayat sevgisi ile dolu Lily, hak ettiği rol elinden kayıp giden Veronica, hatta Nina'nın devamlı tatmin etmek için çırpındığı, son derece cinsel bir metodu olan bale hocası Thomas..Bunların hepsi Nina'nın kendi içinde olumlu olumsuz savaştığı, bir türlü aralarında kendine bir uyum ve kimlik yaratamadığı katmanları ve film bu uyumsuzluktan doğan bir kaosun içinden açılıyor.  
Aslına bakarsanız bu noktada Nina hayatının en mutlu olması gereken dönemlerinden birinde.
Yıllardır hayalini kurduğu başrole sonunda sahip olmuş, Kuğu Gölü Balesi'nde Kraliçe rolünü almış durumda. Artık demin saydığım karakterlerin temsil ettiği sıkıntıların hiçbirini yaşamıyor olması, ya da o sıkıntıları aşmış olması gerekir. Ama Black Swan'ın en güzel tarafı da bu, Nina'nın sıkıntıları bunların hepsi ve hiçbiri aslında. Onu kariyerinin doruğuna taşıyan mükemmeliyetçiliği ve filmde Portman'ın performansı sayesinde çok iyi bakmazsanız gözden kaçırabileceğiniz, onu yiyip bitiren egosu tüm bunları göz ardı edememesine sebep oluyor. Psikozunun tavan yaptığı sahnelerden birinde ağzından ağlamaklı çıkan "Mükemmel olmak istiyorum." lafı filmin tagline olabilecek kadar önemli bir laf; Nina bu mükemmeliyetçiliğin, o büyük sanatçı egosunun ve kendinden duyduğu şüphenin arasında aklını yitiriyor. 
Tüm bunlardan çok daha yüzeyde kalan ve daha ulaşılabilir olan, Nina'nın bir karakter olarak psikopatolojisi içinde incelenebilecek başka şeyler de var tabi. İçinde bulunduğu çalışma ortamı çok hırslı ve acımasız bir ortam. Kendi mahvolmuş kariyerini kızı üzerinden düzeltmeye çalışan, son derece kontrollü bir anneyle hala birlikte yaşıyor. Onun bu annenin gözü altında bir türlü gelişememiş cinselliği (odasının dekorundan tutun da annesinin gece kendine zarar vermesin diye baş ucunda uyanık beklemesine, banyoda bile kendi başına kalabilmek için kapının arkasına bir şeyler koymak zorunda oluşuna kadar bir sürü detay) bir psikopataloji dersine malzeme olacak kadar zengin. Yine annenin birkaç sözünden geçmişinde bir psikoz atağı geçirmiş olabileceğine dair ip uçları yakalamak mümkün. 
Nina'nın çok da zenginmiş gibi görünmeyen bu psikolojik ve sanatsal sancılarla dolu başarı/çıldırma öyküsünün işleniş biçimi ve taşındığı nokta filmin asıl ilgi çekici ve izlemeye değer tarafını oluşturuyor. Çok ayrıntı vermek istemediğim ve neredeyse hepsi kendine zarar vermek üzerine kurulu delüzyonları 21. yüzyıl teknolojisine alet edilmeden çok gerçekçi bir şekilde görsele dökülmüş. Nina'nın tek enstrümanı olan vücudunun onun için en değerli parçaları hep delüzyonlarının saldırdığı alanlar. Hep istediği itiraf etmekten en çok korktuğu şeyler bu delüzyonlara alet oluyor ve onun peşini bırakmıyor. Yani karşımızdaki çok iyi işlenmiş ve çalışılmış bir karakter analizi ve bu analizin sinematografiye yansıması. Gerçekten, görsel, duyusal bir keyif yaşatmaktan öte insani bir şekilde sunulmuş bir tasvir Nina'nın çıldırma öyküsü. Filmin söylemek istediği şeyi söylediği kapanışı ise, beni filmle ilgili en çok şaşırtan nokta oldu açıkçası. Nina'nın rakibi ve kendi zihninde aşığı olarak gördüğü Lily'yi değil kendini bıçakladığını farkettikten sonra beyaz kuğunun intihar sahnesindeki "I saw it. I was perfect." repliğinden sonra alkışlar ve "Nina!" tezahüratları sırasındaki ölümüyle filmin bitmesini beklemiyordum açıkçası. Çünkü ben de içimden "Burada bitse ne kadar güzel olur!" diye düşünüyordum o an ve büyük filmlerin genelde anlatmak istediklerinin ne olduğundan bu kadar bir kesinlikle emin olmalarına alışık değilim açıkçası. Bu açıdan filmin ilgili beni en çok tatmin eden noktası mükemmeliyet, delilik ve ölüm arasında kurduğu ilişkiden sonrasını seyirciye bırakan sonu oldu. 
Film, Aronofsky'nin 2001'den beri üzerinde çalıştığı, ancak balenin kapalı dünyası sebebiyle senelerce süren araştırmalar ve bütçe bulma zorlukları nedeniyle günümüze kadar ertelenmiş bir proje. Daha senaryo bile ortada yokken o dönemde üniversiteye yeni başlamış Natalie Portman'ı ana karakteri için seçen Aronofsky'nin bu sadakatini Natalie Portman da yarı yolda bırakmamış. 9-14 yaşları arasında aldığı bale eğitimine filmin prodüksiyonu başlamadan bir sene önce geri dönmüş ve bir sene boyunca haftanın 7 günü saatlerce bale dersi almış. Ayrıca rolü için ne kadar kilo verdiğini, fiziksel olarak ne kadar yıprandığını filmi izleyenler de kesinlikle fark edecektir. Her zaman ufak tefek bir kadın olan Natalie Portman'ın bu filmdeki hali yüzünden bile balenin ne kadar bağlılık ve emek gerektiren bir meslek olduğuna şaşmamak ve bu mesleği bir hayat tarzı olarak benimseyenlere hayran olmamak elde değil. Onun bu fiziksel çabası, filmdeki dans sahnelerinin neredeyse hepsinde kendisinin olması ve güçlü performansı, oyuncunun özellikle fiziksel emeğini ödüllendirmesiyle ünlü Amerikan ödül kurumları tarafından mutlaka takdir görecektir. Nitekim görüyor da, Portman bu rolüyle en iyi kadın oyuncu dalında Golden Globe'a aday oldu ve film Critics' Choice Awards'da 13 adaylıkla bir rekora imza attı. Kısacası, Black Swan görsel ve içerik olarak gösterimdeki birçok Amerikan filminin vadettiği her türlü eğlenceyi vadetmesinin yanı sıra, sanat, mükemmeliyet, ego gibi meseleleri ele alış biçimiyle de kaçırılmaması gereken bir film. Türkiye'de 25 Şubat'ta gösterimde!

6.12.10

Easy A ve Pretty in Pink: Amerikan Gençlik Sinemasının En İyileri

,
Çok izlenen, çok takip edilen Hollywood yapımlarına baktığınızda bunların büyük bir bölümünün 15-25 yaş grubu arasına hitap ettiğini görürsünüz. Yapım şirketlerinin en çok hedeflediği kitledir bu aynı zamanda, çünkü gişede "büyük" para getirir. Bu tabi ki de bu yaş grubundan çıktıktan sonra insanın içinin geçtiği anlamına gelmez  , sadece insan sanırım bu yaş grubundayken bir filme ya da franchise'a daha sıkı bağlanıyor, ya da onu hayatının merkezine daha yakın bir yere yerleştiriyor. Sadece filmler için geçerli değil bu tabi ki de, kitaplar, gruplar, şarkıcılar, oyunlar için de geçerli aynı durum.
Ben bugün, yazımın girişinden tahmin edeceğiniz üzere, genellikle 15-17 yaş arasındaki karakterlerin sırtlandığı, Amerikan liselerinde geçen, ilk aşk, kimlik arayışı, arkadaş problemleri gibi meselelerle uğraşan "teenage" filmlerinden ve bu filmlerdeki karakterlerden günümüzden ve seksenler ortasından birer örnekle bahsetmek istiyorum. Bu filmler benim yakın zamanda izlediğim ve çok çok beğendiğim 2009 yapımı Easy A ve senaryosunu John Hughes'un yazdığ 1986 yapımı Pretty in Pink. Benim tesadüfen üst üste izlediğim bu iki film, hem çoğu yakın dönem Amerikan teen filmlerinde karşımıza çıkan lise tiplemelerinden (jock, geek, cheerleader, loser vs.) uzak durmaları, hem de bu klişelerden kaçınarak ele aldıkları karakterlerin seslerini abartısız yansıtmaları gibi özellikleri ile türlerinin diğer örneklerinden ayrılıyor. Ayrıca Easy A, John Hughes geleneğine sahip çıkan, ona referansta bulunan ve o geleneği günümüze uyarlayarak sürdüren bir film.

Filmlerden biraz bahsetmeden olmaz tabi ki. Son zamanlarda izlediğim en eğlenceli filmlerden biri olan Easy A, yönetmeni Will Gluck'un ikinci filmi. Daha önce de highschool materyalini işlemiş Gluck'un, bin kere işlenmiş bir konuyu bu kadar farklı ve özgün işlemesinin altında belki bu deneyimin de etkisi olmuş olabilir, çünkü kendisinin ilk filmi Fired Up'ın imdb sayfasına bile baktığınızda karşınıza çıkan ilk kelimeler cheerleader ve football team :) Easy A ise bundan çok farklı olarak, son derece zeki, sivri dilli, mutlu bir ailede yetişmiş ve güzel olmasına rağmen sıradan bir kız olan Olive'in başından geçen sıradışı bir dönemi işliyor. Böyle sıradışı dememe de bakmayın aslında, konu şu: Olive bir gün en yakın arkadaşı Rhi'nin egzantirik ailesiyle haftasonu kampa gitmekten kurtulmak için ona beyaz bir yalan söylüyor. Onun bu "Senin tanımadığın üniversiteli bir çocukla randevum var," yalanı Rhi'nin abartılı heyecanıyla birden Olive'in bekaretini kaybettiği yalanına dönüşüyor. Sonra tahmin edebileceğiniz gibi yalan tüm okula yayılıyor ve Olive kendini "okulun kaşarı" olarak buluyor. Tüm bu hikayede en güzel taraf tüm bunlar olurken Olive'in her şeye mükemmel komedi anlayışı ile yaklaşması ve eğlenmesine bakması..Yani ne "reputation"ı ayaklar altına alınmış saçma bir liseli kızın dramı söz konusu ne de başka türlü entrikalar. Gerçi bu yalanların ardı arkası kesilmediği için bir sürü entrika dönüyor ama anlatıp süprizini sizler için kaçırmak istemediğim bu olayların hepsi o kadar orjinal, o kadar komik ki, siz bunları bayıla bayıla izliyorsunuz. Benim konunun en orjinal bulduğum taraflarından biri de Olive'in en sonunda olayların içinden kurtulmak için kendine basılan damgayı kabullenip, edebiyat dersinde okuduğu Scarlet Letter'dan etkilenip oradaki ana karakter gibi göğsüne "adulterer"ın simgesi "A" harfini yapıştırıp gezmesi ve başına gelen her şeyi en sonunda internete yüklediği bir video ile belgeselleştirmesi.


Pretty in Pink, Easy A'ye nazaran bizim için çok daha klasik bir hikayeyi anlatıyor. Üst sınıf ailelerin çocuklarının okuduğu bir lisede, zengin gençler ve burslu-fakir gençler arasında büyük bir gerilim vardır. Fakir taraftan olan, babası ile birlikte annesi tarafından küçük yaşta terk edilmiş, elbiselerini kendi diken, talibi bol ve tabi ki de alternatif ana karakterimiz Andie (John Hughes filmleri sayesinde 80lerin büyük yıldızlarından birisi olan Molly Ringwald) okuluna pek bayılmasa ve zengin çocuklara pek aldırmasa da yıl sonu balosuna gidip gitmeme konusunda kararsızdır. Filmin en şahane repliklerine sahip, bence son derece komik bir karakter olan en yakın arkadaş Duckie ona sırılsıklam aşıktır, ancak Andie'den yüz bulamaz. Ancak karakterimizin tabi ki hayatında bundan daha büyük bir conflict olması kaçınılmazdır, okuldaki zengin taraftan bir çocuk kızımıza aşık olur kızımız da ona ama sonunda davul bile dengi dengine çalar. Andie kaderine boyun eğip Duckie'ye mi dönecektir, yoksa Duckie'nin adıyla bile dalga geçtiği Blane'e mi? Dedim ya çok klasik diye :) Ancak çok güzel tarafları da var bu klasik hikayenin. Sadece bir 80ler filminde görmezden gelebileceğiniz dramatik romantizmi ve bu romantizme olan naif inancı, karakterlerin çok iyi yazılmış olması, dönem müziği, dönem slang'i ve karakterlerin bugün Amerikan filmlerinde ve dizilerinde pek karşımıza çıkmayan bireyselliği ve idealizmi bunlardan sadece şu an aklıma gelenleri. Çekildiği dönemi ve o döneme rağmen bu saydıklarımı işliyor olduğunu göz önünde bulundurarak izlediğinizde bugünkü örneklerinden kat be kat üstün olduğu görmemek mümkün değil.
İki film de çok zeki ve kendini "ezdirmeyen", hiçbir kişi, durum, sorun, grup için başkası olmayan kadınları merkezine alıyor ve iki filmi de bu kadın karakterlere bu özellikleri dolayısıyla duyduğunuz sempati ile izliyorsunuz. Olive, sarkazmı, komedi anlayışı ve tabi ki yaratıldığı dönem itibariyle hepimize daha çok hitap edecek olsa da, Andie de asla "demode" değil, onun da hala, özellikle de popüler Amerikan sinemasında yeni sayılabilecek tarafları var. İki filmde de yan karakterler çok çok kuvvetli ve yine o çok popüler filmlerde karşımıza çıkan klişe durumlardan uzak yazıldıkları çok belli. Kısacası, kolay ve çok eğlenerek izlenecek, iyi soundtrackli, iyi oyunculuklu filmler arayanlara, Amerikan popüler kültürünün güncel durumunu merak edenlere, hala "lise filmi" izlemekten gocunmayan 20liklere ikisini de gözü kapalı tavsiye ederim. Garanti ediyorum, iki film de sizi çok mutlu edecek :)

Faydalı Link: Easy A Soundtrack'i

16.11.10

Joyce Carol Oates'un Gençlik Romanları Seksi ve Deli Yeşil CanGençlik'te!

,
Anglo-sakson ve Amerikan dünyasında YA yani young-adult diye bilinen, bizde yayınevlerinin "gençlik" olarak adlandırdıkları, çoğumuzun pek haberdar olmadığı, olsa da es geçtiği bir tür var. Bizde genelde çocuk kitaplarının arasına sıkışmış, bizim yaş grubunun dimağında İpek Ongun'dan öteye gidememiş bir tür bu. Ancak, tabi ki her meselede olduğu gibi, adını andığım edebiyat dünyalarında çok daha oturmuş bir geleneği ve büyük bir satış potansiyeli olan bu progresivist edebi türü, dünya genelinde paranormal ve fantazi roman serileri kasıp kavuruyor. En bilinen örneklerinden bahsetmek gerekirse, Twilight Saga serisi mesela, yine bizde çok bilinmese de bu türe dahil, ya da Harry Potter serisi, yola "çocuk" standlarında başlamış ama bu türe doğru doğal bir ilerleme göstermiş bir seri. Bunlar tabi ki derece iyi ve kabul görmüş örnekler. Bunlardan çok daha kötü, edebi değeri kesinlikle olmayan, sadece bu ikisinin yarattığı talebi karşılamaya yönelik bir sürü kitap daha var, çoğu özellikle vampir ve büyücülük, cadılık meseleleri işleyen ve alttan alta gençlere katı bir ahlaki mesaj verip, "höt" diyen. İşte o kitaplardan bazılarına bu yaz sabahlara kadar çeviri yapıp hiçbir şey okumaya enerjimin olmadığı bir dönemde bakma şansım oldu. Ne yazık ki çoğu, içerik ne olursa olsun benim gibi başladığı kitabı bitirme takıntılı bir okuru bile bezdirecek kadar kötü yazılmış, okurunun zekasını hiçe sayan, gençlere yazıldığı gerekçesiyle sanırım, sansür-sever ve dolayısıyla kendi dünyasında bile bir realizm tutturmaktan yoksun romanlardı. Durum böyle olunca, ben açıkçası türün en azından görece yeni ürünlerinden ümidimi kestim, zaten çeviri derdim de bitince güzel güzel asıl okumak istediğim romanlarıma döndüm, dolayısıyla bu türün örnekleri biraz radarımdan çıkmış oldu. Ta ki kadrosunu çok sevdiğim CanGençlik'in Joyce Carol Oates'un gençlik romanlarını bastığını öğrenene kadar.


"Amerika'nın en üretken yazarlarından biri" tamlaması Joyce Carol Oates'un neredeyse ikinci adı gibi bir şey, çünkü kendisiyle her tanışan okurun mutlaka gözlerini yuvalarından fırlatacak kadar geniş bir yelpazesi ve büyük bir külliyatı var. Aynı zamanda Princeton'da Creative Writing bölümünde hoca ve son zamanlarda biz Bolahenk yazarlarını en çok heyecanlandıran yazarlardan biri olan Jonathan Safran Foer'in de hocası kendisi. Bunlar tabi işin biraz kartvizit kısmı ama bir yazarın referanslarının kuvvetli olması, edebiyat gibi takipçilerini biraz "kulaktan kulağa" yoluyla kazanan bir tür için her zaman etkileyeci olmuştur. Sadece hikayeleriyle tanıdığım bir yazar olmasına rağmen, hikayelerinde yakaladığı, her zaman çok "arzu edilen" bir şey olmayan çarpıcı realizmi ve hikaye türünde formda geleneksel olmayan tavrı beni çok etkilemişti, ancak okunacak şeylerin arasında yollarımız bir daha kesişmemişti. Böyle güzel bir ilk izlenimin sonrasında CanGençlik aracılığıyla karşıma çıkan Deli Yeşil ve Seksi'yi nasıl bir hevesle okuduğumu tahmin edersiniz.
Öncelikle iki kitap da kesinlikle sadece "gençlik" ya da YA sayılıp, sadece gençlere yönelik, ya da onların ilgisini çekebilecek meselelerle ilgilendiği var sayılabilecek romanlar değil. Deli Yeşil aile içi şiddet, özgüven, medya, görünen ile olan arasındaki fark gibi çok ciddi meseleleri, mükemmel bir hayatı olduğuna inanılan 15 yaşındaki kahramanı Francesca'nın gözünden ele alıyor. Seksi ise, 16 yaşındaki yakışıklı kahramanı Darren'ın gözünden, "arzu edilen" olmanın aslında arzu edilmeyen kadar sıkıntılı durumunu, cinsel kimlik, taciz, vicdan gibi yine oldukça yetişkin meselelere değinerek anlatıyor. İki romanın da, anlatıcı ve kahramanlarının "genç" olmalarının dışında yazımın başında bahsettiğim popüler gençlik romanlarıyla uzaktan yakından ilgisi yok. İkisi de okuyucusunun, yaşı ne olursa olsun, zekasına, metinle ilişki kurma gücüne güvenen romanlar. Ancak, bence ikisinin de en güzel tarafı, karakterini çok iyi tanıyan, anlayan bir yazar tarafından yazıldıklarını her satırda hissettirmeleri. Francesca da Darren da, zeki gençler olmalarına rağmen içinde bulundukları zor durumlara karşı ilk gençliğe özgü bir reddediş ve umursamazlık ile yaklaşıyor, ikisinde de hala çocukluğun sorumsuzluğuna kaçış için büyük bir özlem var. Onların bu halet-i ruhiyesi o kadar güncel bir dille, o kadar kararında ilerleyerek anlatılıyor ki, yazarın '38 doğumlu bir kadın olduğuna inanasınız gelmiyor. İki romanın ortak noktalarından bir diğeri ise, ikisinin de coming-of-age romanları olması. İkisinin de sonlanışı karakterlerin psikolojik bir büyüme, gelişme, sorumluluk alma, yani erişkinliğe yaklaşmalarına işaret ediyor. Yaşadıkları can sıkıcı durumlardan, Francesca da Darren da, asla yapay olmayan, oldukça nüanslı zaferlerle çıkıyor, siz de ister istemez kendinizi snob veya yapay olamayan, sadece olduğu gibi olan güzel bir bağımsız Amerikan filmi izlemiş gibi hissediyorsunuz.
Aralarından benim favorim, formundaki günlük, polis ifadesi kayıtları, Emily Dickinson alıntısı gibi tarafları ile bana daha çok hitap eden Deli Yeşil oldu. Ancak, Seksi de ele aldığı meselelere olgun ve içgörülü yaklaşımları itibariyle özellikle de 14-18 yaş grubu tarafından okunması gereken bir kitap. Yaşınızın çok önemli yok aslına bakarsanız, Seksi ve Deli Yeşil iyi yazılmış ve iyi kurgulanmış roman seven tüm okuyucular için! 

28.10.10

22 Ekim 2010 Bronx - The Radio Dept. Konseri

,

Konser için ülkeye gelen bir grubu izlemeyip sonradan sevmek her müzikseverin başına mutlaka gelmiştir. Bu Türk müzikseveri için fazladan dertli bir durumdur, nitekim grup büyük küçük olsun buralara gelmesi uzun sürecektir, hatta bazen hiç gelmeyecektir. The Radio Dept. benim için böyle bir gruptu ne yazık ki, onları Türkiye'ye geldikleri tarihten yani 2007 Mart'ından yaklaşık bir iki ay sonra dinlemeye başladım. Pet Grief günlerimin soundtrack'i oldu, Lesser Matters'ı ondan da çok sevdim, sonra EPleri hatim ettim, orada burada arkadaşlara anlatır, yolda yürürken, evde okurken dinlemeden edemez oldum. Sonra da Clinging to a Scheme bekleyişi başladı, yayınlandı yayınlanacak, yok sonraya kaldı derken plak şirketleri labrador'un sitesi en çok girdiğim sitelerden biri haline geldi. Bu heyecanım sonra yatıştı ama, artık umutsuzluktan mı, "bu kadar beklettiklerine göre çok güzel olacak" hayallerimden mi bilemiyorum. Albüm yayınlanınca da en çok dinlediklerimden, durup durup başka bir şarkısına taktıklarımdan, üzerine kafamda hikayeler, görüntüler işlediklerimden oldu. Vee en sonunda da konser haberleri last fm'e düştü, önce inanmadım, sonra "labrador'da görmeden inanmam" diye umutla karışık bir inkara girdim, Bronx'un ve Biletix'in sitesinde açılan sayfalarla huzura erdim, ladylestrange ile gidip biletlerimizi aldık. 22 Ekim akşamı da, daha önce hiçbirimiz Bronx'ta eşin dostun konseri hariç bir şey izlemediğimizden ve uzun zamandır oralara uğramadığımızdan biraz kaygılı bir halde gittik Bronx'a.
Last fm'den okuduğum kadarıyla bazı arkadaşlar konser günü mekan girişinde "Damsız giremezsiniz" gibi bir tepkiyle karşılaşmışlar, en yakın zamanda bu saçma durum çözülür diye umuyorum. Biz, ladylestrange, ucucaparklar ve ben yani, hepimiz dam olduğumuzdan ( !?) olacak böyle bir durumla karşılaşmadık, hatta Babylon'da olanın aksine para bayılmadan montlarımızı, ceketlerimizi vestiyere bırakabildiğimiz için mutlu mesut bir şekilde girdik içeri.

Öncelikle şunu söylemeliyim ki, her anlamda beklediğimden, tahmin ettiğimden çok çok daha fazla ilgi vardı gruba karşı. Yarım saat öncesinden gitmemize rağmen sahne önünde yerde oturan, ellerinde pankartları olan çok heyecanlı bir topluluk vardı, izleyici sayısı da gittikçe arttı. Yarım saat gecikmeyle grup sahneye çıktığında ise o küçük mekandan beklemeyeceğiniz bir alkış koptu, önce son albüme ağırlık verdiler, Domestic Scene, Heaven's on Fire, This Time Around, Never Follow Suit, Memory Loss son albümden çalınan şarkılardandı (eksiğim, yanlışım varsa düzeltin lütfen, not almadım şarkıları, hatırladığım kadarıyla aklımda kalanlar bunlar). Pankartlarla istek alan Keen on Boys ya arkadan birilerinin bağırdığını duyduğum David, Tell gibi şarkılar listelerinde değildi ne yazık ki. Sahnede seyirciyle iletişim kurmaya çok alışık değillerdi gözlemlediğim kadarıyla,  Johan Duncanson şarkı aralarında teşekkür etti, pankart meselesini sordu, "Bu Türkiye'de çok yapılan bir şey mi? Hayatımda ilk defa görüyorum böyle bir şeyi," dedi. Kendisinin hiç stadyum konseri izlemediğini ya da büyük festivallerde olanlara çok dikkat etmediğini anlamış olduk böylece :) Türkiye'de "büyük" olduklarını onların da bizim de anladığımız bir konser oldu seyirci ilgisi itibariyle, onlar bıyık altından güldüler alkışlara ve sahne önünde heyecandan yerinde duramayarak dans edenlere, biz de izleyici arasında "yaşlandık mı ne yahu?" diyerek :)
Toplamda 50 dakika kadar kaldılar sahnede, tabi ki çok kısa geldi hepimize, bazılarının konseri çok "tek düze" ya da "sıkıcı" bulduklarından şikayet ettikleri duyuldu. Ancak, genel itibariyle, bizim izlemekten, orada olmaktan çok mutlu olduğumuz, grubun da "rock star" halet-i ruhiyesiyle besbelli ilk kez karşı karşıya kalıp utanıp sıkılıp şaşkınla sırıttıkları, küçük ama enerjisi çok güzel bir konser oldu. Sizi bilmem ama tekrar tekrar gelsinler, daha uzun çalsınlar, hatta Lesser Matters'ın, Pet Grief'in, henüz eskimediği için nostaljisini çok yapamadığımız Clinging to a Scheme'in tüm şarkılarını çalsınlar, sonra da ellerinde biralarıyla bıyık altından biz heyecanlı gençlere gülsünler istedim ben :) İyi ki gelmişler, iyi ki de gitmişiz.

Not 1: Konseri ses kayıt cihazımın azizliğine uğrayarak kaydedemedim fakat grubun yakın zamanda internetten yayınladığı The New Improved Hypocrisy'yi sizlerle paylaşayım istedim. Buyurunuz: 

The Radio Dept. - The New Improved Hypocrisy


Not 2: Fotoğraflar ladylestrange'in makinesiyle tarafımdan çekilip editlenmiştir. Bir yerlerde kullanırsanız adımızı anarsanız çok seviniriz :)

30.9.10

Rachel's : Cennetin Müziği

,

Bu yazıyı yazmak için bilgisayar başına geçmeyi ne kadar ertelersem erteleyeyim, Rachel's ı her dinlediğimde içine girdiğim ve tarif etmekten ziyadesiyle duygusal olduğu için kaçındığım halet-i ruhiye peşimi bir türlü bırakmadı. Dolayısıyla da asıl niyetim word ü açıp çeviri yapmaya başlamak olmasına rağmen karşınızdayım :)
Rachel's bir arkadaşımın mp3 playerıma atmasıyla tanıştığım, uzun zaman da hakkında bir şey bilmediğim, bilmeye de çalışmadığım bir grup oldu benim için. Çünkü Rachel's, hakkında ne öğrenirseniz öğrenin, ne okursanız okuyun asla müziğinin önüne geçmeyecek bir grup, bu kağıt üzerinde çok asil ve idealist dursa da, grubun müziğiyle kurduğum kaçınılmaz ilişki dolayısıyla beni içten içe de üzüyor açıkçası. Grubun müziğinin birilerine ulaşmasının tek yolu, özellikle de klasik müzik takipçisi olmayan; ama benim gibi Rachel's ın her kaydına hayran olabilecek kitleye ulaşmasının tek yolu, grubu dinlemeye başlamak. Bunun da günümüzde ne kadar işlemediği aşikar.


Bu söylediklerime rağmen sizleri de belki grubu dinlemeye ikna ederim umuduyla haklarında birkaç biyografik laf etmek isterim. Grup 1991'de Amerika'da, Kentucky'de kurulmuş, ağırlıklı olarak 20. yüzyıl sonunun minimalist müziğinden etkilenmiş klasik bir müzik icra ediyor. Asıl kadrosu gitarist Jason Noble, kemanist Christian Frederickson ve pianist Rachel Grimes'tan oluşuyor; ancak çeşitli müzisyen topluluklarıyla da birlikte yaptıkları kayıtlar var. Diskografilerinde 6 LP ve 2005 tarihli bir EP bulunuyor. Ben grubu, 20. yüzyılın figüratif ressamlarından Avusturyalı Egon Schiele'nin hayatıyla ilgili bir tiyatro prodüksiyonu için yayınladıkları 1996 tarihli Music for Egon Schiele ile tanıdım. Daha önce ne ressam ne de grup hakkında bir bilgim olmamasına rağmen, eşliğinde okuduğum her kitabı, yürüdüğüm her yolu benim için olabileceğinden daha anlamlı, daha hatırlanır kıldı bu albüm. Egon Schiele'yi de sayesinde tanıdım, hem ressamın işleri hem de hayatına dair öğrendiğim her şeyi olabileceğinden daha etkili kıldı üzerimde. Grubun kayıtlarından bir diğer favorim ise yine bir tiyatro topluluğu için kaydettikleri 2003 tarihli Systems/Layers. Music for Egon Schiele'den çok farklı olmasına rağmen yine de klasik müzik severlerin baş tacı olacak bu muhteşem  albümdeki Esperanza'yı klasik müzik seven sevmeyen herkese tavsiye ederim.
Grubun film score'u olmaya çok yatkın bir müzik yaptığını yazdıklarımdan çıkarmışsınızdır, bu durum yönetmenlerin de gözünden kaçmamış tabi ki. Systems/Layers'dan Water From the Same Source isimli kayıtları başrollerinde Will Smith, Jason Bateman, ve Charlize Theron'ın oynadığı Hancock'ta kullanılmış, yine aynı albümden Even/Odd ise Reha Erdem filmi Kozmos'ta. Grubun resmi sitesindeki haberlere göre pianist Rachel Grimes Book of Leaves isimli bir solo piano albümü yayınlamış ve grup kendi deyimleriyle şu an "derin bir kış uykusunda".
Kısaca toparlamak gerekirse, kitap okurken dinlemek için film score'u indirenler, piyano, keman ve klasik müzik severler için Rachel's biçilmiş kaftan. Bu tanımlayamaya dahil olmasanız bile altta youtube linkini paylaştığım Esperanza'yı dinlemeden ölmeyin derim ben.
Faydalı linkler:
Grubun resmi sitesi: RachelsBand.Com
Rachel Grimes'ın resmi sitesi: RachelGrimesPiano.Com
Music for Egon Schiele Download Link'i: Rachel's - Music for Egon Schiele

13.9.10

Seth Rogen ve James Franco'dan Marijuana Üzerine Muhteşem Bir Komedi Filmi

,

Sade vatandaşın başına gelen beklenmedik, absürd ve neredeyse olanaksız (damadın bekarlığa veda partisi için Las Vegas'a gidip damadı kaybetmek, banyoda kaplan dolapta bebek bulmak, bir gece önce tanıştığınız kadının fahişe olduğu itiraf ettikten sonra size ilan-ı aşk etmesi, CIA ajanının anılarının bulunduğu bir CDnin iki spor salonu çalışanının eline geçmesi  vs.) olayların komedisi neredeyse her zaman bir komedi filminden  beklentileri karşılamıştır. Bu temayı biraz düşündüğünüzde eminim sizin de aklınıza birçok isim gelecektir; ancak verdiğim örneklerden tahmin ettiğiniz gibi benim yakın zamanda izlediğim ve bu yazımda tanıtmaya çalışacağım Pineapple Express'e paralel bulduğum filmler The Hangover, True Romance ve Burn After Reading. Gözünüzde karşınızdakinin nasıl bir film olduğuna dair hemen bir görüntü oluştu değil mi? :) Çoğu zaman bu tahmin edilebilirlik sinema için pek hayırlı bir şey değildir ama bu türde ve bu filmde bu tahmin edilebilirlik o kadar iyi işliyor ki neredeyse sinema gibi, daha doğrusu Hollywood sineması gibi, çek-tanıt-pazarla-sat-sıradaki mantığıyla işleyen bir sektörde bile yarı-orijinal materyal ama iyi oyunculuk ve iyi anlatımla tekrar izlemeye değer bir film yapılabileceğini ikna olabiliyorsunuz. 

Pineapple Express saydığım benzerlerinden kısmen daha hassas bir temayla uğraşıyor, ya da şöyle diyelim, ana kahramanlarımızın başına ne geldiyse daha hassas bir mevzuudan, marijuanadan geliyor. Ana karakterimiz Dale (Seth Rogen) sıkıcı bir işi ve ot içtiği zamanlar hariç son derece sıkıcı bir hayatı olan, kendisi 27 yaşında olmasına rağmen 17lik liseli bir sevgilisi olan tipik bir loser'dır. Bir gün her zamanki gibi torbacısı Saul'un (James Franco) evine ot almaya gider, Saul  da en az Dale kadar yalnız ve loser bir varoluş sürmektedir. Saul, Dale'e sadece kendisinde bulunduğunu söylediği adı Pineapple Express olan bir ot satar. Dale iş icabı gittiği bir evin önünde ot içerken bir cinayete tanık olur, kafası her zamanki gibi güzel olduğundan olay mahalinden otunun izmaritini yere attıktan sonra kaçar. Tesadüf budur ki cinayeti işleyen Saul'ün satıcısı yani büyük bir uyuşturucu satıcısıdır ve iş izmaritten hem Saul'e hem Dale'e hem de Saul'ün yakın arkadaşı başka bir torbacı olan Red'e sıçrayacaktır. Bundan sonrasında da tahmin edebileceğiniz gibi insanı ekran karşısında oturduğu koltuktan yere düşürecek kadar komik olaylar silsilesi birbirini takip eder.
Film tek başına sadece hikayesi ve hikayesini beklemediğiniz kadar komik işlediği için bile aslına bakarsanız izlemeye değer; ancak iki ana oyuncusu James Franco ve Seth Rogen'ı Freaks and Geeks'ten tanıyanlar, ikilinin ekranda ne kadar büyük bir komedi potansiyeli olduğunu hatırlayacaktır. Seth Rogen inanılmaz komik, hippi, sorumsuz ve kafası her daim güzel Saul karakterini True Romance'teki Brad Pitt'in otçu karakterinden yola çıkarak kendisi için yazmasına rağmen, James Franco ile bir masa okuması yaptıklarında rolün onun için daha uygun olduğuna karar vermiş. Gerçekten de her ne kadar filmin kahramanı ve kurbanı Dale gibi görünse de filmi James Franco inanılmaz başarılı oyunculuğuyla sırtında taşıyor. Hikaye itibariyle ana karakterlerin hepsinin kafası hep güzel olduğundan komedi ister istemez diyalog olduğu kadar biraz da slapstick ağırlıklı. Çoğu zaman garanti olduğu ve çok kullanıldığı için her seyirciye hitap etmeyen bu tür, filmde özellikle de ilk yarıda, hiç göze batmıyor. İkinci yarıda gerçekçiliğin es geçilmesiyle kullanılan (yanında bomba patlayan karakterin ölmemesi vs gibi abartı sahnelerde) birkaç sahne ister istemez "yok artık" dedirtiyor ama film genel olarak o kadar komik ki ona da artık göz yumuyorsunuz.

Filmin uyuşturucu (marijuana uyuşturucu mudur değil midir, yasallaştırılmalı mı gibi meselelerle ilgili filmin iki çift lafı yok sanmayın) ağırlıklı teması nedeniyle 2001'de yazılmasına rağmen Seth Rogen Knocked Up ve 40 Year Old Virgin gibi filmlerde aktör olarak da kendine isim yapmadan stüdyolardan pek ilgi görmemiş. Bu filmlerden sonra bile asıl bütçesi 50 milyon dolar olmasına rağmen yapım şirketi ancak bunun yarısına ikna olabilmiş. Bunun gibi zorluklara rağmen film marijuana temalı olmasına rağmen dünya çapında 100 milyon dolar gişe yapmış. Filmin en orijinal diyaloglarından çoğu doğaçlama ortaya çıkmış, hatta filmin, tüm karakterler ayık olmasına rağmen en komik diyaloglarından birinin geçtiği son kafe sahnesi tamamen doğaçlama ve senaryoda bulunmayan bir sahne. Kısacası Pineapple Express hem senaryosu, hem de muhteşem oyunculuklarıyla çok başarılı bir komedi filmi. Özellikle devamlı kendini tekrarlayan romantik komedilerden, Adam Sandler filmlerinden sıkılanlar ve Freaks and Geeks'in bitişinin yasını hala tutanlar (ben tutuyorum nitekim)  mutlaka izlemeliler.

4.9.10

KAKA : "İsmi Lazım Değil"in Doğal Tarihi

,


Tabiri caizse "eşek kadar" olmama rağmen hala çocuk kitaplarından vazgeçebilmiş değilim, özellikle de illüstrasyon ağırlıklı olanlarından. Blogumuzun ucucaparklar mahlasıyla tanıdığı Egem Atik'in Türkçe'ye kazandırdığı, yukarıda da ön ve arka kapağını gördüğünüz Nicola Davies'in Poo: A Natural History of the Unmentionable da en başından beri malum konusu ve adı dolayısıyla beni çok güldürmüş ve meraklandırmıştı. Sonunda bu alışılmışın dışındaki çocuk kitabı Kaka: "İsmi Lazım Değil"in Doğal Tarihi ismiyle bu ay içinde Can Çocuk'un Meraklı Kitaplar serisinden çıkıyor.
20li yaşlardaki çoğunluk gibi benim de çocuk kitabı deyince aklıma ilk gelenler (ve de en sevdiklerim) Pıtırcık serisi, Küçük Prens, Charlie'nin Çikolata Fabrikası gibi isimler, yani hayal gücü sınırsız, afacan ve tabi ki metinleriyle olduğu kadar resimlendirmeleriyle de öne çıkan klasikler. 8-11 yaş grubu için düşünülmüş Kaka, henüz bir klasik değil ama adı ve konusu ile çok orijinal ve illüstrasyonları da resimlerden sizin de görebileceğiniz gibi şahane :)

Kaka: "İsmi Lazım Değil"in Doğal Tarihi
, kaka hakkında bilgi verme ağırlıklı bir doğa-çevre kitabı, yani kurgu değil ve bir kitapta şimdiye kadar gördüğünüz en istem-dışı komik olan "Cıvık Cıvık Mı Lop Lop Mu?", "Gökkuşağı Kakalar" gibi bazı alt başlıklardan oluşuyor. Bu komik durum kitabın komedi odaklı olduğunu düşündürmesin, tam tersine Kaka okuyacağınız en bilgi ağırlıklı çocuk kitaplarından biri. Hayvanlar ve doğa arasındaki ilişkiyi, besin zincirini, vahşi doğayı ve en önemlisi geri dönüşüm kavramını ne çok öğretici ne de çok eğlenceli bir dille anlatıyor. Konusundan sonra en çok destek aldığı tarafı da seçtiği dili zaten. Dilinin sadeliği ve yine özgün kelime oyunları ve şakalarıyla normal şartlar altında National Geographic'te okuyacağınız konuları size ciddi bir şeyden bahsettiğini çaktırmadan işliyor. Hedeflediği yaş grubu itibariyle de en büyük başarısı ve albenisi de bence bu olacaktır. Çocuklarına, eş dost akraba çocuklarına eğlenceli ve öğretici kitap arayanlar, yeni jenerasyona "cool" gözükmek isteyenler, Kaka: "İsmi Lazım Değil"in Doğal Tarihi'ni es geçmesinler, ismi Kaka olan bir kitabı hediye ettiğiniz çocuğun gözünde eminim ki yeriniz bir başka olacaktır :)

16.8.10

Inception / Başlangıç: Rüya-Gerçek-Mahremiyet, Hangisi Bizim?

,



You are not wrong, who deem
That my days have been a dream;
Yet if hope has flown away
In a night, or in a day,
In a vision, or in none,
Is it therefore the less gone?
All that we see or seem
Is but a dream within a dream. - Edgar Allan Poe


Are you really sure that a floor can’t also be a ceiling? - M. C. Escher

Film hala gösterimde olduğundan, izlemeden film hakkında ipucu vermeyen bir yorum okumak isteyenleri uyarayım, bu yazı spoiler içeriyor, benden söylemesi :)

İlk izlediğim Nolan filmi Memento'da insan psikolojisi üzerine çok tikel fikirleri olan ve bunu filmlerinde kendince işlemek isteyen bir yönetmenle karşı karşıya olduğumuzu düşünmüştüm. Memento sonrası da yönetmenin filmlerini takip etmeye başladım, ancak kendimi "hayran" saymam Dark Knight ile başladı. Sonradan izlediğim Prestige, Following ve Insomnia ise Nolan'dan beklentilerimi giderek yükseltti ve IMDB sayfasını takip eder oldum. Kısacası Inception, yapım aşaması öncesinden beri takip ettiğim bir proje idi ve o süreçten beri, Nolan'ın konuyla ilgili ketum tavrına rağmen film ile ilgili duyduğum her gelişme, oyunculardan tutun da, yapımcısına, ele aldığı malzemeye kadar beni çok heyecanlandırdı. Peki Nolan filmografisinde ilk işlerinden beri kendini gösteren döngüsel zaman kullanımı, suç, gerçeklik, suçluluk duygusu gibi meseleleri Following'den sonra senaryosu tamamiyle kendisine ait olan ilk filmi Inception'da nasıl ele alıyor, bu meseleleri nereye taşıyor, bu yazımda biraz bunlara bakalım; biraz da filmin izleyiciye fazla bilgi yükleyen, ancak filme dair bazı temel meseleleri de kendi içinde açıklamaya değer görmeyen tavrı nedeniyle kafa karıştıran bazı kısımlarını da açıklamaya çalışalım istiyorum.

Inception, temelini Christopher Nolan'ın 16 yaşından beri kurcaladığı rüya-gerçeklik, rüya alanının paylaşılması, kötüye kullanılması gibi meselelerden alan ve üzerinde 8 yıl çalıştığı bir proje. Bu meselelerin, özellikle de gerçekliğin ne olduğu sorgulamasının Nolan'ın uzun zamandır kafasını meşgul ettiğini, Memento, Insomnia ve Following'i izleyenler hatırlayacaktır. Filmin tretmanını ilk kez 2001'de Warner Bros.'a sunan, kabul de gören Nolan, böyle bir filmi gerçekleştirmek için büyük ölçekte film çekme deneyimi edinmesi gerektiğine karar verince projeyi ertelemiş ve bu projenin aslını oluşturan suç, suçun doğası, sorumluluğu, gerçeklik, gerçekliğin sınırları gibi meseleler bu süreç içinde gerçekleştirdiği filmlere farklı hikayeleri anlatsalar da dağılmış. Dolayısıyla Inception bir bakıma bu filmografi içinde Nolan için doğal olarak gelinen bir nokta.

Film, rüyalara girip bilinçdışından fikir çalmanın mümkün olduğu alternatif bir gerçeklikte geçiyor ve filmin açılış sahnesi, bu evrende fikir hırsızlığı yapan Cobb'un rüyasıyla başlıyor. Filmin, Nolan'ın çok sevdiği döngüsel zaman kullanımını da gerçekleştirdiği tek sahnesi burası aynı zamanda. Çoğu izleyicinin kafasını karıştıran, Cobb'un rüyanın en derin katmanı olan ve Saito'yu bir "kick" ile uyandırmak için gittiği bu bölüm, filmin sonuna doğru anlamlanıyor, bu sahneden sonra da bir çeşit iş görüşmesi sayılabilecek başka bir rüyaya geçiyoruz. Film de bu rüyayla birlikte linear
anlatımına geri dönüyor, fikir hırsızı Cobb'un takım arkadaşı Arthur ile tanışıyoruz, filmin ana hikayesini oluşturan evliliği, Amerika'ya dönememesi gibi konular Cobb'un yeni işi olan, filme de adını veren Inception süreci ile başlıyor. Takımın ihtiyacı olan yeni mimar Ariadne'nin, Cobb'un babasının üniversite öğrencilerinden seçilmesi ve onun başkalarıyla rüya paylaşmayı öğrenmesi ile birlikte, izleyici olarak bizim de bazı sorularımız bu kısımda biraz açıklık kazanıyor. Filmle ilgili benim canımı sıkan kısımlardan biri de bu kısımın nasıl işlendiği. Yani bu rüyalara girme teknolojisinin Ariadne'nin sorularıyla belki biraz açıklığa kavuşabilecek, yaygın olarak uygulanıp uygulanmadığı, bilimsel olarak nasıl mümkün olabileceği gibi meselelerin, Ariadne'nin bu öğrenme sürecinde de rüyada olmasının tercih edilmesiyle es geçilmesi ve nedense tüm film boyunca yapılan şey bir tür kolektif lucid dreaming olmasına rağmen bu kavramın esamesinin bile okunmaması. Ariadne'nin soruları sırasında rüya gördüğünün farkında olmaması filmin genel rüya-gerçeklik ayırdıyla ilgili söylemeye çalıştıklarına hizmet eden bir durum ve film kendi gerçekliği içinde izleyiciye hiçbir şey açıklamak zorunda değil, ama rüyaların nasıl dizayn edildiği, katmanları, fikrin nasıl çalınacağı vs. gibi meseleler ile ilgili bu kadar çok bilgi yüklemesine maruz kaldıktan sonra izleyiciden bıraktığınız boşluklarla ilgili soru sormamasını beklemek de pek mümkün değil açıkçası.

Ariadne'nin Cobb'un iş teklifini rüyada almasıyla tanıştığımız karısı Mal, daha doğrusu Cobb'un Mal ile ilgili bilinçdışında yarattığı projeksiyon, filmle ilgili sıkıntılı bulduğum bir başka noktanın temelinde oturuyor. Film boyunca izlediğimiz, ama bence filmin yan hikayesi olan Robert Fischer'ın bilinçdışına fikir yerleştirme işlemi boyunca Cobb'un kilit altında tutmaya çalıştığı, yine Ariadne sayesinde Cobb'la olan evliliği hakkında bilgi edindiğimiz bu karakter nedense, kimin rüyasında olursak olalım karşımıza çıkan tek "bastırılmış" kişisel projeksiyon. Takımdan başka kimsenin, mimarın dizayn ettiği mekanlar hariç -ki o da kendi içinde ister istemez sorular sorduran bir mesele ama o kadar ayrıntıya girmeyeceğim- bilinçdışında bastırmaya çalıştığı ama kontrolden çıkan bir öğe ile karşılaşmıyoruz. "Filmin asıl hikayesi itibariyle diğer karakterlerin de bilinçdışlarının derinlemesine bir tasviri bizi hikayeden saptıracaktır." gibi bir açıklama yapılabilir bu durumla ilgili. Ancak, filmin kendi hikayesine hizmet edenin haricinde içinde gezindiği "dünya" hakkında bilgi vermemesi "bu dizayn edilen rüya operasyonu, insan bilinçdışında geçtiğinden doğası itibariyle bir noktada kontrolden çıkacaktır, çıkması gerekir" argümanını doğuruyor ve yine ister istemez cevapsız kalıyorsunuz, ki cevapsız kalıyor olmaktan çok bu argümanın doğuyor olması, hikayede bazı düşünülmemiş ya da göz ardı edilmiş bazı delikler olduğuna işaret ediyor.
Filmin bundan sonrası ise iç içe geçmiş, birbiri içinde geçişlerin "kick" lerle sağlandığı rüya katmanlarından oluşuyor. Her katmanın birbiri arasındaki zaman algısı farkı, her katmandaki fiziksel değişikliklerin bir alt katmanın fiziksel öğelerini değiştirmesi bence filmin kurduğu rüya dünyasıyla ilgili en başarılı etmenler. Harvard Üniversitesi'nde rüya araştırması yapan Deirdre Barret de, "rüya dünyası dışı"ndaki dünyada gerçekleşen, telefon çalması, yağmur yağması vs gibi durumların rüyaya bu şekilde eklemlendiğini, Nolan'ın bu temsilinin, filmdeki bazı yanlışlıkların aksine, çok doğru bir temsil olduğuna işaret etmiş.

İnmeyi planladıkları derinliğin sonuncusunda Fischer'ın ölümüyle başarısız olan ekip, Ariadne'nin ısrarıyla devam etme kararı alıyor ve Cobb ile Ariadne limboya iniyor. Burada Cobb, Mal'ın projeksiyonunu öldürüp "gerçekliği" seçiyor ve film en baştaki sahneye geri dönüyor. Filmin başındaki yaşlı adamın limboda yaşlanmış Saito olduğunu görüyoruz. Sonrası da malumunuz, filmin nedenini anlayamadığım bir şekilde herkesin kafayı taktığı sonu, yani takımın uçakta uyanması, Cobb'un evine, çocuklarına dönüşü, Mal'ın totemi dönerken filmin sona ermesi ve o "Şimdi bunların hepsi bir rüya mıydı?" sorusu.

Sorunun kendisini çok anlamlı bulmuyorum açıkçası, çünkü öncelikle sorunun bir cevabı yok. Totemin durup durmadığını görmüyoruz, rüya olduğuna dair tek ip ucumuz çocukların aynı kıyafetleri giyiyor olması, o da tek başına bir kanıt değil. Ayrıca bütün film boyunca Cobb'un Mal'ın totemiyle yaptığı gerçeklik denemeleri, film içinde rüyadan rüyaya "uyanmamız", Ariadne'nin Cobb'u Mal'ın gerçek olmadığına ikna etme çabalarının boşa çıkması ve daha bir sürü örnek filmin bu konuda bir cevabının olmadığının altını çizip duruyor. Filmin kendisi çok bel bağladığımız ve çok temel varsaydığımız zaman, gerçeklik ve deneyim gibi meseleler üzerine bir tür varsayımlar ve önermeler öne sürüyor ve bunları Cobb ve Mal'ın evliliği üzerinden sorgulatıyor. En mahrem alanlarınızdan biri olan, kontrolünüzün en düşük olduğu bir durumu istediği gibi yönlendirerek, burayı bir suç mahali haline getiriyor, yani Nolan'ın Following'de de yaptığı şeyi bir üst katmana taşıyor, mahremiyet alanınız üzerinden gerçekliğinizle ilgili düşüncelerinizi ölçüp tartmanızı istiyor. Filmin Following'le bu kadar örtüşmesi, hatta ana karakterlerinin isimlerinin bile aynı olması -Following'de de ana karakter bir "hırsız" ve adı Cobb- iki filmin de çok benzer şeyleri kurcaladığının göstergesi. "Bizim" sandıklarımız ne kadar bizim ve saf bir yaratım, ilham, mahremiyet mümkün mü? Sizi bilmem ama ben buradan sonra Nolan, uğraşmayı çok sevdiği her halinden belli olan bu konuları nereye taşıyacak açıkçası çok merak ediyorum :)
 

BOLAHENK SOKAK Copyright © 2011 | Template design by O Pregador | Powered by Blogger Templates