ucucaparklar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ucucaparklar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8.2.11

elf fırça karşılaştırmaları 3: elf blending eye brush vs. elf mineral blending eye brush

,
bana kalırsa far sürmek konusunda başarılı olmanın tek yolu geçişleri düzgün sağlamak. tek renk far kullanıldığında bile herhangi bir geçiş, bir yumuşama olmadan direkt bir bitiş olursa bence iyi gözükmüyor. o bitiş çizgisini iyice karıştırarak yumuşak bir geçiş sağlamak için de iyi bir blending fırçasına ihtiyaç duyuyorsunuz.

elf blending brush hem uygun fiyatlı, hem de yukarıda bahsettiğim bu karıştırma/farı yedirme işini başarıyla gerçekleştiriyor ("blending" için türkçe bir karşılık bulmak için kendimi zorladığım gözlerden kaçmıyor değil mi?) bir mac 217'nin veya 224'ün yerini tutar mı bilmiyorum, ama uygun fiyatlı bir alternatif arayanlara 1,50 pound'luk (yaklaşık 3,5 tl) elf blending brush'ı severek kullandığımı söyleyebilirim. kılları çok geniş ve uzun olmadığı için farı göz çukurundan (crease'den) kaş kemiğine çok fazla taşırmadan karıştırmak ve yedirmek kolaylaşıyor. (tabi isterseniz taşırabilirsiniz de, benim göz yapım buna uygun olmadığından çok fazla taşırmıyorum).
blending fırçaları yalnızca far sürmek için kullanılmıyor, kapatıcı uygulamak için de tercih edilebiliyor. ben kapatıcıyla yaşayan bir insanım. daha önce de bahsettiğim gibi cildim gayet problemli ama fondöten kullanmıyorum, bu nedenle kapatıcıyı yalnızca göz altlarıma değil sivilce lekelerimin ve çeşitli renk bozuklukların üzerine de uygulamam gerekiyor. elf mineral blending brush'ı almadan önce normal kapatıcı fırçalarından kullanıyordum. bu fırçayı kullanmaya başladığımdan beri kapatıcıyı çok daha rahat dağıttığımı, ürünün cildimle daha iyi bütünleştiğini ve daha geniş bir alana daha kısa sürede kolaylıkla uygulayabildiğimi fark ettim. likit yapılı kapatıcılar için dağıtmak çok sorun olmıyor ama daha yoğun yapılı kremsi kapatıcılar için (ben benefit erase paste kullanıyorum, onun da yazısı gelecek) böyle bir blending brush kullanmanızı önerebilirim. fiyatı 5,50 pound (yaklaşık 13 tl).

tabi bu fırçayı asıl görevi olan far karıştırma için de kullanabilirsiniz, ben denedim, oldukça memnun kaldım. bazen iki blending fırçasına ihtiyaç duyabiliyorum, örneğin biriyle farı alıp rengi uyguluyor, diğerinin üzerine hiç far almadan ilkiyle uyguladığım rengi güzelce dağıtıyorum. böyle zamanlarda bu iki fırçamla iki işlemi de sorunsuz gerçekleştirebiliyorum.

kapatıcı için elf blending brush'ı değil de mineral serisinin fırçasını tercih etmemin sebebi kıllarının biraz daha uzun ve geniş olması. bu, yukarıda bahsettiğim gibi, daha geniş bir alana uygulamayı kolaylaştırıyor.

elf fırçaları satın almak için buyrunuz.

son elf fırça karşılaştırması elf eyeshadow brush ile elf studio eyeshadow c brush hakkında olacak.

24.1.11

elf fırça karşılaştırmaları 2: elf studio stipple brush vs. elf studio powder brush

,
son yazımda elf siparişimden bahsetmiş ve mineral powder brush ile complexion brush'ı karşılaştırmıştım. aynı seriye devam ediyorum.

yeni aldığım fırçalardan elf studio stipple brush likit fondöten, renkli nemlendirici, krem allık uygulamak için kullanılabilir, ya da çok yoğun renk veren allıkları hafifçe uygulamak için tercih edilebilir. ben bunu hem renkli nemlendirici hem krem allık uygulamak için kullandım ve çok memnun kaldım. yabancı bloglarda insanların renkli nemlendiriciyle iyi bir kapatıcılığa ulaştığını görüyordum ama ben parmaklarımla uyguladığım için ince kalıyordu. bu fırçayla (ve laura mercier oil free tinted moisturizer ile) daha yüksek bir kapatıcılık yakalayabildim. üstelik renkli nemlendiriciyi homojen bir şekilde dağıtabildim, çizgi çizgi bir görüntü oluşmadı.

bu fırça meşhur mac 187'yle kıyaslanabilir (şurada güzel bir karşılaştırma yazısı var). mac'in "duo fibre" olarak tanımladığı şeyi elf "stipple" olarak tanımlamış ama ikisi de aynı şey. siyah kısa kıllarla beyaz daha uzun kılların bir aradalığı sayesinde daha hafif bir uygulama elde ediliyor, renkli nemlendirici veya fondöteni kalın bir tabaka halinde uygulamaktansa ince bir şekilde uygulamak, kapatıcılığın artırılmak istendiği yerden ince bir kat daha geçerek homojen bir görüntü elde etmek mümkün oluyor. klasik fondöten fırçalarındaki fırça izinin belli olması, cilt makyajının kalıp gibi durması riskleri bu şekilde azaltılıyor.

bende 187 yok ama görebildiğim kadarıyla elf'in kılları mac'inkiler kadar kaliteli değil, fırçanın formu da biraz daha farklı; 187 sanki biraz daha geniş, bu açıdan elf fırça 187'den biraz daha küçük olan 188'e de benzetilebilir. eğer gerçekten sıklıkla kullanacağınızı ve fırçanıza iyi bakacağınızı düşünüyorsanız 187'yi tercih edebilirsiniz, eminim uzun süre kalitesini yitirmez ve verdiğiniz paranın karşılığını alırsınız. ben malesef fırçalarına çok iyi bakan biri değilim, 187'ye ciddi bir para verip (yanılmıyorsam fiyatı 100tl'nin üstünde) sonra onu düzgünce yıkamazsam, çok da sık kullanmazsan saçma olur diye düşündüm ve elf'inkini tercih ettim. elf studio stipple brush benim işimi görüyor, 3.50 pounda (yaklışık 8 tl) gayet güzel bir uygulama elde edebiliyorum, kılları hiç dökülmüyor, seviyorum yani :)

elf studio powder brush ise benim uzun süredir sıklıkla kullandığım fırçalardan biri. pudra fondöten kullanıyorsanız veya pudranızın daha kapatıcı olmasını istiyorsanız bu fırçayı mutlaka öneririm. normal bir pudra fırçasıyla cildiniz üzerinden kat kat geçmek bazen toz toz bir görüntü oluşmasına yol açabiliyor ("cakey" denilen durum çok feci!). bu fırçaya pudranızı alıp sürterek değil pat pat yaparak cilt makyajınızı uygularsanız pudranın cildinizle bütünleştiğini, daha yoğun bir kapatıcılığı kolaylıkla elde ettiğinizi görebilirsiniz. ben mac studio fix'i bu fırçayla uyguluyorum, mac mineralize skinfinish neutral tarzı pudralar için de ideal bir uygulama sağlayabilirsiniz. şurada bu fırçayla ilgili güzel bir yazı var, yazarı likit fondöten için bile bu fırçayı kullandığından bahsetmiş. elf studio powder brush, studio serisindeki diğer fırçalar gibi 3.50 pound, kıl dökme gibi bir soruna bu fırçada da rastlamadım.
hem elf studio stipple brush hem de studio powder brush düz bir yüzeye sahip, powder brush neredeyse bir kabuki gibi sık kıllıyken stipple brush yukarıda bahsettiğim gibi iki katmanlı kıllara sahip. bu nedenle studio stipple brush likit ve krem ürünlerin uygulanması için daha uygun, daha hafif bir etki veriyor. studio powder brush ise sık kılları ve yoğun tutuculuğu ile daha yoğun bir uygulama imkanı sağlıyor.

elf'ten sipariş vermek için buyrun.

bir sonraki karşılaştırma yazısında elf blending eye brush ile mineral serisinin blending eye brush'ından bahsedeceğim.

3.1.11

elf siparişi / elf fırça karşılaştırmaları 1: elf mineral powder brush vs. elf studio complexion brush

,
*bol fotoğraflı yazı*
aralık ayında elf'in üst üste yaptığı promosyonlara seyirci kalamadım. 100'lük far paletini ücretsiz verdiklerini gördüğüm bir akşam "allaaaaaaah" diye bağırarak sitede gördüğüm her şeyi sepete atmaya başladım! sonuçta büyük bir paket geldi tabi. neyseki sitedeki herşey çok ucuz olduğu için cüzdanımda büyük bir delik açmadan paçayı sıyırdım. elf'ten sipariş vermeyi düşünenler için paketin nasıl geldiğini de fotoğrafladım:

gördüğünüz gibi gayet sağlam bir paket geliyor. ojeler kırılır mı diye endişeleniyordum fakat herşeyi baloncuklu zımbırtılarla (bubblewrap?) sarmalamışlar, hiçbir hasar yoktu. daha önceki siparişlerim de böyle sorunsuz gelmişti. normalde elf'ten yaptığım siparişler üç günde geliyor, bu sefer hem kardan hem de yoğun ilgiden dolayı bir haftada geldi ancak siparişi verdikten sonra siteden durumu açıklayan bir e-mail gelmişti. bu kadar sistematik çalışmaları da güzel tabi.
yeni çıkardıkları fırçaları merak ediyordum, hem eskilerden hem de yenilerden aldım:

yeni fırçalarım gelince bunları elimde olan diğer elf fırçalarla kıyaslayan yazılar hazırlamayı düşündüm. bugün ilkiyle başladığım bu yazıların devamı gelecek, yani yukarıda gördüğünüz fırçaların hepsini başka elf fırçalarla kıyaslayan yazıları ve fotoğrafları paylaşacağım.

elf studio complexion brush'ı allık fırçası olarak kullanıyorum. yaklaşık bir yıldır hemen hemen her gün kullandığım bu fırçadan gayet memnunum. kılları çok yumuşak, dökülme yapmıyor üstelik çok ucuz (3.50 pound, 8-8.50 tl). hem allık hem pudra fırçası olarak kullanılabilir, tutuculuğu da gayet iyi.

elf mineral powder brush bu ikiliden yeni olanı, elf'in mineral serisinden yeni çıkardığı fırçalardan. bunlar doğa dostu, kılları hayvan kılı değil, sapları bambudan yapılıyor. sanırım bambu nedeniyle oldukça hafif fırçalar (studio fırçalarından daha hafifler). mineral powder brush, studio complexion brush'a göre hem biraz daha geniş, hem de sapı biraz daha uzun. ama yumuşaklık, tutuculuk ve kıl dökmeme açısından aynılar. neden studio fırçalar 3.50 poundken mineral fırçalar 5.50 pound (13-13,50 tl) anlamadım. arada 5 tl'lik bir fark yok bence.
elf mineral powder brush, studio complexion'a göre daha geniş olduğu için allıktansa pudra uygulamak için daha uygun. tabi allığı biraz daha hafif bir şekilde daha geniş bir alana uygulamak isteyenler o iş için de kullanabilir. benim sevdiğim bir başka kullanım yöntemi de allığı sürdükten sonra kenarlarından bu fırçayla geçerek sınırı biraz daha yumuşatmak. bir nevi blending işi için kullanıyorum yani. allık konusunda elim de biraz ayarsız, o yüzden allığın üzerinden şöyle bir geçip rengi de yumuşatabiliyorum bu fırçayla. ayrıca makyaj bitince sabitleme pudrasını uygulamak için kullandığım da oldu.

kısacası iki fırçamdan da gayet memnunum. ancak dediğim gibi mineral fırçalara 5tl daha fazla veriyorsam bir fark bekliyorum, doğa dostu olması dışında bir fark göremedim. belki mineral pudra/allık uygulamalarında bir fark oluyordur, fakat ben mineral pudra kulanmadığım için bu konuda bir yorum yapamıyorum. internet sitesinde her türlü pudrayı uygulamak için uygun olduğu, elf'in mineral makyaj ürünlerini uygulamak için de ideal olduğu yazıyor.

elf ürünlerini sipariş etmek için buyrun.

bir sonraki yazımda studio stipple brush ile studio powder brush'ın karşılaştırmasını yapacağım.

bu arada daha önce elf corrective concealer hakkında şu yazıyı yazmıştım.

5.12.10

havalar soğurken dudaklarımızı koruyalım

,

littlemermaid'in paris yazılarına kısacık bir mola vermişken, havaların da iyice soğuduğu şu günlerde dudaklarım için ne kullandığımı gösterdiğim bir dudak bakımı yazısı yazayım dedim. aslında öyle çok kuru dudaklarım yok, ama hem rujlar, hem de soğuk havalar hafif kurumalara yol açabiliyor.


bunun için ilk koruma yöntemi peeling yapmak. bunu ladylestrange'nin yöntemiyle, yani diş fırçasıyla dudakları fırçalayarak yapmak mümkün. biraz daha etkili bir yöntem isterseniz de evde kendi lip scrub'ınızı hazırlayabilirsiniz. benimkinde şunlar var:

yaklaşık 3 tatlı kaşığı bal
2 çay kaşığı vazelin (herhangi bir dudak nemlendiricisini de ezerek kullanabilirsiniz)
3-4 çay kaşığı toz şeker

ben meşhur youtube gurusu michelle phan'ın videosunda gördüğüm şekilde yaptım ve hazırladığım karışımı kullanmadığım eski bir avon krem kutusuna koydum. sonuç gayet başarılı oldu. yalnız kullanacağınız zaman tekrar karıştırmanız gerekiyor çünkü toz şeker dibe çöküyor. ben bu scrub'ı haftada 2-3 defa yapıyorum. ayrıca dışarı çıkacaksam ve rujumun daha güzel durmasını istiyorsam makyaj yapmadan önce de yaptığım oluyor.

bunu yapmaya üşenirseniz lush'ın lip scrub'larından alabilirsiniz. benimkinden daha sevimli gözüktüğü kesin:


ikinci silahım blistex medplus. bu bugüne kadar kullandığım en iyi dudak nemlendirici olabilir. inanılmaz iyi nemlendiriyor ve çok uzun süre dayanıyor. gece yatmadan önce sürüyorum, sabah kalktığımda hala dudağımda oluyor, öyle diyeyim. hissi biraz vicks'e benziyor, naneli olduğu için hafif dudakları karıncalandırıyor. yani dudaklarınız hassassa bu nemlendiriciyi sevmeyebilirsiniz. benim öyle bir sorunum yok, o yüzden severek kullanıyorum. watsons'tan 7 tl'ye aldım. (desem de inanmayın, annem aldı)

watsons magic lip balm'dan daha önce bahsetmiştim. beyaz gözüken bu nemlendirici dudakta hafif pembeleşiyor. koyu renk dudaklarda bile renk veriyor, çok abartılı bir rengi yok ama pespembe dudaklar isterseniz birkaç kat geçebilirsiniz. kalıcılığı blistex'inki kadar olmasa da gayet iyi. bunun güzel tarafı güneş koruyucusunun olması. watsons'larda 2-3 tl gibi bir fiyata bulabilirsiniz.

kendi ipuçlarını paylaşmak isteyen?

21.11.10

farklı bir aile komedisi: modern family

,

çok kaba bir ayrımla komedi dizisi izleyenleri iki gruba ayıracağım: friends-severler ve seinfeld-severler. bu ayrımın bir ucundaki friends-severler sevgi dolu insanlar, ona bir lafım yok, zaten friends'i ben de çok seviyorum. fakat iki gruptan birini tercih etmem gerekirse ben seinfeld-severlere dahil olurum. gerçek dünyayla bağları daha kopuk, hayatı daha az ciddiye alan, kısacası daha absürd bir komedi anlayışı bana daha çok hitap ediyor sanırım. durum böyleyken "king of queens" ya da "according to jim" tarzı aile dizilerini sevemiyorum. "glee"ya da "big bang theory" gibi "tip"ler üzerinden ilerleyen, yıllardır sit-comlarda gördüğümüz durumları, esprileri tekrarlayan diziler de bana pek tat vermez oldu. şöyle dişime göre bir komedi dizisi ararken emmy ödül töreninde hem adaylıklarıyla hem de aldığı ödüllerle dikkatimi çeken modern family'i hemen izleyeme başladık (biz=müpteda+ben).

the office ve arrested development'tan
sonra bir diziyi izlerken bu kadar eğlenmediğimi söylemem gerek. hem oyuncuların performansıyla, hem de diğer aile komedilerinden çok farklı olaylara yer veren senaryosuyla modern family benim için son zamanların en iyi komedi dizi olmaya aday. dizide üç aileyi yakından tanıyoruz: gloria-jay ve gloria'nın oğlu manny, jay'in kızı claire-kocası phil ve çocukları haley-alex-luke, jay'in oğlu mitchell-partneri cam ve yeni evlat edindikleri kızları lily. son yıllarda amerikan dizilerinde sıkça karşılaştığımız amerika'da yaşayan her türlü "kimliğe" yer verme meselesini burada da görüyoruz. latin gloria ve manny, eşcinsel mitchell ve cam ve asyalı lily her tür "etiket"leriyle diziyi renklendiriyorlar.

dizinin en ağır topu elbette married with children'ın al bundy'si olarak tanıdığımız ed o'neill. e o'neill tabi ki jay karakteriyle göz dolduruyor, fakat önceden tanımadığımız eric stonestreet'in (cam) ve çocuk oyunculardan rico rodriguez'in (manny) de oyunculuktaki başarısını gözden kaçırmamak gerek. müptedayla hakkında uzun süre "bu adam gerçekten eşcinsel olmalı, bu kadar iyi oynuyor olamaz" diye konuştuğumuz stonestreet gayet heteroseksüelmiş, bu yıl emmy'de en iyi yardımcı erkek oyuncu ödülünü alması dizinin hayranlarına sürpriz olmamıştır. rodriguez ise daha 12 yaşındayken bu kadar iyiyse büyüyünce ne olacak kim bilir diye düşündürüyor.

yukarıda adını andığım iki diziyle modern family'nin ortak yanları da var. modern family, the office'teki "mockumentary" formatınına benzeyen bir formatta ilerliyor. yani karakterler, röportaj veriyormuş gibi kamerayla direkt konuşarak değerlendirmeler yapıyorlar. the office'te dwight'ın ve michael'ın yorumları nasıl bizi yerlere yatırıyorsa, burada özellikle phil dunphy karakterinin söyledikleri dizinin eğlencesini bir kat daha arttırıyor. modern family'nin arrested development'la ortak yanıysa büyük bir ailenin farklı evlere dağılmış farklı yaşantılarına aynı ağırlığı veriyor olması. karakterlerden herhangi biri öne çıkarılmıyor, çocuklar da dahil olmak üzere her karakterin dizideki yeri eşit. bu bence diziyi güzel kılan taraflardan biri. bu yolla komedinin doğabileceği imkanlar artıyor, çeşitlilik arttıkça da (bence friends tarzı komedilerin istemeden de olsa düştükleri) konuların ve espirilerin sürekli tekrarlanmasıyla dizinin sıkıcılaşmaya başlaması tehlikesi azaltılmış oluyor.

modern family, alıştığımız "tip"lerden (inek ve asosyal, yakışıklı ve çapkın, boşanmış ve depresyonda vs. vs.), artık hangi diziyi açsak birbirinin tekrarı olan durumlardan (en yakın arkadaşının eski sevgilisine aşık olan adam, büyük şehrin karmaşasından kaçıp küçük bir yerde yeni bir hayat kurmaya çalışan kadın vs. vs.) çok farklı bir yerde duruyor. buna tuz biber olarak oyunculuk açısından televizyonlarda parlayan bir çok isimden birkaç gömlek üstün oyuncuların performanslarını izleme imkanı sağlıyor.

şu an ikinci sezonu abc'de yayınlanmakta olan modern family'i herkese tavsiye ederim!

10.10.10

flormar allıklar: hesaplı ve kaliteli!

,

mac, laura mercier, benefit gibi high-end sayılabilecek markaların birçok ürününü severek kullanıyorum. ancak yerli ve uygun fiyatlı markalardan da son derece kaliteli ve kalıcı makyaj malzemeleri bulmak mümkün, benim yerli markalar içinde ürünlerini en sevdiğimse flormar.

flormar yenilendiğinden beri birçok makyaj blogger'ının da ilgisini çekti. herkes ürünler hakkında bu kadar iyi şeyler yazınca ben de meraklandım. önce allıklarını almaya başladım, daha sonra farlarını, lipglosslarını ve göz kalemlerini de aldım. memnun kalmadığım hiçbir ürünü olmadı. hepsi kalıcılık ve pigmentasyon açısından son derece iyiler. bu yazıda çok sevdiğim üç flormar allıktan bahsedeceğim, daha sonra lipglosslar hakkında da yazacağım (göz kalemlerinden şurada bahsetmiştim)


henüz son çıkan "pretty compact"ları denemedim ancak "selection terracotta" serisinin high-end markaların allıklarıyla boy ölçüşebilecek kalitede olduğunu söyleyebilirim. ben 26 numarasını hemen hemen her gün kullanıyorum. 26 numara aslında ışıltılı bir pudra olarak satılıyor, ancak ben genellikle elmacık kemiklerinin üst kısmına hafifçe uygulayarak aydınlatıcı olarak kullanıyorum. bazen de elmacık kemiklerinin üzerine biraz yoğun olarak uygulayıp allık olarak kullanıyorum, çok doğal, güzel bir ışıltısı olan bir allık oluyor. ayrıca bunu hafifçe allık gibi sürüp üstüne mat bir allk sürdüğümde de mat allığı hafifçe ışıltılandırmış oluyorum. yani kullanım alanları çok çeşitli. üstelik kocaman bir ürün ve bitirmek bence imkansız. fiyatı da 20 tl civarı. (bu arada rengi swatch'daki kadar koyu değil, fırçadaki diğer rengi temizlemeden sürdüğüm için öyle çıkmış sanırım. bu kadar koyu olsa aydınlatıcı olamazdı zaten!)

tekli allıklardan da çok memnunum. #88 fotoğrafta sanki ışıltılı gibi çıkmış ancak yüzüme sürdüğümde öyle pek bir ışıltısı olmuyor. çok tatlı bir pembe, bana biraz mac dollymix'i hatırlatıyor. #90 ise yanık tende çok hoş duruyor. yavruağzı-bronz arası bir rengi var (kiremit rengi gibi ama daha açık mı desem?).bunların da fiyatı çok uygun, 10-11 tl civarı.
bana "selection terracotta"nın ambalajı çok sağlam değil gibi geliyor, mesela makyaj çantasına direkt atarsam allık içinden biraz dökülüyor. o yüzden ben de başka birşeyin (küçük poşet vs.) içine koyup makyaj çantama öyle koyuyorum. bence başka da hiçbir olumsuz özelliği yok, zaten bu dökülme sorunu tekli allıklarda da yok.

swatchlar:
sonuç olarak, flormar allıkları herkese tavsiye ediyorum :)

14.9.10

saçları yağlandırmayan bakım ürünleri gerçekten var mı?

,

cildimin ve saçlarımın yağlılığından sürekli şikayet ettiğimden daha önce bahsetmiştim. cilt için durumu kurtarmak biraz daha kolay gibi gözüküyor. cildinizi düzgünce temizlemek, yağlanmayı kontrol altına alan primerler kullanmak ya da en basiti burnunuzu pudralamak kısa veya uzun süreli çareler olabiliyor. saçlardaysa durum farklı. eğer durumunuz benimki gibiyse, ne kadar sık yıkarsanız o kadar çabuk yağlanma eğilimi göstermesi bir yana, saçınıza ne sürerseniz (saç kremi, şekillendiriciler vs) bunu yağ olarak geri kusuyor. bu nedenle saçınızı yağlandırmayan yan ürünler bulmak zorlaşıyor. bu yazımda sıklıkla kullandığım ve bende herhangi bir yağlanmaya yol açmayan birkaç üründen bahsedeceğim.


birincisi, avon'un kırık saç uçlarını onaran serumu. yanılmıyorsam advance techniques serisi yakın zamanda yenilendi, o yüzden bu "dry ends serum"un satışı devam ediyor mu bilmiyorum ama bulabilirseniz almanızı kesinlikle öneririm. bu serum daha ilk kullanımdan saçları yumuşacık yapıyor. ayrıca bana gerçekten saçlarımın kırılmasına da engel oluyormuş gibi geliyor. benim saçlarım yavaş uzar, o yüzden uzatmaya çalışırken uçlardan kestirmezsem ortaya feci bir görüntü çıkabiliyor. ancak saçlarımı epeydir kestirmeme rağmen uçlarının gayet sağlıklı durumda olduğunu söyleyebilirim.
ben duştan sonra saçlarım ıslakken bir fıs elime sıkıp saçlarımın uçlarına dağıtıyorum, ardından da kurutuyorum. sonuçta yumuşak ve kırılmayan saçlara kavuşuyorum! fiyatı da oldukça uygun, ben indirimden 7 tl'ye almıştım.


avon advance techniques dry serum'la dönüşümlü olarak sarıkız'ın spreyini de kullanıyorum. daha önce sarıkız'ın nemlendiricisinden memnun olduğumdan da bahsetmiştim, saç spreyi de bence gayet başarılı. duştan sonra kullanırsanız saçlarınız daha kolay açılıyor, daha kolay şekil alıyor. sarıkız'ın da avon gibi bir serumu ve saç spreyi var, ben denemedim ama annem ikisini de severek kullanıyor. fiyatlarını tam olarak bilmiyorum ancak pahalı olmadıklarını biliyorum.


üçüncüsü ise her sephora ziyaretinde üçer beşer aldığım, her çantamda birer tane yedeklediğim, bir gün sephora üretimden kaldırırsa ne yapacağımı bilemediğim kuru şampuanım. diyelim sabah evden çıkıp işe gittiniz, iş çıkışı arkadaşlarınızla buluştunuz ve akşam birinin evinde kaldınız, ertesi gün de işe gideceksiniz ama saçlarınız temiz değil. hemen sephora express dry shampoo'nuzu saçınıza sıkıyorsunuz, saçınızda kuru şampuanın beyaz, pudramsı izleri kalıyor, temiz bir havluyla bu izleri de kolaylıkla siliyorsunuz ve saçlarınız tertemiz gözüküyor! gerçekten sihir gibi bir şey, eğer çabuk yağlanan saçlarınız varsa sizin için hayat kurtarıcı bir ürün olabilir. üstelik tamamen kuru olduğu için saçınızın şeklini de bozmuyor. resimde gördüğünüz küçük boyu 13 tl, bunu ben yaklaşık 20 kez kullanabiliyorum. sephora'nın kuru şampuanının bir de 20-25 tl'lik büyük boyu var ama ben onu kullanamadım. küçük boyun aksine saçlarımı hiç temiz göstermedi, zaten içindekileri kıyasladığımda da küçük boydan farklı olduğunu gördüm. yani siyah renkli büyük boyunu önermiyorum, ancak beyaz renkli küçük boyu kesinlikle öneriyorum.

20.8.10

ucucaparklar'ın sırt çantası: stockholm

,
sırt çantası yazılarına bir süredir ara vermiştim, stockholm'le bir dönüş yapayım dedim. stockholm'e eylül 2007'de gitmiş ve bir hafta kalmıştım, yalnız bozulan eski bilgisayarımla birlikte çektiğim fotoğrafları da kaybetmiştim. neyse ki yanına gittiğim arkadaşlarımdan can'ın çektiklerini cd'ye aktarmışım. fotoğrafların çoğu can'dan, bir kısmı da wikipedia'dan.

nereleri görmeli?

djurgarden ve nordiska müzesi
djurgarden stockholm'ün en güzel adalarından biri. şehir zaten tümüyle yemyeşil, djurgarden'ınsa tamamı kocaman bir park gibi. bu geniş yeşil alanın içinde stockholm'ün tarihi binalarından bazıları yer alıyor. eğer benim gibi kısa süre kalacaksanız yarım gününüzü buraya ayırarak müzeleri sıra sıra gezebilirsiniz. bence djurgarden'da mutlaka görülmesi gereken yerler vasamuseet, nordiska museet ve skansen.

vasa müzesi (vasamuseet) gezdiğim en enteresan müzelerden biri. kocaman bir binanın içine 17 yüzyıldan kalma, neredeyse tümüyle sağlam bir şekilde korunmuş bir gemi var. vasa'nın etrafına inşa edilen katları tek tek çıkarak devasa geminin tümünü oldukça yakından görebiliyorsunuz. böyle büyük ve tarihi bir gemiyi bu kadar ayrıntılı inceleme fırsatı bulmak hoş oluyor.

nordiska müzesi (nordiska museet)
için stockholm'un etnografya müzesi demek yanlış olmaz. yine çok güzel ve çok büyük olan müze binasında isveç kültürünün yüzyıllar içinde nasıl şekillendiğini görebiliyorsunuz. dönemlere göre gruplanmış ev eşyaları, kıyafetler vs. size kendinizi o zamanda hissettiriyor. kendinizi kaptırıp saatlerce gezebileceğiniz bir yer (tabi ben vakit darlığından koştura koştura bütün binayı turlamıştım).


skansen ise stockholm'de en güzel vakit geçirdiğim yerlerden biriydi. bir açık hava müzesi olan skansen'de adeta birkaç yüzyıl öncenin isveç'inde geziyormuş hissine kapılıyorsunuz. müze kurulurken isveç'in her tarafından 150 ev alınmış, ve bu evler parçalar halinde skansen'e getirilip yeniden kurulmuş. geleneksel çiftlik evlerinden fırınlara kadar her tür mekana yer verilmiş, ayrıca binaların içi de aslına uygun tasarlanmış. hatta örneğin fırına girip içerideki tarihi parçaları inceleyebiliyor, geneneksel kıyafetleri gitmiş sarı örgülü bir abladan kek satın alıp yiyebiliyosunuz, her ayrıntı düşünülmüş! skansen'in içinde bir de hayvanat bahçesi var.

gamla stan'da
"bu kadar tarih bana yetmedi" derseniz gamla stan'a uğramanızı öneririm. isveççede "eski şehir" anlamına gelen gamla stan'da güzel bir yürüyüşle stockholm'ün 13. yüzyıldan bugüne kadar korunmuş olan mimarisini, taşlı yollarını, dar sokaklarını, royal palace'ı ve stortorget meydanını görebilirsiniz.

nerede yemeli/içmeli?


stortorget demişken bu şirin meydandaki nobel müzesi manzaralı chokoladkoppen'de mis gibi bir sıcak çikolata molası verebilirsiniz.





akşam ise, oldukça hareketli olan slussen'e geçmek iyi bir tercih olur. burada müzik, fiyat ve dekorasyon açısından şahane bulduğum indigo, biranızı içip arkadaşlarınızla sohbet etmeniz için en uygun mekanlardan biri.
nasıl gitmeli?

isveç'e gitmenin en uygun yollarından biri scandanavian airlines ile uçmak. istanbul-stockholm arası direkt uçuşları var, bilet fiyatları uygun ve uçakları iyi durumda. yalnız eğer benim gibi esmer ve siyah saçlıysanız uçuş sonrasında isveç'in sapsarı kalabalığından kolaylıkla ayırt edileceğinizden havaalanında sizi durdurup "bavullarınızı arayabilir miyiz?" diyebilirler. bu elbette ki havayolu şirketinden bağımsız bir durum, ayrıca görevliler son derece kibar olduğundan sevimsiz bir durumda kalmak çok da olası değil.

bu yazıda "nerede kalmalı?" bölümü yapamıyorum, çünkü ben arkadaşlarımın yanında kalmıştım. ama stockholm'le ilgili birkaç ipucu verebilirim:

  • hava muhtemelen tahmin ettiğinizden daha soğuk olacaktır, o yüzden yanınıza hırka, sweatshirt vs. almanız iyi olur. ben eylül'de gittiğimde çoğunlukla paltoyla gezmiştim.
  • metroyla (t-bana) birçok yere ulaşmak mümkün, ancak tek bilet almak çok pahalıya geliyor. 1-3-5 veya 7 günlük kartlardan almak çok daha hesaplı oluyor. ayrıntılı bilgi için şuraya bakabilirsiniz.
  • birçok müzede sırt çantası/palto bırakmak için dolaplar oluyor, elinizde eşyalarla gezmektense onları dolaplara bırakıp rahat rahat fotoğraf çekebilirsiniz (tabi eğer fotoğraf çekmek yasak değilse!).
bir sonraki sırt çantası yazım londra üzerine olacak.

14.8.10

belki de hiç istemeden herkesçe sevilmeyi başaran tek arjantinli'nin ayakizlerinde adımlar

,

"Cortazar okumamış insan bir kader kurbanıdır. Eserlerini okumamak
korkunç sonuçları olan, sinsi ve ölümcül bir hastalıktır.
Hayatında hiç
şeftali tatmamış bir insanın durumu gibi.
Kişi yavaş yavaş mutsuzlaşır, farkedilir şekilde solgun görünür
ve belki de azar azar saçları dökülür."
pablo neruda

bir edebiyat öğrencisine/mezununa yapabileceğiniz en büyük kötülüklerden biri, ona en sevdiği kitabı/yazarı sormaktır. yıllar içinde o kadar iyi işler okumuş/okutturulmuştur ki ağzından en sevdiği yazarın veya kitabın adını almaya çalışmak, çocuğunu elinden almaya çalışmak gibidir. hele de mesleğini seven ve bu işi öylesine yapmayan insanlara bunu sorduğunuzda yüzlerindeki o evlat acısını andıran ifadeye tanık olmanız kaçınılmazdır.

ben de defalarca benzer durumlarda kaldıktan sonra aslında bu soruya verebileceğim bir cevap olduğunu fark ettim. evet açıkça söylüyorum: benim en sevdiğim yazar, ilk okuduğum anı ve elimde tuttuğum öykünün gerçekten var olabildiğini gördüğümde nasıl heyecanlandığımı hatırladığım, durmadan dönüp dönüp aynı heyecanla öykülerini okuyabildiğim julio cortazar.

ilk okuduğum "ele geçirilen ev" öyküsünü ders programımıza alan çok sevdiğim hocamın kapısını çalıp "hocam bu öykünün yer aldığı kitabı alabilir miyim?" dedikten sonra antonioni'nin meşhur filminin de temelinde yatan "blow up"ı uzunca bir süre elimden bırakamamıştım. bir süre sonra müpteda'nın gazına gelip koşarak can kitabevi'ni kapısından girmiş ve "'mırıldandığım öyküler'i istiyorum!" diye feryat etmiştim. sonra da sibel'in elinden cebren ve hile ile "ayakizlerinde adımlar"ı kaptım. ardından da devamı geldi elbette.

farkındaysanız cortazar'la tanışma sürecimi anlatarak yazardan ve öykülerinden bahsetmeyi geciktirmeye çalışıyorum, çünkü kendisine o kadar gönülden bağlıyım ki onun hakkında yazmak benim için çok çok zor. ama lafı daha fazla uzatmayacağım.

ayakizlerinde adımlar, arjantin'in yetiştirdiği en büyük edebiyatçılardan biri sayılan cortazar'ın kendisinin bir araya getirdiği öyküler'in yer aldığı bir kitap değil, türkiye'de yayımlanırken bazı öykülerin seçilmesiyle meydana gelmiş bir derleme. aslında bunun ne kadar "doğru" bir şey olduğu tartışılır, çünkü müpteda'nın deyimiyle " bir öykü kitabında 10 öykü varsa o kitap aslında 11 öyküden oluşur. 11.öykü, o 10 öykünün art arda sıralamasıyla ortaya çıkan bütündür". yine de cortazar, kitapları çeşitli yayınevlerine dağılmış ve yazdıklarının tümü henüz türkçe'ye çevrilmemiş bir yazar olduğundan bunu da öpüp başımıza koyuyoruz.

kitapta yer alan öykülerin konularından bahsedemeyeceğim, çünkü böyle bir "özetlemeye" imkan sağlayan öyküler değiller. ancak gözden kaçmaması gereken, defalarca okunası birkaç öyküden kısaca bahsetmek isterim. "silvia" ve "ışık değişikliği" cortazar'ın dünyasını, neyi nasıl yazdığını görmek açısından önemli öyküler. "kindberg diye bir yer" ise edebiyat ve müziği (daha çok da cazı) nasıl organik bir bağla bir araya getirdiğini, dilinin ve anlatım imkanlarının sınırsızlığını (shepp!) gösterir bize. kitap benzersiz bir öyküyle biter: charlie parker esintili "arayış", benim hem edebiyatla bakışımı hem de gerçek anlamda hayatımı değiştiren tek öyküdür. bir öykünün böyle bir gücü olduğuna inanmak ne kadar mümkün bilmiyorum ama ben inanıyorum. "arayış"ı düşününce aklımda hem bir şeyler "aşılıyor", gerçeklik algım, kurgunun sınırları yeniden belirleniyor.

neden bahsettiğimi tam olarak anlatabilmek için "arayış"tan bir bölümle bitireyim:

“Olay şu: aslında kendilerini bilgin sanıyorlar,” diyor ansızın. “Bir sürü kitabı bir araya getirerek okuyup yuttukları için kendilerini bilgin sanıyorlar. İçimden gülmek geliyor çünkü sonuç olarak hepsi de iyi çocuklar, öğrendikleri ve yaptıkları şeylerin çok derin ve zor olduğuna inanmış olarak yaşıyorlar. Bir sirkte de böyledir Bruno, aramızda da. İnsanlar bazı şeyleri, yapılabilmesi en zor şey olarak görürler, onun için de trapezcileri ya da beni alkışlarlar. Ne sanıyor bu insanlar anlamıyorum, iyi çalmak için bir müzisyenin kendini parçaladığını mı, yoksa bir trapezcinin her atlayışta kaslarını incittiğini mi? Oysa gerçekte zor şeyler bambaşka, insanların her an yapabildiklerini sandıkları şeyler bunlar. Örneğin bir köpeğe ya da bir kediye bakmak ve onları anlamak. Zorluk, büyük zorluk bunlar işte. Dün gece şu küçük aynada kendime bakmak geldi aklıma, yemin ederim sana öyle zor oldu ki, neredeyse kendimi yataktan yere atacaktım. Düşünsene, kendi kendine bakıyorsun, yalnızca bu, insanı yarım saat dehşet içinde bırakmaya yeter. Gerçekte bu adam ben değilim, ilk anda, ilk bakışta ben olmadığımı açıkça anladım, onu beklenmedik bir biçimde, bir rastlantı olarak yakalamıştım ve biliyordum ki bu ben değildim. Bunu hissediyordum ve insanın içinde böyle bir his olunca… Fakat bu Palm Beach plajındaki gibi, bir dalga çarpıyor sana, ikinci bir dalga, bir dalga daha… tam birini hissediyorsun ki öteki geliyor, yani öteki sözcükler… hayır, hayır sözcükler değil, sözcüklerin içinde olan bir tür tutkal, bir tür salya. Ve salya üstüne gelerek seni kaplıyor ve aynadakinin sen olduğuna inandırıyor seni. Doğru, ama nasıl fark etmezsin ki. Fakat doğru, bu benim, bunlar benim saçlarım, bu yara izi de benim. İnsanlar, kabul ettikleri tek şeyin salya olduğunu anlamıyorlar, bu yüzden aynaya bakmak onlara çok kolay geliyor. Ya da bir ekmek parçasını bıçakla kesmek. Sen hiç bir ekmeği bıçakla kestin mi Bruno?”

1.8.10

benefit creaseless cream eyeshadow/liners

,

içimdeki benefit sevgisi bambaşka. birçok ürününün sadece görüntüden ibaret olduğu yazılıp çiziliyor, ama ben yine de web sitelerine bakıp bakıp "şunu da alayım, bu da benim olsun" demeden edemiyorum. yine böyle bir "hepsini istiyoruuuummm" anında strawberry'de bu creaseless cream eyeshadow/liner'ları görüp sepete attım.

iyi ki de atmışım. gerçekten de muhteşemler. kesinlikle çizgi çizgi olmuyorlar, renkleri şahane ve kalıcılıkları inanılmaz. dee'ye danıştığımda hem far bazı, hem de tek başına far olarak kullanılabildiklerinden bahsetmişti. özellikle
birthday suit bu anlamda joker olarak kullanılabilir. diyelim hafta için bir akşam arkadaşlarımla buluşacağım, sabahtan da işe gidiyorum. işe gitmeden önce çeşit çeşit far sürecek vaktim yok, ama makyaj yapasım var, e bir de akşama kadar dayanması lazım. böyle zamanlarda birthday suit'i tüm göz kapağıma sürüyorum, hem çok pratik (krem olduğu için ben parmağımla dağıtıyorum), hem de rengi abartılı değil (benim göz kapağıma çok yakın, altın ışıltılı ama öyle disko topu gibi değil). verdiği aydınlık görüntüyü seviyorum. akşama kadar da yerinden kıpırdamıyor.
ya da mesela mat farları biraz daha ışıltılı kullanmak istediğimde altına birthday suit'i baz olarak kullanıyorum. yani oldukça işlevsel, hem kolay kolay bitecek gibi de durmuyor.



strut da dumanlı göz makyajı için mükemmel bir baz, makyajı çok kolaylaştırıyor. tek başına far olarak kullandığımda çok opak bir görüntü elde edemiyorum ama liner olarak denedim, gayet başarılı oldu. örneğin makyajınızda dudakları veya yanakları vurguladığınızda gözleri sade tutmak isterseniz veya liner'ınızın siyah eyeliner kadar dramatik olmasını istemiyorsanız strut iyi bir alternatif olabilir.

swatchlar:


bu sıcak havalarda farlarınızın kalıcılığından şikayetçiyseniz ya da benim gibi "farla hiç uğraşamam" diyorsanız, benefit creaseless cream eyeshadow/liner'lara bakmanızı öneririm. sephora'dan (pahalıya), strawberry'den (26 tl'ye) veya benefit'in kendi sitesinden (türkiye'ye shipping'i var) alınabilir.


diğer renkleri ve swatchlarını merak ediyorsanız pumpkin'in yazısına bakmanızı öneririm.

22.7.10

eyeliner dosyası 3: göz kalemleri

,

eyeliner dosyas
ının birinci ve ikinci yazılarında jel ve keçe uçlu/likit eyelinerlardan bahsetmiştim. bu yazımda da büyük ihtimalle en uygun fiyatlı kozmetik ürünlerinden olan göz kalemlerinden bahsetmek istiyorum.

bir allığa veya ruja renk çeşitliliği veya kalıcılığı için 30-40 tl verdiğim oluyor. ancak söz konusu olan göz kalemi olduğunda yerli ve uygun fiyatlı markaların ürünlerini (örneğin flormar ve emily) çoğunlukla ünlü ve görece daha yüksek fiyatlı markaların ürünlerine (örneğin mac ve dior) tercih ettiğimi söylemem gerekir. çünkü bana göre, bu yerli markaların göz kalemlerinin kalıcılık ve renk çeşitliliği açısından büyük markalardan arda kalır yanı yok.

buna verebileceğim en iyi örnek ilk sırada siyahını görebileceğiniz flormar ultra eyeliner serisi. çok kalabalık olmasın diye fotoğraflarken her markanın birer rengini seçtim ve karşılaştırabilmek adına siyah/gri renkleri tercih ettim, ancak belirtmem gerekir ki bu serinin her rengi birbirinden güzel. siyahın koyuluğundan ve kalıcılığından memnun kalınca morunu da aldım ve mor siyahtan bile daha kalıcı! siyah gün ortasında doğru çoook az silikleşebiliyor, ama mor gün boyu kesinlikle silinmiyor ve bulaşmıyor. ben yağlı cilde ve bir o kadar da yağlı göz kapaklarına sahip biri olarak akmayan bir göz kalemini bulma ümidini çoktan yitirmiştim, ancak flormar beni şaşırttı. zaten birçok makyaj blogu, ambalajları değiştikten sonra flormar'ın kalitesini ne kadar yükseldiğinden bahsetmişti, ben de hem allıklarını, hem lipglosslarını hem de göz kalemlerini severek kullanıyorum, herkese tavsiye ederim. (daha sonra allıklardan ve lipglosslardan da bahsedeceğim) ben cevahir'deki flormar standından 5-6 tl'ye aldım. merak edenler flormar'ın web sitesinden diğer renklere de bakabilirler. bendeki siyah ve mor tamamen mat, standda baktığım açık mavi ve altın renkleri biraz parıltılıydı.

high-end markaların ürünlerinin her zaman çok iyi çıkmayabileceğinin kanıtı da ikinci sıradaki dior trinidad black. bu göz kalemini bana yıllarca akan göz kalemlerinden şikayet etmek suretiyle başının etini yediğim annem sanırım 5-6 sene önce almıştı. üstünden epey vakit geçtiği için rakamı net hatırlamıyorum ancak iyi de bir para ödemişti. buna karşılık sonuç malesef hayal kırıklığı olmuştu. çünkü evet, dior'un göz kalemi çok koyu bir siyah, evet çok kolay sürülüyor ve öyle yumuşak ki gözü hiç rahatsız etmiyor; ancak akıyor. tabi ben bu kadar para verdikten sonra kalemi kullanmamazlık edemezdim, o yüzden aksa da koksa da uzunca bir süre kullandım ve koca kalem minnacık kaldı. kısacası dior'un trinidad black'ini tavsiye etmiyorum, belki göz kapaklarınız benimki gibi yağlı değilse memnun kalabilirsiniz ancak ben olsam 4-5 tl'ye çok daha uygun alternatifler varken dior'u tercih etmezdim.

uygun fiyatlı bir diğer göz kalemi de makyaj çantamdan hiç çıkarmadığım avon glimmersitck diamonds'ın smokey diamond rengi. koyu gri/füme denebilecek bir rengi var. çok makyajlı görünmek istemediğim veya vaktimin kısıtlı olduğu günlerde elim sıklıkla buna gidiyor, çünkü hem siyah eyelinera (veya kaleme) kıyasla daha yumuşak bir ifade veriyor, hem de gün içinde akma problemi olmuyor. kalıcılığı da gayet iyi. ayrıca bazı simli göz kalemleri insanın gözünü rahatsız edebiliyor, ancak ben bunda böyle bir sorun yaşamadım. yalnızca hafif bir parıltısı var. birkaç ay önce indirimle 6-7 tl gibi bir fiyata almıştım. bence denemeye değer bir ürün.

marjo avon glimmersitck diamonds'ın üç rengini mac pearlglide liner'larla kıyaslayan şahane bir yazı yazmıştı, merak edenler şuradan bakabilirler.

son sırada
emily göz kalemi var. hemen hemen bütün parfümerilerde 2-3 tl'ye çeşit çeşit rengine rastlayabileceğiniz bu kalemlerin grisini severek kullanıyorum. emily #120, swatchlarda da görebileceğiniz gibi avon smokey diamond'a kıyasla daha açık bir gri. bendeki diğer renkleri #116 (hafif ışıltılı lacivert), #118 (ışıltılı mavi) #114 (mat ördek başı yeşili) ve #119 (ışıltılı yeşil). sabah çıkıp işe gideceksem far filan sürdüğüm çok çok nadirdir, genellikle gözümün üstüne siyah jel eyeliner çekiyorum. biraz daha renk gelsin istersem bunlardan birini gözümün içine (waterline denilen kısma) çekiyorum ve hiçbir akma-bulaşma olmadan gün sonuna kadar idare ediyorum. göz üçüne çekince hafif bir silikleşme oluyor haliyle ama onun da olmaması sanırım imkansız. emily'nin göz kalemlerini 2-3 tl verip renk renk alabildiğim ve hiçbir problem yaşamadan kullanabildiğim için seviyorum.

swatchlar:
bir sonraki makyaj yazımda iki benefit creaseless cream shadow/liner'dan bahsedeceğim.

16.7.10

savaş çağı umut çağı: bir yirmi yaş güncesi

,

şu yazımda cangençlik'in ilk kitabı yayınlandığında onun hakkında bir yazı yazacağımdan bahsetmiştim. işte bu yazıyı, oya baydar'ın "savaş çağı umut çağı" üzerine yazıyorum.

üniversitede okurken sıkça tartıştığımız konulardan biri, bir metni ele alırken metnin yazıldığı dönemin koşullarını, yazarla ilgili kişisel bilgileri göz önüne almak gerekir mi, yoksa metni tek başına, diğer her tür bağlantıdan bağımsız bir bütün olarak değerlendirmek daha mı doğrudur ("yeni eleştiri"yi destekleyenlerin yaptığı gibi) meselesiydi. "savaş çağı umut çağı" hem türkiye'de gençlerin ciddi anlamda politize olduğu bir dönemi ele aldığı, hem de "bir yirmi yaş güncesi" alt başlığından da anlaşılabileceği gibi 20'li yaşların başında bir yazarın yine aynı yaşlarda genç bir kızın hayatını anlattığı bir roman olması açısından, dönemin koşullarını ve yazarın kendisini göz ardı ederek değerlendirilmeyi neredeyse imkansız kılıyor.

annem ve babam "savaş çağı umut çağı"ndan bir sonraki üniversiteli kuşağın politik ortamında aktif olmuş insanlar olsalar da, gençlik anılarından hiç bahsetmezler. nedendir bilinmez, ben de hep anlatsınlar isterim, o günleri bizzat yaşamış, sokaklara dökülen kalabalıkların içinde yer almış insanların ağzından dinlemek isterim, ama bugüne kadar ağızlarından çok az şey alabildim. "savaş çağı umut çağı" bu açıdan çok çok önemli bir kitap bir defa. 60'lı yılların gençliğinin yaşadıklarını, ikilemlerini, çatışmalarını o dönemi yaşamış birinin, tam da o günlerde yazmış olması çok farklı bir bakış açısı getiriyor önümüze. kitabın ana karakteri (adı kitap boyunca hiç geçmiyor) farklı arka planlardan gelen arkadaşlarıyla ilişkilerini, annesiyle yaşadığı kuşak çatışmalarını, aşka ve cinselliğe bakışını, özgürlüğe düşkünlüğünü ve inanç-inançsızlık arasındaki gitgellerini tamamen kişisel bir bakışla anlatırken, dönemin politik ortamına "insancıl" bir boyut getiriyor. bu sayede, o yılları, dönemin ruhunu belki de en iyi yansıtabilecek genç bir kızın gözünden görme imkanı sağlıyor. "savaş çağı umut çağı"nı sevmemin en büyük sebebi bu; bugüne kadar okuduğum, 60'lı yılları anlatan kitapların tümü politik bir kaygıyla yazılmış, bir görüşü aşılamaya çalışan, ve bu açıdan son derece genelleyici, "bağıran" kitaplardı. "savaş çağı umut çağı"nın böyle bir derdi yok, bu nedenle de o yıllarda yazılmış kitapların çoğundan ayrı bir yerde duruyor.


"savaş çağı umut çağı"nı yukarıda bahsettiğim tüm bağlantılardan bağımsız değerlendirmek istemememin bir sebebi de kitabın 20'li yaşların başındaki bir yazar tarafından yazılmış olmasının getirdiği bazı acemilikleri barındırıyor olması. örneğin, yazarın bazı meselelerin çok üzerine gittiğini ve anlatının her adımında bunları tekrarladığını fark etmemek mümkün değil. ayrıca, ana karakterin inançsızlığı ve özgürleşme arzusu, her ne kadar kitabın temel öğelerinden olsa da, devamlı tekrarlandığı için ve okuru biraz yoran bir mevzuya dönüşüyor. ana karakterin annesiyle sürekli tartışması, gençlerin kendilerinden bir önceki kuşakla çatışması temasının da sıklıkla vurgulanmasına yol açıyor ve bu tekrarlarda yazar, anne-babalarla çocukların ilişkilerine, jenerasyonlar arası farklara ve bu nedenle ortaya çıkan problemlere dair genellemelere düşmekten kaçınamıyor.
özellikle birinci bölümdeki "babalarımız: hep haklı olduklarına inandığımız kişiler" (sayfa 22) şeklindeki genelleyici cümleler metnin akıcılığını bozan öğeler olarak karşımıza çıkıyor.

elbette, romanın yazıldığı dönemin edebiyat ortamı ve yazarın kitabı genç yaşta kaleme almış olması göz önüne alındığında kitapta bu tür aksaklıklar olması doğal karşılanabilir.


buna karşılık oya baydar, hikayesini anlatmak için seçtiği yolu deneyimli yazarlara taş çıkaracak kadar ustalıklı bir şekilde kullanıyor. evle ilgili sorunlardan okuldaki meselelere, ardından mehmet'le ilişkilerine, oradan da sevgi'nin sorunlarına geçerken okuru hiç rahatsız etmeyecek bir akışkanlıkla sürdürüyor anlatımı. kitabın beş bölümü farklı zamanları, mekanları ve karakterleri barındırıyor fakat yazar anlatımı oradan oraya atlıyormuş gibi gözükmeden ya da bilinç akışındaki gibi karmaşıklaşmadan sürdürmeyi başarıyor.


sonuç olarak, "savaş çağı umut çağı" yalnızca genç okurların değil, 60'lı yılları gençlerin gözünden görmek isteyen herkesin sıkılmadan okuyabileceği bir roman. cangençlik'in ilk kitap olarak "savaş çağı umut çağı"nı seçmiş olması da bence çok doğru bir tercih olmuş. bu arada "savaş çağı umut çağı" gördüğüm en çarpıcı kitap adlarından biri olabilir, onu da söylemeden edemeyeceğim.


cangençlik'in bundan sonraki eylemlerini merak ediyorsanız şuraya bakmanızı da öneririm.


bir sonraki edebiyat yazımda cortazar'ın "ayakizlerinde adımlar"ından bahsedeceğim.

10.7.10

eyeliner dosyası 2: likit ve keçe uçlu eyelinerlar

,

bir önceki yazım
da jel eyelinerlardan bahsetmiştim, bu sefer de iki keçe uçlu eyelinerla bir likit eyelinerdan bahsedeceğim.



keçe uçlulardan ilki maybelline line definer. bir ara maybelline ürünlerinde iki alana bir bedava varken almıştım bunu. diğer eyelinerlarım siyah olduğu için, daha doğal bir görüntü istediğimde kullanabileceğim bir şey olsun istedim ve kahverengisini aldım. fakat malesef kalıcılığı çok kötü, sabah sürüyorum ve gün ortasında epey silikleşmiş oluyor. bu nedenle artık kullanmıyorum. belki siyahı daha kalıcıdır, ama bu renginden ben memnun kalmadım. fiyatı sanırım 11-15 tl gibi birşeydi.

lancome artliner littlemermaid'in kullanıp memnun kaldığı bir üründü. ben de makyaj çantamda taşıyabileceğim bir eyeliner istiyordum. hem jel eyeliner hem de fırça taşımak yerine daha az yer kaplayacak bir liner ararken strawberry'de artliner'ın fiyatının 27tl'ye düştüğünü görünce hemen aldım, çok da memnunum. kalıcılığı gayet iyi ve bazı keçe uçlu linerların aksine ince çizgiler de çekebiliyorsunuz. jel eyelinerların kullanımı bana biraz daha kolay gelse de, artliner da gayet başarılı bir alternatif. türkiye'deki satış fiyatı 50 tl'nin üstünde diye biliyorum.

nivea expert eyeliner benim ilk linerımdı, bundan 4-5 tane de bitirmişimdir. fırçası çok ince olduğu için ince çizgiler çekmek isteyenlerin tercih edebileceği bir likit liner. kalıcılık açısından da hiçbir sorun yaşamadım. yine de jel eyeliner kullanmaya başladıktan sonra elim buna pek gitmedi. daha ucuz ve heryerde kolaylıkla bulunabilen bir marka olduğu için tercih edilebilir. fiyatı 20 tl civarı sanırım.

swatchlar:

bu arada, geçen sefer yazmayı unutmuşum, ben eyeliner'ı mac'in sitesinde gördüğüm şu videodaki yöntemle sürüyorum, bana en kolayı bu gibi geliyor. hem jel hem de likit ve keçe uçlu linerlarda en dıştaki kuyruk kısmından başlayıp göz bebeğimin olduğu yere kadar bir çizgi çekiyorum, sonra altını doldurarak bu kısmı hafif kalınlaştırıyorum. sonra da buradan gözümün içine kadar ince bir çizgi çekerek tamamlıyorum.

bir sonraki yazıda birkaç göz kalemini karşılaştıracağım.
 

BOLAHENK SOKAK Copyright © 2011 | Template design by O Pregador | Powered by Blogger Templates