ladylestrange etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ladylestrange etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17.2.12

Cadının Seyir Defteri: Secret Circle

,

Efendim, pek uzun bir aradan sonra bloga yeniden dönüş yapmanın, üstelik de pek severek yazdığım Cadının Seyir Defteri serisinden yeni bir yazıyla karşınıza çıkmanın haklı gururunu yaşıyorum. An itibariyle konumuzsa bu sene CW'nun hayatımıza kattığı, kimimizinkine katamadığı, yeni dizisi Secret Circle. Fark edilebileceği üzere, nerede cadı var, büyücü varsa kendimi hemen orada bulduğumdan Secret Circle ilk kez kulağıma geldiğinde soluğu bilgisayar başında alıp oturdum izlemeye.

Öncelikle Secret Circle'ın bir nevi Vampire Diaries kardeş dizisi olduğu, proje bünyesinde barındırdığı yapımcı, senarist ve kimi yönetmenlerinin aynı zamanda Vampire Diaries'de de yer aldığını belirtmek lazım. Kısaca, Vampire Diaries için, "öyle ergen lise aşkı filan, bir de üzerine fantastik, hiç gelemem" diyenleri hemen eleyelim, zira Secret Circle fantastik dizi sevmeyenlerin hayatını değiştirecek kadar iyi olmamakla birlikte, türün severlerini kısmen tatmin edebilecek özellikleri bünyesinde barındırmakta. Vampire Diaries'in kardeş dizisi dedik, zira kitap uyarlaması olan dizi yine Vampire Diaries kitaplarının yazarı L.J Smith elinden çıkma. Fakat Smith, üçleme olarak hazırladığı Secret Circle serisini devam ettirmek istese de Alloy Entertainment ve HarperTeen'in kendisine attığı yasal bir kazık sonucu yazdığı dördüncü kitap reddediliyor ve serinin yeni kitabı Aubrey Clark tarafından yazılıyor. The Divide (Bölünme) adıyla basılacak kitap 20 Mart'ta Amerika'da tüm kitapçılarda olacakmış, velhasıl bizim memlekete ne zaman gelir bilinmez. Yazar Smith blogundan içleri acıtan bir isyan mesajı yazarak "kitabımı devam ettirmek istiyorum, izin vermiyorlar" diyor. Kendi yarattığı bir dünyayı devam ettirme hakkının kapitalizmin vahşi elleri tarafından başka bir yazara devredildiğini düşünürsek, ben oturduğum yerden sinirlendim mesela. Kadıncağızın isyanını okumak isteyenleri buraya alabiliriz. Şahsen kitaplara dair en ufak bir fikrim yok, fakat okumuş olanlar dizisinden çok farklı olduğunu söylüyorlar. O halde ben dizimize döneyim.

Diziyi her türlü spoiler'dan uzak durarak özetlemek gerekirse: Sarışın ergen kızımız Cassie Black, annesiyle birlikte mutlu mesut yaşar iken, annesi ölür ve anneannesiyle birlikte yaşamak üzere Chance Harbor'a taşınır. Burada annesinin ve babasının cadı olduğunu, toplanıp büyü yaptıkları gizli bir toplulukları olduğunu (bkz. Secret Circle) ve kalıtsal olarak kendisinin de büyü yapabildiğini öğrenir. Annesiyle babasının büyü yaptığı grubun yeni jenerasyon çocuklarıyla aynı okula gitmektedir. Böylelikle kendi secret circle'larını oluşturup maceradan maceraya koşarlar. Söz konusu CW dizisi olunca tabii ki ortada var olan bir aşk üçgenimiz vardır. Cassie kızımız Jake beni karanlık tarafımla seviyor ama Adam da bana iyi geliyor, gibisinden git-gellerle bir yandan bir aşktan öbürüne sürüklenir, bir yandan da kendi içinde karanlık taraf-ayrdınlık taraf mücadelesi verir.
Kısaca azıcık Twilight, azıcık Vampire Diaries, azıcık da Charmed'ı hatırlatan Secret Circle'ı benzerlerinden ayıran ve benim hala merakla izlememe sebep olan özelliği ise, her bölüme korku ögelerinin çok iyi döşenmiş olması. Paranormal Activity'i evde tek başına izleyebilen bendenizi, sakin sakin dizi izlerken yerinden sıçratabilen kimi sahneler, rutinleşip sıkıcılaşabilecek diziye artı puan katıyor. Dizinin giriş ve aynı zamanda bitiş jingle'ı da her seferinde tüylerimi diken diken ediyor. Dizinin yine ilerki bölümlerde üzerine oynanabilecek potansiyellerinden birisi ise Faye'i canlandıran Phoebe Tonkin. Dizideki performansı çok iyi, bu diziden sonra daha da büyük projelerle yola devam etmesini beklediğim bir isim kendisi. Üstelik eğlenceli de bir insan, twitter'dan takip etmek isteyenleri şuraya alabiliriz mesela. Sağdan soldan okuduğum kadarıyla Cassie'yi canlandıran Britt Robertson ile Adam'ı canlandıran Thomas Dekker'in genişçe bir hayran kitlesi varmış. Ben henüz öyle çok büyük bir performanslarını görememiş olsam da bunun sorumlusunun azıcık da senarist ekip olduğu kanısındayım. Zira karakterlerimiz fazlasıyla iki boyutlu. Dizi hem karakterlerinde hem de konu gelişiminde klişelerden ne kadar uzaklaşırsa o kadar başarılı hale gelecek, zira şu haliyle türün sevenlerine sadece umut vaat etmekten öteye geçemiyor.

Şimdilik, Vampire Diaries'i "eh olsa da olur olmasa da" halinden "ben bir hafta izlemeden nasıl duracağım"a getiren yaratıcı kadrodan, Secret Circle'da da benzer bir performans sergilemeleri temennisiyle yazıyı noktalıyorum.

27.2.11

Oscar Tahminleri

,

Bolahenk Sokak’ın ilk Oscar tahminleriyle karşınızdayım. Takdir edersiniz ki aslında Oscar tahmini bayağı riskli bir iş. Çuvallama ihtimalim oldukça yüksek. Ama Oscar tahmini yapmanın iddia oynamak gibi bir cazibesi var. O yüzden olsun varsın diyerek sizi Bolahenk Sokak’ın ilk Oscar tahminleriyle başbaşa bırakıyorum.
EN İYİ FİLM
Adaylar: The Social Network, Toy Story 3, The King's Speech, Black Swan, True Grit, Inception, Winter's Bone, The Kids Are All Right, The Fighter, 127 Hours.

En iyi film: The Social Network
Bir ihtimal daha var: The King’s Speech
EN İYİ YÖNETMEN
Adaylar: Tom Hooper (The King's Speech), David Fincher (The Social Network), The Coen Brothers (True Grit), David O Russell (The Fighter), Darren Aronofsky (Black Swan)

En iyi yönetmen: David Fincher (The Social Network)
Bir ihtimal daha var: Tom Hooper (The King’s Speech)
Bolahnek Sokak oscar’ı: Darren Aronofsky (Black Swan)
EN İYİ ERKEK OYUNCU
Adaylar: Javier Bardem (Biutiful), Jeff Bridges (True Grit), Colin Firth (The King's Speech), Jessie Eisenberg (The Social Network), James Franco (127 Hours)
En iyi erkek oyuncu: Colin Firth (The King’s Speech)
Bir ihtimal daha yok.
EN İYİ KADIN OYUNCU
Adaylar: Annette Bening (The Kids Are All Right), Jennifer Lawrence (Winter's Bone), Natalie Portman (Black Swan), Michelle Williams (Blue Valentine), Nicole Kidman (Rabbit Hole)
En iyi kadın oyuncu: Natalie Portman (Black Swan)
Bir ihtimal daha yok.
EN İYİ YARDIMCI ERKEK OYUNCU
Adaylar: Christian Bale (The Fighter), John Hawkes (Winter's Bone), Jeremy Renner (The Town), Mark Ruffalo (The Kids Are All Right) Geoffrey Rush (The King's Speech)

En iyi yardımcı erkek oyuncu: Christian Bale (The Fighter)
Bir ihtimal daha var: Geoffrey Rush (The King’s Speech)
EN İYİ YARDIMCI KADIN OYUNCU
Adaylar: Amy Adams (The Fighter), Melissa Leo (The Fighter), Jacki Weaver (Animal Kingdom), Helena Bonham Carter (The King's Speech), Hailee Steinfeld (True Grit)

En iyi yardımcı kadın oyuncu: Melisa Leo (The Fighter)
Bir ihtimal daha var: Helena Bonhem Carter (The King’s Speech)
DİĞERLERİ:
En iyi yabancı film: Biutiful
En iyi animasyon: Toy Story 3
En iyi uyarlama senaryo: Aaron Sorkin (The Social Network)
En iyi orijinal senaryo: Christopher Nolan (Inception)
Fakat esas ak kuğu kara kuğu gece üçte belli olacak pek sevgili Bolahenk Sokak okurları. İzlemede kalın!

15.2.11

King's Speech vs. Twitter'ın Gücü vs. Ankara vs. Hayat

,

Şu sıralar ödülleri silip süpüren King’s Speech geçen hafta yurdum coğrafyasında da beni fazlasıyla eğlendiren bir olayın yaşanmasına sebebiyet verdi. Filmle ilgili yorumlara geçmeden önce bu yazıyı yazarken bile eğlenmemi sağlayan olayı hatırlayalım.

Ankara twitter’ın gücünü keşfettiğinden beridir twitter TBMM’ye döndü. Önce başbakan ve cumhurbaşkanının Obama’yı takip ederek twittter’dan verrified account’larını kapmalarıyla başladı her şey. Fakat yazdıkları tweet’lerin çocuğu "Sayın başbakan bunu bunu dedi,", "Sayın cumhurbaşkanı bu tarihte burada olacak," şeklinde adeta 140 karakterlik basın bültenlerinden oluşuyordu. Ben de burun kıvırıp yoluma devam ediyordum. Derken Melih Gökçek’in twitter’a gelişiyle benim de Ankara’nın twitter account’larıyla ilgili görüşlerim sarsıldı. Vergi kaçırmayla ilgili suçlamalardan tutun da küfürlü hakaretlere kadar herkes durmadan Melih Gökçek'e tweet yazıyordu. Fakat Melih Gökçek benim daha önce hiç şahit olmadığım bir şey yaparak herkese teker teker cevap vermeye başladı. Önce gelen hakaretleri “Avukatıma devrediyorum,” dese de sonunda birebir herkese cevap vermeye başladı. Bu da twitter’a bir nevi chat ortamı havası kazandırdı. Hatta bir akşam “twitter’a gelmekte” gecikince gazetecilerden birine “Şimdi misafir var. Gitsinler, geleceğim,” şeklinde haber salıp ilerleyen saatlerde gerçekten gelince de “Başkanım ne misafirmiş, gitmek bilmedi,” gibisinden sitemlere “Haklısınız,” diyerek katıldı. Ben de bir twitter kullanıcısı olarak tüm olup bitenleri şaşkınlıkla izlerken geçen hafta bambaşka bir olay Ankara ve twitter'ı yine aynı satırlarda bir araya getirdi.

Şimdi gelelim twitter, Ankara ve King’s Speech’i birbirine bağlayan eğlenceli olaya. Geçtiğimiz günlerde cumhurbaşkanı Gül kendi twitter’ından şöyle bir tweet yazdı:

@cbabdullahgul Geçen gün eşimle beraber evde The King's Speech filmini izledik. Gerçekten çok güzel bir film. Filmin çok konuşulacağını ve birçok ödül alacağını tahmin ediyorum.

Gül’ün bu tweet’iyle de ortalık birbirine karıştı tabii. Bir bir ne kadar gazeteci varsa neredeyse hepsi “Cumhurbaşkanı vizyona girmeyen, dvd’si de ne Türkiye’de ne de yurt dışında satılmaya başlanmayan King’s Speech’i korsan dvd ile mi izledi?” şeklinde yorumlar yazmaya başladı. Hatta twitter’ın unutulmaz kişiliklerinden Yılmaz Morgül cumhurbaşkanına twitter üzerinden korsan dvd izleyip izlemediğini sordu. Ben tüm bu olup bitenleri eğlenerek izlerken ertesi gün gazetede beklenen cevap geldi. Habere göre Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema ve Telif Hakları Genel Müdürü Abdurrahman Çelik, ANKA’ya bana "Cumhurbaşkanı olmak böyle bir şey azizim," dedirten şöyle bir açıklamada bulundu:

“Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği’nden bizi aradılar, biz de filmin Türkiye’deki dağıtım haklarını alan kişileri aradık, firmadan filmi rica ettik; ‘Cumhurbaşkanımız istiyor’ diye. Dağıtımcı firma da bir tane DVD’yi bize gönderdi ve biz de Cumhurbaşkanımıza ilettik. Ortada korsan film izlenmiş gibi bir durum yok"



Şimdi… Gelelim ortalığı birbirine karıştıran King’s Speech filmimize. Efendim ben-deniz dağıtıcı firmayla falan iletişime geçmedim. Korsan dvd de almadım. Bizzat oturup internetin güzelliklerinden faydalanıp indirdim ve de King's Speech'in film olarak dünyanın en güzel filmi sayılmayacağı lakin Colin Firth’ün bir oyuncunun gelebileceği en üst noktaya 6. George rolüyle gelmiş olduğu kanısındayım.

Filmimiz Tom Hooper imzalı. Daha önce kendisinin Longford adlı filmini izlemiş ve uzun süre filmin etkisinden kurtulamadan yerli yersiz her konuşmada filmi anlatmış olduğumu hatırlarım. King’s Speech üzerimde benzer bir etki bırakmadıysa da, yine de filmin ortalamanın üzerinde olduğunu söyleyebiliriz. Dediğim gibi bu Hooper’ın izlediğim ikinci filmiydi. İki filmin ortak noktası da sapına kadar bir İngiliz filmi izlediğinizi buram buram hissettiriyor olmaları. Yağmurlu ve karanlık İngiltere havası, İngiliz oyuncular ve tabii dinlemeye doyulmayan güzelim aksanları ile peşinizi bırakmayan aristokrat havası iki filmi de birbirine yaklaştıran noktalar.




Filmimiz kekemelikten muzdarip 6. George’un konuşma terapisti Lionel Logue ile güvenini kazanıp milyonlara hitap edebilecek ve 2. Dünya Savaşı’nın karanlık günlerinde ülkesinin insanlarına güven verebilecek hale gelişini anlatıyor. Film siyasi havadan olabildiğince uzak duruyor. 2. Dünya Savaşı arka planlı bir bireysel hikaye filmi izlemek istiyorsanız hemen uyarayım, bu film size beklediğinizi vermeyecek. Yaklaşan İkinci Dünya Savaşı’na şöyle bir dokundurulup geçilmiş. Esas mesele ise 6. George’un ya da Lionel Logue’nun ve ailesinin hitap ediş şekliyle Bertie’nin kekemelikle baş ederken aslında çocukluk travmalarıyla savaşıyor oluşu. İngiliz Kraliyet ailesinin mensubu olmanın getirdiği yükümlülüklerle en başta psikanalitik terapiyi reddedip sadece konuşma terapisi isteyen ve çeşitli egzersizlerle sorununu yenmeye çalışan 6. George’un film ilerledikçe Lionel Logue’a açılmaya başladığını görüyoruz. 30'larda yöntemleri hala tartışmalı olan psikanalizin gücününün İngiiz kraliyet ailesine dek varmış olması dikkati çeken bir mevzu.

Eklemek gereken diğer bir notsa filmin iki dev oyuncusu Helena Bonham Carter ile Geoffrey Rush’ı daha önce birlikte izlediğimiz projenin Harry Potter oluşu. Nam-ı değer Dumbledore ile benim de pek sevdiğim nickimi aldığım Bellatrix Lestrange olarak izlediğimiz Rush ve Bonham Carter’ı burada bambaşka rollerde izliyoruz.

Oscar ödüllerine ilişkin tahminlerimi ayın 26’sında sizinle paylaşmayı umuyorum ama şimdiden söyleyeyim Colin Firth’ün En İyi Erkek Oyuncu dalında Oscar’ı kapması oldukça güçlü bir ihtimal. Zaten yukarda görüldüğü gibi 87. TBMM Ödülleri çoktan King's Speech'e verildi bile. 26 Kasım’da Amerika’da, 7 Ocak’ta İngiltere’de vizyona giren film Türkiye’de ise Zoraki Kral adıyla 18 Şubat tarihinde izleyici karşısına çıkacak. Altın Küre ve Bafta’dan galibiyetle çıkan ve Oscar ödüllerinde de 12 dalda aday gösterilen King’s Speech sırf oyunculukları için bile olsa görmeye değer.

Son not: Filmin müzikleri Alexandre Desplat imzalı ve yine her bir Desplat filminde olduğu gibi gayet başarılı. Soundtrack albümünü de mutlaka ele geçirin, pişman olmayacaksınız.

29.1.11

Londra'da Bir Bolahenk Sokaklı: Bölüm 2

,


Yolu Christmas zamanı İngiltere’ye düşen bir İstanbullu olarak hem büyülendiğimi hem de çok şaşırdığımı söylemeliyim. Her şeyi madde madde anlatmaya geçmeden önce Christmas’ın nasıl büyük bir çılgınlık olduğunu anlatmaktan başlamam en doğrusu olacak. Christmas’dan, yani Aralık 25’den, bir ay kadar önce onlarca Christmas kanalı televizyonlardaki yerlerini alıyorlar. Çocuklar için açılan onlarca Christmas temalı çizgi film kanalının yanı sıra yetişkinler için de envai çeşit alışveriş ile film kanalı başlatılıyor. Mağazalar dekorasyonlarını çok önceden hazırlarlarken dünya neredeyse tek bir günün etrafında dönüyor. Kırtasiye dükkanları alabildiğine Christmas kartıyla dolduruluyor, metrolardan sokaklara, otobüslerden havalimanlarına her yer hediye ilanlarıyla dolup taşıyor. Yaklaşık bir buçuk aylığına dünya tek bir günün etrafına dönerken alışveriş çılgınlığı gözlerinizi kamaştırıyor.

NEREDE KUTLANIR?
Öncelikle Christmas’ın en önemli geleneğinin aile olduğunu söylemem lazım. Eğer ölüm kalım sebebiyle yurt dışında falan değilseniz ve İngilizseniz bu demek oluyor ki Christmas aileyle geçirilecek. Bizim kimi bayramlarda kaçamak yaptığımız gibi, "Biz de bu Christmas’da tatile gidelim," demeyi düşünüyorsanız, alacağınız cevap "Yemezler," oluyor. Zira yılın en önemli günü kabul edilen bu günü ailenizden ayrı gayrı geçirmeniz ayıp kabul ediliyor. Benim tüm bu Christmas şenliğine şahit olmamı sağlayan pek sevgili sevgilim Guy’ın geçen gün internette denk geldiği bir araştırmaya göre İngiltere'de çiftler en fazla Christmas döneminde ayrılıyormuş. Araştırma sebepleri açıklamıyordu ama bizim tahminimiz aileyle tanıştırılmak üzere Christmas’da davet edilmeyen kimi çiftlerin bu krizi atlatamaması ya da birbirine yanlış hediye alan çiftlerin “Sen beni hiç tanımıyorsun” ana temalı kavgalar sonucunda ayrılmaya karar vermesi yolunda oldu ki bu da bizi ikinci bölüme götürüyor.

HEDİYELER
Christmas’a dair bildiğiniz her şeyi unutun, çünkü günün esas meselesi hediyeler. Bir buçuk ay öncesinden kime ne alacağım paniğiyle birlikte mağazalardaki kuyruklar da büyüyor. İş yaratıcılığınıza kalmış ama girdiğiniz her mağazada hediye setlerine denk geliyorsunuz. Herkes çılgınca bir dükkandan öbürüne koşturuyor, Christmas’dan birkaç gün önce de eli kolu paketlerle dolu bir sürü insanı metro ve trenlerde ailesinin evine göç ederken görebiliyorsunuz. Fakat sakın filmlere kanmayın. Hani mutlu mutlu Christmas alışverişini yapıp eli kolu hediye paketiyle sokakta dolaşan insanlar var ya, onların hepsi yalan. Neredeyse hiçbir mağaza aldığınız malzemeyi hediye paketi yapmıyor. Yapan birkaç yer varsa, onlar da ekstra 2-3 pound istiyorlar. Siz de paşa paşa kendi hediye paket süsünüzü satın alıp evde yapıyorsunuz. En azından böylece orta okulda aldığımız el işi dersleri bir işe yaramış oluyor.

CHRISTMAS KARTLARI
Bu da ayrı bir çılgınlık. Sadece ama sadece tebrik kartı satan o kadar çok mağaza var ki ben ilk gördüğümde inanamadım. Gençler bu kart meselesini fazla takmıyorlar, lakin geniş aileler için bu mesele ayrı bir önem arz ediyor. Bir nevi bayram telefonu açmak gibi bir durum. Christmas’da göremeyeceğiniz kim varsa hepsine birer şirin kart alıp gönderiyorsunuz, bu yüzden evde toplu bir kart paketi hazır bulundurmanız en sağlıklısı oluyor.

CHRISTMAS ÖNCESİ, ESNASI VE SONRASI

Christmas Eve
Önceki gün, yani Christmas Eve genelde ailelerin evine geçiş yaptığınız gün oluyor. Biz de Christmas Eve’de Fleet’e geçtik (Fleet’i bir sonraki yazıda anlatacağım). Her yerde böyle mi bilmiyorum ama Fleet için Christmas Eve denilen gün, puba gidilip bir önceki Christmas Eve’den beri görülmeyen lise arkadaşlarının görülüp koskoca bir yıldır neler yapıldığına dair bilgi alışverişinin yapıldığı bir gün. Bana biraz mezuniyet sonrası toplantılarını hatırlattı.

Christmas Günü
Nasıl ki Christmas öncesi
hazırlığı hediyelerden ibaretse, Christmas gününün bütün olayı da yemek yemek. Bütün gün yemek yiyorsunuz, ciddiyim. Benim gibi çılgınlar gibi yemek yemeyen bir tip bile durmadan yediyse, bu işte bir hayır vardır deyip en önemli alt başlığa geçiyorum.

Christmas Menüsü
Bu da Christmas’ın en önemli detaylarından birisi. Her evde aşağı yukarı aynı menü hazırlanıyor ve bu menü de tüm geleneğin değişmeyen parçalarından birisi. Menümüzde neler var hemen sıralayalım. Açılış füme somonla yapılıyor. Daha sonra hindi, Brüksel lahanası, patates, kızılcık sosu, fındık ve cevizli harç, pigs in blanket ve bol miktarda gravy sos ile devam ediliyor. Bitti sanmayın, bunların hemen ardırdansa Christmas Cake ve Christmas Puding geliyor. İkisi de meyveyle yapılıyor, Christmas puding’e ekstra olarak brandy sos ekleniyor.





Christmas Cracker’ları
Christmas crackers minik hediye paketleri. İki ayrı kişi paketi iki tarafından tutup çekiyor ve “pop” sesi eşliğinde minik bir hediye (bana anahtarlık çıktı), bir bilmece kağıdı ve kafanıza takmanız gereken bir taç çıkıyor. Sofradaki herkesin bir cracker’ı mutlaka oluyor. Bu taç takma mevzusu da sanmayın ki sadece gençler ya da afacan yetişkinler tarafından uygulanıyor. Bir restoranda erken bir Christmas yemeği yiyen yaş ortalaması 80 civarında bir gruba denk geldik. Onların da kafasında aynı crackers taçlarından vardı. Azıcık sorup soruşturduktan sonra öğrendim ki Christmas yemeği yerken crackers taçlarından takmak adetten.

Christmas Çorabı
Bu beni en mutlu eden Christmas detayıydı. Uyumadan önce boş duran duvara asılı Christmas çoraplarımız ertesi sabah Guy’ın annesi tarafından ağzına kadar hediyelerle doldurulmuş bizi bekliyordu. Benim çorabımdan alabildiğine çikolata, kitap ayracı, kırmızı çoraplar, kalpli post-it’ler çıkarken Christmas sabahını tüm yemeklerden önce tıka basa çikolatayla dolu bir mideyle açmış oldum.

PANTOMIME
Pantomime’ın Zargan açıklaması, “Noel zamanı oynanan peri masalına dayalı müzikli tiyatro oyunu”. Daha detaylı bilgi isteyenleri buraya alalım. Ama kısaca genelde masallardan uyarlama gösterilerden bahsediyoruz. Mesela biz Pamuk Prenses’i izlemeye gittik. İngiliz tiyatrosunun en köken halini burada görmek mümkün, çünkü seyircilerin de oyuna müdahelesi söz konusu. “Cadı arkanda” ya da “Yalan söylüyor” gibi çığlıklarla seyirciler de oyuna katılıyorlar. Genelde çocuklar için tasarlanıyor olsa da örneğin bizim gittiğimizde yetişkinler için de pek çok espri hazırlanmıştı. Zaten oyunculardan ikisi İngiliz televizyonlarınca ünlü iki kişi olduğundan (şu anda adlarını hatırlamıyorum ama birisi EastEnders dizisinde oynuyordu, birisi de eski Xfactor yarışmacılarındandı) hedef kitlesi çocuklar kadar yetişkinlerdi de.




Bir sonraki yazımda Canterbury, Bath, Dorset ve Fleet notlarıyla karşınızda olacağım.

28.1.11

"Geleneksel" Bir Aile Filmi: The Kids Are All Right

,


Simone De Beauvoir'ın ünlü "Kadın doğulmaz, kadın olunur" düsturundan Judith Butler'ın Cinsiyet Belası'na uzanan yolu izleyiciyi yormadan ortaya koyan bir filmle karşı karşıyayız. The Kids Are All Right cinsiyet rollerini hiç beklemediğiniz bir yerden vurarak aile rollerimizi, peformatif davranışlarımızı yeniden gözden geçirmemize sebep oluyor.



Filmimiz pek çoğumuz için oldukça sıradan bir sahneyle başlıyor. Anne ve iki çocuk sofrada oturmuş babalarının akşam yemeğine gelmesini bekliyorlar. Sofrada boş bırakılmış sandalye tabii ki masanın en başında duran, en babaya has taht sandalyesi. Az sonra kapı açılıyor, baba eve geliyor ve aileye katılıyor. Çocuklara hayatlarına ilişkin birkaç soru sormaktan tutun da karısının yeni açmaya çalıştığı işle ilgili olarak savurganlık yaptığına dair birkaç küçük eleştiriye dek tipik bir orta sınıf aileyi izliyoruz. Tek bir farkla... Babayı canlandıran kişi, Annette Bening'den başkası değil. Söz konusu karı-koca lezbiyen bir evli çift, çocuklarsa çiftin sperm bankasından aldıkları spermle dünyaya getirdikleri çocuklar. Bu saydıklarımdan hiçbiri onları daha az aile yapmıyor tabii ki, hatta aksine ailenin tüm üyeleri geleneksel cinsiyet rollerine öylesine sıkı sıkıya bağlılar ki, en geleneksel aileye taş çıkartacak denli ata-erkil bir aileyle başbaşa kalıyoruz.

Nic (Annette Bening) kısa kesilmiş saçları, erkeksi kıyafetleri , sinirlendiğinde dozunu kaçırdığı içki içme alışkanlığı, hatta adıyla bile en baştan performe ettiği rolünü belli ediyor. Jules ise (Julianne Moore) Nic"in isteği üzerine geçmişte işini bırakıp kendisini çocuklarına bakmaya vermiş, kariyerinde doğru düzgün bir yol tutturamamış, Nic tarafından fazla duygusal ve sorumsuz olmakla suçlanan bir anne modeli. Çiftin zaman zaman gay erkek pornosu izliyor olması ise hayatlarındaki bir "eksikliğin" ilk ipucunu veriyor. Zaten The Kids Are All Right her türlü detay açısından tutarlılıkla dolu. Film boyunca hiçbir detayı boşuna görmüyorsunuz, başta gördüğünüz herhangi bir sahne sonunda sonuç açısından önem kazanıyor. Bu da oldukça derli toplu bir film ortaya çıkartıyor.



Çocukların biyolojik babalarını merak etmeleri ile ise filmimiz başlıyor. Söz konusu biyolojik babanın (Mark Ruffalo) herkesle iyi geçinen eğlenceli bir adam çıkması, çocukların kalbini kazanması ve Jules ile çalışmaya başlaması ile birlikte Nic'in aile içindeki otoritesini kaybetmekten korkaya başladığını görüyoruz. Esas kriz de bundan sonra başlıyor.

83. Oscar ödüllerinde En İyi Film, En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu (Mark Ruffalo), En İyi Kadın Oyuncu (Annette Bening) ve En İyi Özgün Senaryo dallarnıda aday gösterilen The Kids Are All Right, hepimizin taktığı cinsiyet maskelerini yeniden hem de hiç beklemediğimiz bir yerden, bir lezbiyen çift aracılığıyla gözler önüne seren, zekice tasarlanmış bir film. Annette Bening göz dolduran oyunculuğuyla bu yılın Oscar ödüllerinde Black Swan'de izlediğimiz Natalie Portman'ın en güçlü rakibi. Çocuklardan Joni'yi oynayan Mia Wasikowska'yı ise Tim Burton'ın Alice Harikalar Diyarında'sından hatırlayacaksınız.
!f istanbul ile İki Kadın Bir Erkek adıyla gösterime girecek The Kids Are All Right kesinlikle görmeye değer.

17.1.11

Londra'da Bir Bolahenk Sokaklı: Bölüm 1

,
Bir süredir blog yazılarına ara vermek zorunda kalmıştım. Tez ve iş gibi mühim sebepler dışında diğer bir hayırlı sebepse bir aylık uzun bir Londra gezisi yapmış olmamdı. Bu Londra’ya ikinci gidişim olduğundan ve ilk gidişimde neredeyse tüm turistik atraksiyonları birer birer keşfetme olanağı bulduğumdan, bu gezim biraz daha farklıydı. Öncelikle bu defa mükemmel bir rehberim vardı ki sayesinde Londra’ya tatile giden değil de bizzat orada yaşayan birinin neler yaptığı, rehber kitaplarda yazmayan ne gibi mekanlarda vakit geçirdiği, adetler, alışkanlıklar vs. gibi unsurları birinci elden keşfetme imkanı buldum. Üstelik tatilim Christmas ve yılbaşına da denk geldiğinden usulünce bir İngiliz Christmas’ı geçirmiş oldum. Londra’ya kısa süreliğine gidecek olanlar için şipşak rehber yazısı ucucaparklar’dan gelecek. Bu yazıdan itibaren başlayan seriyle ben de Londra’da keşfettiğim yerleri bir bir tüm detaylarıyla paylaşacağım.

BRIXTON
Hemen aklımızda çalan şarkı, Guns of Brixton. Haliyle bir ayımı burada geçirmeden önce aklıma gelen olasılıkların tek sorumlusu da yine aynı şarkı. Halbuki Brixton geçtiğimiz ay içersinde benim favori mekanlarımdan birisi oldu. Kabul ediyorum ki Nothing Hill gibi şık ve gösterişli değil, fakat gidilecek doğru mekanları bilince son derece eğlenceli bir yer haline geliyor. Guns of Brixton şarkısının kafamda yarattığı imajın aksine bir ay boyunca sadece tek bir kez polis barikatına tanıklık ettim ki bu da şansa denk geldi. Yirmi dakikada bir polis sireni duymanız ya da adım başı uyuşturucu satıcılarına denk gelmeniz Brixton’ın alışıldıklarından olsa da bir süre sonra tüm bunları olağan karşılamaya başladım. Serinin ilk yazısında da Brixton’a yolu düşenler nereye gitmeli, ne yapmalı teker teker sıralayacağım.

Brixton Market

Envai çeşit manavdan kasaba istediğiniz her şeyi bulabilecek olmanızın yanı sıra minik kafeleri ve mükemmel lezzetler sunan restoranlarıyla Brixton Market şaşırtıcı bir yer. Karnınız çok açken ve fazla da para harcamak istemiyorken birden kendinizi mini mini bir İtalyan restoranında bulabiliyorsunuz. Envai çeşit Afrika yemeğinin servis edildiği ufak restoranlar, küçük Fransız kafelerinin hemen yanında duruyor. Seçeneğiniz çok, üstelik Brixton’ın daha düşük bütçelere hitap etmesi dolayısıyla çılgınca paralar harcamadan olabildiğince çok seçeneğe ulaşabiliyorsunuz. Kimi zaman kafelerde düzenlenen küçük konserlerle de sadece yeme-içme anında değil, eğlencede de Brixton Market güzel bir alternatif oluşturuyor.

The Effra Hall
The Effra Hall, Londra’da en çok sevdiğim mekan oluverdi. Sebebi ise cuma ve cumartesi akşamları dışında her akşam bir jazz grubuna ev sahipliği yapması. Siz mutlu mutlu biranızı yudumlarken en fazla iki metre ötenizde muhteşem bir konser veriliyor. Üstelik mekanın kendisi, arka bahçesi vs. de çok sevimli olduğundan gittikçe bir kez daha gitmek istedim, sonuçta da amacıma ulaştım. Size tavsiyem buraya özellikle en azından bir akşamınızı ayırmanız. Canlı jazz dinlerken keyfine bakmak isteyenler için mükemmel bir seçenek.

The Rest Is Noise
Bu pek güzel mekan adını Alex Ross’un The Rest Is Noise adlı kitabından alıyor. İster yemek yiyin, ister bir şeyler içmeye gidin, isterseniz de dans etmeye gidin… Mekanın içi oldukça geniş olduğundan her şeye bolca yer var. Bizim gittiğimiz iki akşamda da dj vardı, bir defasında kendimi reggae yaparken buldum ve normalde tek bir dans figürü bile beceremeyen bir insan olduğumdan içimdeki gizli reggae yeteneğinin ortaya çıkışını mekana bağladım. Bazı akşamlar çok kalabalık olabiliyor ama biz her gidişimizde fazlasıyla eğlendik. Zaten Brixton’da yarım saat dolaşınca ilk dikkati çeken yerlerden biri olduğundan, metro istasyonundan düz yürü, yirmi metre ilerde gibi bir tarifi de olduğundan gözünüze ilişecektir.


Asmara Restaurant
Burası bizim coğrafyamızca pek bilinmeyen, Afrika’da yer alan Eritrea ülkesinin yemeklerini sunuyor. Hatta adını da Eritrea’nın başkentinden Asmara’dan alıyor. Daha önce hiç Afrika yemeği yemediğimden buraya giderken bayağı heyecanlıydım. Nitekim heyecanıma değdi. Spesyallerden birini the injerra’yı söylemeye karar verdik. Lavaşın üzerine koyulan değişik şekillerde pişirilmiş etleri, tavukları, sebzeleri ve yumurtayı lavaştan küçük parçalar kopartarak elinizle yiyorsunuz. Bitirdiğinizde ise tıka basa doymuş oluyorsunuz. Üstelik çok da lezzetli. Ardından da Eritrea kahvesi söylüyorsunuz. Kahve yanında patlamış mısırla getiriliyor. Kahvenin de rahatlıkla şu ana dek içtiğim en lezzetli kahve olduğunu söyleyebilirim. Kısaca Brixton’a yolunuz düşerse mutlaka gitmek isteyeceğiniz mekanlardan birisi Asmara Restaurant.

Bir sonraki yazımda Bolahenk Sokak’ın Christmas izlenimleriyle karşınızda olacağım.

4.11.10

Jonathan Safran Foer Her Şeyi Aydınlatıyor.

,

Çok değil bundan sadece 4-5 ay kadar önce, artık Yahudi soykırımına dair hiçbir şey izleyip okumayacağıma dair kendi kendime söz vermiştim. Geçen senenin Oscar adayı Inglourious Basterds’ı da izledikten sonra film/kitap ne kadar iyi olursa olsun, ikinci dünya savaşı limitimi doldurdum, diyordum. Artık karma mıdır, kader midir yoksa Hitler’in şimşeklerinden midir bilinmez, bu sözümü bir güzel yiyip yuttum ve Jonathan Safran Foer’in Her Şey Aydınlandı’sı ile mevzuya geri döndüm.

Şimdi yukarda yazdıklarımdan ötürü, kitabın alışılagelmiş bir soykırım anlatısı olduğunu sakın düşünmeyin. Okuyanlara buradan göz kırpıp okumayanlara sesleniyorum, bahsi geçen kitap içler acısı bir hikayeyi anlatırken sizi güldürmeyi başaracak belki de tek kitap. Çünkü sayın Foer’in de dediği gibi, üzücü bir hikayeyi anlatmanın en güzel yolu, bunu insanları güldürerek yapmak.

Kitabın her detayı öylesine şaşırtıcı tasarlanmış ki, artık ezberlediğimiz ve dolayısıyla da hissizleşip ne yazık ki yabancılaştığımız Yahudi soykırımını sanki ilk kez duyuyor, ilk kez okuyor, ilk kez gerçekten öğreniyorsunuz. Kitaptaki Ukrayna’lı çevrimenimiz Alex’in çat pat İngilizcesi ile alıştığımız roman dili bile bambaşka bir boyut kazanıyor. Yer yer şiirselleşen, yer yer konuşma diline, yer yer de roman diline dönen kitap enerjisini hiç yitirmezken siz bir sonraki sayfada ne olacağını merak ederek okumaya devam ediyorsunuz. Üstelik Foer öyle usta bir yazar ki, merakınız kitabın konusundan değil bizzat dilin kendisinden kaynaklanıyor. Foer’in kitabın içine kendi yazar karakterini yerleştirmesi ve çevirmen Alex’in bizzat yazara hitaben mektup yazması ile birlikte, okumakta olduğunuz kitabın bir roman olduğuna dair mesafeli algınız kırılıyor ve bir noktadan sonra kurgu nerede bitiyor, gerçek nerede başlıyor karıştırmaya başlıyorsunuz. Kısaca Foer, Rus biçimcilerinin şiire yaptığını hem romana hem Yahudi soykırımına yapıyor ve algınızı kırarak hikayeyi yepyeni bir gözle görmenizi sağlıyor.

Foer, Buddenbrook Ailesi ya da Yüz Yıllık Yalnızlık gibi bir ailenin dünden bugüne gelişini anlatan aile anlatılarının yapısını da kırmayı başararak mümkün olabilecek en post-modern romanı ortaya koyuyor.

Kitapla ilgili bunca laf etmişken, Jonathan Safran Foer’in kim olduğundan bahsetmemek olmaz. Kendisi 1977 doğumlu Amerika’lı bir yazar. Ben hesabı sizin için yapayım. Kendisi Her Şey Aydınlandı’yı yazdığında sadece 25 yaşındaymış. Joyce Carol Oates’un öğrencisi, Oates aynı zamanda onun yazmaya devam etmesini sağlayan isim. O halde bu yazıyı Oates’un Jonathan Safran Foer ve Her Şey Aydınlandı yorumuyla bitirmek en doğrusu:

“Elinizde tuttuğunuz bu kitap heyecanla tasarlanmış bir mucizeler kitabı. Foer, saygınızı kazanacak ve kalbinizi kıracak.”


Siren Yayınları

Etiket Fiyatı: 22.tl


Not: Kitabı bana tavsiye eden Bolahenk Sokak'ın sevgili yazarlarından sayın Sibel'e ve kitabın güzeller güzeli birinci baskısını yaban ellerden getiren pek sayın Guy Parker'a teşekkürü borç bilirim.

31.10.10

Antik Yunan'ın İzinde: Küçükkuyu

,
Bu sene tatiller üst üste gelirken, sırt çantamı sırtlanıp alır başımı giderim diyenler için Küçükkuyu büyülü alternatiflerden birisi. 29 Ekim’in hafta sonuyla birleşmesi üzerine bizzat gidip yerinde deneyimlediğim Küçükkuyu, uzunca bir süre herkese tavsiye edeceğim, mutlaka gidip görülmesi gerekenler listesinin başında geliyor. Bence Küçükkuyu ve civarının en cazip tarafı her türlü bütçeye hitap etmesi. Pansiyondan hotellere, dört yıldızlı otellerden kamp alanlarına kadar her türlü kesime hitap eden Küçükkuyu, salaş balıkçıları ve yazın masmavi denizi, kışın gezilip görülebilecek onlarca civar bölgesiyle henüz el değmemişliğini koruyan nadir bölgelerden birisi.

HIZLI PROGRAMLA NERELERE GİDİLİR?

Küçükkuyu’nun Merkezi
Merkezde minik evler, salaş sahil meyhaneleri ilk dikkati çekenler. Rakılı balıklı, hatta bir sürü mezeli bir akşam yemeğini kişi başı 35 milyona çıkartmak mümkün. Cumartesi günleri meydanda kurulan pazarda ise, nereydese her şeyin fiyatının kilosu 1 milyon olduğunu görünce gözleriniz büyüyor. Bölgenin meşhur mandalinalarını hazır gitmişken kilo kilo kapmanız nacizane tavsiyem. Küçükkuyulular mandalinaları bizzat ağacından toplayıp satıyorlar, dolayısıyla da yemeye doyamıyorsunuz. Küçükkuyu’nun merkezinde dikkatinizi çekecek bir diğer unsursa dükkanların neredeyse yüzde doksanının zeytin yağı dükkanı olduğu. Birbirinden şık şişelerde bölgenin ünlü zeytin yağını kapıp, aynı zeytin yağıyla üretilen sabunları yüklenebilirsiniz. Oraya kadar gitmişken eve birbirinden lezzetli zeytin çeşitlerini getirebilecek olmanız da cabası.

Zeus Altarı
Küçükkuyu’dan servis arabalarıyla ya da kendi arabanızla çıkabileceğiniz Zeus altarı adından da anlaşılabileceği üzre, bir vakitler bölge insanlarının Zeus’a armağanlar sundukları altar. Yine efsaneye göre, Zeus, Truva savaşını bu tepede oturup izlemiş. Manzarası öyle mükemmel ki, hakikaten Zeus’un dünyaya inip de oraya geldiğine inanıveriyorsunuz.

Adatepe
Burası, hemen Zeus altarı’nın yanında küçük bir Rum köyü. Evler, yollar eskisi gibi bırakılmış. Evlerin hepsi minicik ve eski tip taşlarla yapılmış. Meydana girer girmez Harikalar Diyarı’na düşen Alice misali gördüklerinize inanmıyorsunuz. Mekan bu kadar güzel olunca, tabii keşfedilmesi de uzun sürmemiş. Orhan Pamuk ya da Ayla Algan da buradan ev alan isimlerden. İçinde birkaç pansiyon da bulunuyor. Dolayısıyla tatili sakin geçirmek, harikalar diyarı gibi bir köyde kalmak isteyenler için ideal. Ayrıca zeytin sütü adı verilen ve zeytinden elde edilen sütü de Hüseyin Meral Zeytinyağı mağazasından almak mümkün.

Kısık
Kısık, Küçükkuyu merkeze 20 dk uzaklıkta bir tepe. Gidenlere Sicilya tepelerini hatırlatan Kısık’ta restoranlar ve mangal alanları bulunuyor. Lebi derya bir manzaraya karşı biralarınızı ya da rakılarınızı yudumlamak için ideal bir mekan.
Yukarda saydığım yerleri eğer arabanız varsa tek bir günde rahat rahat gezmeniz mümkün. Eğer araba yoksa, hepsine giden servisler merkezden kalkıyor.

Kadırga Koyu
Uçsuz bucaksız, bomboş bir sahilde çayını yudumlamak isteyenler için ideal bir yer. Dört bir tarfafta dolaşan köpek yavrularıyla oynayıp, bir yandan çay içerken bir yandan kafasını boşlamak isteyenlerin hayran kalıcaklarına eminim.

Behramkale – Athena Tapınağı
Behramkale köyü, tarihi binlerce yıl öncesine dayanan Antik Yunan’dan Bizans’a oradan da Osmanlılara dek el değiştirmiş, değiştirirken de el değmemiş bir yer. Behramkale’nin yerli halkı bile, sanki yıllar içinde hiç değişmeden eski evlerle birlikte hayatlarını sürdürmüşler. Köy yine bir harikalar diyarı örneği. Behramkale’nin tepesine tırmandığınızdaysa ünlü Athena tapınağına varıyorsunuz. Binlerce yıldan beri Athena’ya tapınmak için kullanılan alanda ne yazık ki birkaç taş ve sütundan başka bir şey kalmamış. Tapınaktan geriye kalanlar şu anda Louvre müzesinde sergileniyor. Fakat sırf manzarası için bile gitmeye değer. Tapınağın biraz aşağısındaki antik tiyatro da Aristotales’in ders verdiği yer.

Assos
Assos ise küçük bir sahil kasabası. Ne yazık ki, diğer yerlerin el değmemişliği Assos için geçerli değil. Tam bir turist kasabası haline gelmiş olsa da ününü hak ediyor, bir sürü balık restoranı ve ünlü dondurmasıyla turistleri karşılıyor.

Yeşilyurt Köyü
Yeşilyurt köyü Küçükkuyu’nın girişinden gidilen tepede yine küçük bir köy. Baştan söyliyeyim, gidenler gerçek olduğuna inanamayacaklar. Bir film seti gibi, bir süre bulunduğunuz yerin gerçekliğini sorguluyorsunuz. Bozulmamış taş binaları, minik bakkaliyesi, çay bahçesi ve yaşlı amcaların sırayla dizildiği kahvesiyle gittiğim en güzel yerlerden biri olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Köyün içinde Bamteli programından tanıdığımız Tayfun Talipoğlu’nun minik oteli de bulunuyor. Burada tatilini geçirmek isteyenler için ideal bir mekan.

Yukarda saydığım yerleri ise yine arabayla bir güne sığdırmak mümkün. Arabası olmayanlar içinse servis olanakları bulunuyor.

Detaylı bilgi için:

2.10.10

Sonbaharda Audrey Hepburn

,

"İsteyen herkes benim gibi görünebilir. Saçlarını topuz yapan, büyük bir güneş gözlüğü takan ve siyah mini bir elbise giyen her kadın Audrey Hepburn olabilir."

Sonbahar gelip çatmışken azıcık nostalji yapmanın tam sırası dedim ve siyah beyaz filmlerin unutulmaz yüzü Audrey Hepburn'ün filmlerine geri dönelim istedim. Annelerin "çok asil" sıfatı altında tanımladığı belki de tek ikon kendisi. Marilyn Monroe gibi gösterişli bir güzelliğe sahip değil, aksine onun güzelliği sadeliği ve kibarlığından geliyor. Belki de bu yüzden o Roma Tatili'nde olduğu gibi bir prensesi canlandırdığında ya da Sabrina'daki gibi bir lady olmaya çalıştığında onu izlemeye doyamıyoruz.
Kendisi 1929 doğumlu, İngiliz bir baba ve Hollandalı bir annenin tek çocuğu. Küçük yaşında annesiyle babasının boşanmasının ardından, annesiyle Nazi işgali altındaki Hollanda'ya taşınıyor. Daha sonra Londra'ya geçiyor. Burada önce bir bale okuluna yazılıyor. Çevresinde kısa süreliğine bile bale yapmış birisi olanlar iyi bilirler, her kimin kanına bale bir kez karıştıysa bundan böyle onun duruşu değişir, sırtı her daim dikleşir, yürüyüşü bile dans eder misali olur. Hepburn de söz konusu sıfatları adının başına ekledikten sonra, modellik yapmaya başlıyor. Sinemaya atılması da uzun sürmüyor.
22 yaşında "Young Wives Tale'"de oynayarak zerafeti ile dikkattleri hemen üzerinde topluyor. "Monte Carlo Baby", "Lavender Hill Mob" ve "Secret People" filmlerinde boy gösterdikten sonra, 1952'de Roma Tatili'nde ilk kez başrolde oynuyor ve bu rolüyle En İyi Kadın Oyuncu dalında Oscar'ı kazanıyor. Törende kendisine ödülü veren Jean Hersholt'a teşekkür etmek maksadıyla yanağından öpecekken, hedefi şaşırıp dudağına bir öpücük konduruyor. Bunun ardından utançla tuvalete koşan Hepburn'ün ödülüyle birlikte fotoğrafçıların karşısına geçmesi de haliyle biraz vakit alıyor. Benim de en sevdiğim Hepburn filmlerinden olan Roma Tatili'nden sonra ise, tabii ki hepimizin gönlündeki birinci, Sabrina çekiliyor. Yeşilçam tarafından Hülya Koçyiğit'li bir versiyonu olduğunu da hatırlatmam gerek. Tabii yıllar sonra çekilen Bir İstanbul Masalı'nın da bir Sabrina uyarlaması olması ve yıllar yılı önümüze sürülen benzer senaryonun bundan sadece 5 yıl kadar önce bile reyting rekorları kırmasının ardında orjinal Hepburn'lü Sabrina'nın payı yadsınamaz. Klasikler arasındaki Sabrina, bugün hala yağmurlu bir pazar gününde battaniye altına girilip de izlenecek filmler listesinde bir numarada geliyor.
Daha sonra "War and Peace", "Love In The Afternoon", "Green Mansions" ve tabii ki "Funny Face", Hepburn filmografisine ekleniyor. Funny Face, Hepburn'ü dans edip şarkı söylemerken izlemek isteyenler için ideal filmlerden biri. Fred Auster'e eşlik edebilecek kadar iyi dans eden Hepburn, bu filmden önce, kısa süreli bale eğitimine rağmen, dans edebildiğine inanmıyormuş. Dolayısıyla Fred Auster'li bir dans filmi kendisine teklif edildiğinde bir süre uykuları kaçmış. Hatta "Funny Face"i çekebilmek için "Gigi" de oynamayı reddetmiş. Fakat filmi izlediğinizde Hepburn'ün dansını görmekten ötürü aşırı keyif alıyorsunuz. Simsiyah kıyafetler içindeki incecik vücudu sanki baştan beri dans için yararılmış. Filmin pek çok sahnesinde kahkahalarınıza engel olamasanız da (benim favorim Fred Auster'in boğa güreşi dansını yaptığı sahne), klasik bir Hepburn filmi izlemek isteyenler için ideal.
Kariyerine kalplerde taht kurmasını sağlayan diğer filmleri "My Fair Lady", "Breakfast At Tiffany's" ve "Wait Until Dark" filmleriyle devam eden Hepburn'ün "Breakfast At Tiffany's" de seslendirdiği Moonriver hala hepimizin kulaklarında.



Herkesin hatırında Marilyn Monroe'nun Kennedy için 1962'deki doğum gününde "mutlu yıllar" şarkısı söylediği kalsa da, esas bilinmeyen bir yıl sonra Kennedy'nin son doğum gününde ona "mutlu yıllar" şarkısı söyleyen kişinin Hepburn olduğu. 2 kez evlenen ve 2 çocuğu olan Hepburn 1990'da film kariyerini noktalandırmaya karar veriyor ve "The Exorcist" ile "One Flew Over The Cuckoo's Nest" filmlerinde oynamayı redediyor. 1993'te 64 yaşındayken bağırsak kanserinden ölüyor.
Havanın giderek kararmaya başladığı bu sonbahar günlerinde, yağmurlu bir pazar sabahı ne yapacağınızı düşünüyorsanız, Audrey Hepburn'le biraz nostaljinin tam sırası.

12.9.10

Sonsuza Dek Mutlu Yaşadılar

,
Bir varmış, bir yokmuş hikayelerinin en popülerleri hala Disney tekelinde "Ve sonsuza dek mutlu yaşadılar" temennisiyle noktalandırılsa da, fotoğrafçı Dina Goldstein, çağdaş bir kader biçiyor masal prenseslerine. Irak'ta süregelen savaştan, günümüz kadınlarının estetik endişelerine, kanserden alkol bağımlılığına kadar masal prenseslerinin portrelerini, Fallen Princesses adlı mini projesinde, 21. yüzyıl olasılıklarına dayanarak yeniden çiziyor.





Projeyle ilgilenenler ve daha fazlasını görmek isteyenler için: http://www.fallenprincesses.com/

26.8.10

Cadının Seyir Defteri: Hocus Pocus

,


Yazıyı okumadan önce yukardaki videoyu izlerseniz, nasıl bir filmle karşı karşıya olduğumuzu anlayabilirsiniz. Tahmininiz doğru: Uçan süpürgede dolaşıp da büyülü şarkısını söyleyen cadı Sarah Jessica Parker'dan başkası değil. Cadının Seyir Defteri'nin bu yazısında ele alacağım film Hocus Pocus'un tek ağır topu da sadece Parker değil. Bette Middler filmi götüren ana karakterken, yönetmen koltuğunda da High School Musical'dan tanıdığımız Kenny Ortega oturuyor.

Hocus Pocus bir Disney filmi, dolayısıyla da bir çocuk filmi. Fakat hemen burun kıvırmayın. Disney'in "nerede o eski günler" dediğimiz zamanlarından kalma bu film, 90'lar korku filmi ruhunu çocuklar için yumuşatıp, Halloween coşkusunu da tam gaz verince nur topu gibi bir yetişkin filmi olarak da izlenebiliyor. Filmde, Bette Middler'ın mükemmel performansının abartılı bir makyajla geri plana atılması gibi pek çok kusur bulunabilecek olsa da, filmin hedef kitlesinin aslında çocuklar olduğunu hatırlamakta fayda var. Dolayısıyla eleştiri listesini bağıra çağıra okuyan içimdeki ukala yetişkini susturup, işin süpürgeyle uçma, kazanda iksir yapma, kedilerle konuşma gibi taraflarına hayran kalan 10 yaşındaki kızı dinleyeceğim.

Filmin hikayesi bir Salem efsanesine dayanıyor. Evvel zaman içinde, 300 yıl önce, Salem'in üç kötü cadısı Winnie Sanderson (Bette Midler), Sarah Sanderson (Sarah Jessica Parker) ve Mary Sanderson ( Kathy Najimy), köylüler tarafından yakalanıp asılıyorlar, çünkü bu üç cadı genç ve güzel kalabilmek için çocukların ruhlarını emiyorlar. Fakat köylüler tarafından asılmadan önce yaptıkları büyüye göre, eğer gök yüzünde dolunay olan bir Cadılar Bayramı'nda kara alevli mumu bir bakir yakarsa dünyaya geri gelecekler. Nitekim, 300 yıl sonra Salem'e yeni taşınan ve "cadı saçmalıkları"na inanmayan Max Dennison (Omri Katz) hoşlandığı kız Allison'a (Vinessa Shaw) hava atmak için mumu yakıyor ve büyü gerçekleşiyor. Şimdi Sanderson kardeşlerin tek yapması gereken, Halloween gecesinde ruhunu emebilecekleri küçük bir çocuk bulmak. Max, Allison ve Max'in kız kardeşi Dani (Thora Birch) ellerinde büyü kitabı ve yanlarında konuşan kedi Binx ile Salem sokaklarında insanları uyarmaya ve canlarını kurtarmaya çalışıyorlar.

Filmi ilk izlediğimde 12 yaşındaydım. Dolayısıyla filme hayran kalmış, yıllar yılı cadıların çocukları büyülemek için söyledikleri Come Little Children şarkısını tekrar edip durmuştum. Tam on bir yıl sonra yeniden izlediğimde de, en az çocukken izlediğimde olduğu kadar sevindim, bütün gün Mecidiyeköy sokaklarında Come Little Children diye diye gezdim. Filmin 90'lar ruhunu taşıyan korkulu havası da kuşkusuz benim yıllar sonra bile filmi bu kadar sevmemde büyük rol oynuyor. Bette Middler'ın performansı görülmeye değecek nitelikte. Bette Middler'ın filmdeki efsane "I Put A Spell On You" sahnesi görülmeye, tekrar tekrar izlenmeye değer. Dani'yi oynayan Thora Birch ise o dönemin Dakota Fanning'iymiş desem yerinde olur.

Lafı fazla uzatmadan, Disney'in o eski güzel zamanlarından kalma, uçan süpürgeli, konuşan kara kedili, kazanda iksir hazırlamalı bir film izleyip de mutlu olmak istiyorsanız Hocus Pocus bütün beklentilerinizi karşılayacak.

 

BOLAHENK SOKAK Copyright © 2011 | Template design by O Pregador | Powered by Blogger Templates