21.11.11

Kitapkurdu Lily ve Bebek Aşağı, Bebek Yukarı!: Hem Çocuklara, Hem de Çocuk Kitaplarından Vazgeçemeyen Yetişkinlere!

,
Sizi bilmem ama ben hiçbir zaman, hatta çocukken bile, klasikler hariç çok çocuk kitabı okuyan biri olmadım. Okumayı çok seven bir çocuk olmama rağmen hem de. Amma velakin şu son bir senede, işim dolayısıyla, çocuk kitaplarıyla fazlasıyla haşır neşir olmaya başladım ve anladım ki benim favori çocuk kitabı türüm kesinlikle picture booklar. Yani okumayı öğrenmemiş ya da yeni öğrenmiş çocuklara hitap eden, görsel ağırlıklı kitaplar. Hiiç utanıp sıkılmadan söylüyorum: İyi görselli bir picture bookla karşılaştığımda 5 yaşındaki küçük bir kız çocuğuna dönüşüyorum. Hele bu kitaplar bir de başarılı bir hikayeyle desteklenmişse -ki böylesine ne yazık ki rastlaması biraz zor- kendimi kaybediyorum. 
Uzun zamandır ara verdiğimiz yazılarımıza yeniden devam etmeye beni teşvik eden ve bu uzuun girizgahı yaptıran işte tam da bu türden iki kitap: Kitapkurdu Lily ve Bebek Aşağı, Bebek Yukarı! Kelime Yayınları'ndan geçtiğimiz Eylül ayında yayınlanan bu iki kitap hem görselleri hem de hikayeleriyle kesinlikle gözden kaçırılmaması gereken cinsten. 


Kitapkurdu Lily'de, en sevdiği şey kitap okumak olan, sahilde, banyoda hatta yemek yerken bile  kitap okuyan Lily'nin maceraperest Milly ile tanışıp onun sayesinde kitapların dünyasıyla yaşadığı dünyayı bir araya getirmeyi öğrenmesine, Bebek Aşağı Bebek Yukarı'da ise listelere bayılan başına buyruk Emily'nin kardeşi olacağı haberiyle baş etmeye çalışırken başından geçenlere tanık oluyoruz. Yani konu olarak iki kitap da adeta ebeveynler için birer hazine. Bu "tema" doygunluğu benim gibi didaktik her türlü yayından kaçanları korkutmasın! Francesca Chessa tarafından pastel boya teknikle resimlenmiş bu iki kitabın en güzel yanı, ikisinin de günümüz çocuk edebiyatında dönüp dolaşıp karşımıza çıkan bu konulara son derece özgün bir üslupla yaklaşmaları. Lily de Emily de çocukken tanışsanız arkadaş olmak isteyeceğiniz, yetişkinseniz sevimlilikleri ve komiklikleri yüzünden eşe dosta afacanlıklarını anlata anlata bitiremeyeceğiniz türden, nefes alan, canlı karakterler. Maceraları bu nedenle kesinlikle bayat, ders verme amaçlı değil. Aksine son derece eğlenceli ve gerçekçi. Ben ikisini de o kadar sevdim ki, karakterlerini çok benzettiğim Kitapkurdu Lily'yi Bolahenk yazarı ladylestrange'e, Bebek Aşağı Bebek Yukarı'yı da ucucaparklar'a armağan ettim. 


Kısacası, ister azıcık laf anlatmak istediğiniz, sıkıntılarına kitaplar yol göstersin dediğiniz bir miniğiniz, yeğeniniz, kardeşiniz için, ister yaşını başını almış/almaya meyletmiş masum ama son derece yaratıcı görseller & hikayeler sevdalısı arkadaşlarınız için, Kitapkurdu Lily ve Bebek Aşağı, Bebek Yukarı mükemmel seçimler. Çocuk kitapları meraklılarına duyurulur!

Faydalı Linkler: Kelime Yayınları resmi sitesi
Kitapların orijinal yayımcısı & mükemmel picture booklar basan bir başka yayınevi: Gullane Children's Books
Bir Dolap Kitap'ta iki kitap ile ilgili çıkan yazılar: Kitapkurdu Lily & Bebek Aşağı, Bebek Yukarı!

6.3.11

Blue Valentine ile paramparça!

,
Bir filmi iyi film yapan nedir? Yönetmeni mi, oyuncusu mu, sinema yönetmeni mi, yaşattığı katharsis mi, gerçekçiliği mi? Cevabını tabi ki bilmiyorum ve tabi ki bu cevap sübjektif olduğu kadar objektif kıstaslar içerebilir. Ancak son zamanlarda izlediğim, çok etkilendiğim ve çok iyi yorumlar aldığını fark ettiğim çoğu film insanı ekran karşısında dayak yemişe çevirecek kadar realist ve "çıplak"; yani sinemanın bayıldığı, mümkün olsa da bizim asla başımıza gelmeyecek imkansız hikayelerden uzak. Bir ay kadar önce ladylestrange ile birlikte sinemada izleyip çok beğendiğimiz; ama etkisinden de bir türlü kurtulamadığımız Bitiful böyle bir filmdi mesela, Blue Valentine da böyle bir film. 
Adını Tom Waits'in 1978 tarihli albümünden alan film, gelecek beklentileri ve sosyal statüleri birbirinden çok farklı Cindy ve Dean'in aşık olup evlenme hikayeleri ile boşanmaya giden kopuşlarını aynı anda anlatıyor. Dean bir taşımacılık firmasında çalışırken taşımasını yaptığı bir huzur evinde büyük annesini ziyaret etmekte olan Cindy ile karşılaşıyor ve onu bir türlü unutamıyor, ancak Cindy'nin çok mutsuz bir ailesi ve bir sevgilisi var. Gerisi ise her şeye rağmen tahmin edebileceğiniz gibi evliliğe gidiyor. Ancak hep izlemeye alışık olduğumuz gibi evlilik bir son değil, neredeyse bir başlangıç bu filmde. Ne kadar biraraya geliş hikayeleri de verilse de, odak çökmekte olan evliliklerinde. İlişkilerinin başlangıcı, o çöküşe ayna tutmak için var gibi. Film, bu iki genci birbirine iten şartları ve aşklarını anlatırken bize bu iki bireyi hem çok yakından tanıtıyor hem de hiç tanıtmıyor. Bu açıdan film, belli kesitler üzerinden öyküsünü anlatmayı seçmiş denebilir. İkisinin birbirlerinden nasıl uzaklaştıklarını ama kopamadıklarını, şimdiki durumları ile birebir zıtlık içeren ama en az bir o kadar iç parçalayan geçmişe dönüşler ile birlikte izliyoruz. Bu geçmişe dönüşler ne klasik bir flashback şeklinde ne de Inarritu'da karşımıza çıkan parçalı bir biçimde verilmiş. Bu açıdan oldukça ilginç bir anlatı biçimi seçtiği söylenebilir. Bu biçimin karakterleri daha sempatik, özdeşleşilmese de anlaşılır kılan yapısına yönetmen Derek Cianfrance'in sıkça başvurduğu yakın çekimler de katkıda bulunmuş, ki benim filmle ilgili sevmediğim tek şey de yakın çekimlerin bu yoğunluğu oldu. 

Cianfrance filmin üzerinde 12 yıl boyunca çalışmış ve bu 12 yıl boyunca Cindy için düşündüğü oyuncu hiç değişmemiş. Bu 12 yıl boyunca tam 12 senaryo draftı yazılmış ki yazılan son senaryonun bile izlediğimiz film olduğunu söylemek çok güç çünkü Cianfrance Williams ve Gosling'den diyaloglarını improvize etmelerini istemiş. Tüm bunları da izlediği filmlerdeki karakterler gibi "gerçek insanların fantezi versiyonları" olan karakterler yaratma arzusuyla açıklıyor. Gerçekten de onun "tanıdığı insanların hayatları gibi hayatlar yaşayan" karakterlerin hikayesini anlatma isteği filmin her sahnesine nüfuz etmiş durumda, izlerken ve izledikten sonra "böyle şeyler kimsenin başına gelmiyor," demek mümkün değil. Cianfrance'in anlattığı aşk hikayesi ve film boyunca parça parça ettiği evlilik, komşunuzun hatta ailenizin başına gelebilecek türden bir gerçekçilik ve vuruculukla anlatılmış. Bunda yönetmenin müdehalesi kadar oyunculukların da etkisi var diyeceğim ama biraz araştırınca, zaten çok başarılı olan iki oyuncunun potansiyelini çok başarılı bir yönetmenin nasıl tavana taşıdığının da hikayesiyle karşılaşıyorsunuz. Cianfrance, Cindy ve Dean'in tanışıp birbirlerine aşık olma sürecini filme almadan önce aktörlerin tanışıp arkadaş olmalarını istememiş. Bu sahneler çekildikten sonra da Michelle Williams ve Ryan Gosling çocuklarını oynayan küçük oyuncu ile birlikte bir ay boyunca aynı evde yaşamışlar, beraber alışveriş yapmışlar... Evli ve çocuklu bir çift gibi yaşamışlar kısacası. Kavga sahneleri çekilmeden önce de Cianfrance iki oyuncuya ayrı ayrı farklı direktifler vererek çalışmış. Tüm bu tekniklerin birebir hangi sahneler için faydalı ya da zararlı olduğunu görmek güç tabi ki; ancak filmi izlediğinizde izlediğiniz insanların bu kadar aşık olmalarına rağmen bir arada olamayışlarındaki o insanı sarsan gerçekçiliği yakalamaya katkısını görmemek mümkün değil. Keşke filmin kendi materyalinden ve oyuncuların mükemmel performanslarından kaynaklanan bu yoğunluğa bir de o yakın çekimler eklenmeseydi ve çiftin son derece depresif hikayesi gözümüze sokulmasaydı. Bu haliyle filmin gerçeklik kaygısıyla sizi çok etkilemek isteği arasındaki çizgi bazen görünmez olabiliyor. 
Toparlamak gerekirse, mükemmel oyunculuklu, son derece iç burkan, gerçekçiliğine rağmen çok çok romantik bir aşk hikayesi izlemek istiyorsanız, izlerken de mahvolmaktan çekinmiyorsanız, Blue Valentine sizin için kaçırılmaması gereken bir film. Ayrıca Derek Cianfrance'e dikkat, adını daha çok duyacağız gibi görünüyor :) 

27.2.11

Oscar Tahminleri

,

Bolahenk Sokak’ın ilk Oscar tahminleriyle karşınızdayım. Takdir edersiniz ki aslında Oscar tahmini bayağı riskli bir iş. Çuvallama ihtimalim oldukça yüksek. Ama Oscar tahmini yapmanın iddia oynamak gibi bir cazibesi var. O yüzden olsun varsın diyerek sizi Bolahenk Sokak’ın ilk Oscar tahminleriyle başbaşa bırakıyorum.
EN İYİ FİLM
Adaylar: The Social Network, Toy Story 3, The King's Speech, Black Swan, True Grit, Inception, Winter's Bone, The Kids Are All Right, The Fighter, 127 Hours.

En iyi film: The Social Network
Bir ihtimal daha var: The King’s Speech
EN İYİ YÖNETMEN
Adaylar: Tom Hooper (The King's Speech), David Fincher (The Social Network), The Coen Brothers (True Grit), David O Russell (The Fighter), Darren Aronofsky (Black Swan)

En iyi yönetmen: David Fincher (The Social Network)
Bir ihtimal daha var: Tom Hooper (The King’s Speech)
Bolahnek Sokak oscar’ı: Darren Aronofsky (Black Swan)
EN İYİ ERKEK OYUNCU
Adaylar: Javier Bardem (Biutiful), Jeff Bridges (True Grit), Colin Firth (The King's Speech), Jessie Eisenberg (The Social Network), James Franco (127 Hours)
En iyi erkek oyuncu: Colin Firth (The King’s Speech)
Bir ihtimal daha yok.
EN İYİ KADIN OYUNCU
Adaylar: Annette Bening (The Kids Are All Right), Jennifer Lawrence (Winter's Bone), Natalie Portman (Black Swan), Michelle Williams (Blue Valentine), Nicole Kidman (Rabbit Hole)
En iyi kadın oyuncu: Natalie Portman (Black Swan)
Bir ihtimal daha yok.
EN İYİ YARDIMCI ERKEK OYUNCU
Adaylar: Christian Bale (The Fighter), John Hawkes (Winter's Bone), Jeremy Renner (The Town), Mark Ruffalo (The Kids Are All Right) Geoffrey Rush (The King's Speech)

En iyi yardımcı erkek oyuncu: Christian Bale (The Fighter)
Bir ihtimal daha var: Geoffrey Rush (The King’s Speech)
EN İYİ YARDIMCI KADIN OYUNCU
Adaylar: Amy Adams (The Fighter), Melissa Leo (The Fighter), Jacki Weaver (Animal Kingdom), Helena Bonham Carter (The King's Speech), Hailee Steinfeld (True Grit)

En iyi yardımcı kadın oyuncu: Melisa Leo (The Fighter)
Bir ihtimal daha var: Helena Bonhem Carter (The King’s Speech)
DİĞERLERİ:
En iyi yabancı film: Biutiful
En iyi animasyon: Toy Story 3
En iyi uyarlama senaryo: Aaron Sorkin (The Social Network)
En iyi orijinal senaryo: Christopher Nolan (Inception)
Fakat esas ak kuğu kara kuğu gece üçte belli olacak pek sevgili Bolahenk Sokak okurları. İzlemede kalın!

21.2.11

Kaş ve kirpik bakımı & makyaj ürünleri-2

,

Kaş ve kirpik bakımında etkili olduğunu düşündüğüm birkaç kozmetik ürünü ve destekleyici makyaj malzemelerini yazımın birinci bölümünde sizlerle paylaşmıştım. Yazımın ikinci bölümü, artık sonu gelmeyen kozmetik ürünlerden sıkılan ve doğal ürünleri tercih edenlere yönelik bakım yağları ve bu doğal yağları içeren hazır bakım kürlerini içeriyor.
Şifayı yapay ürünlerde arama modası artık yerini aktarlara ve doğal kozmetik uzmanlarına bıraktı. Birçok dergi, gazete ve televizyon programında adından sıkça söz ettiren ve özellikle kaş ve kirpik bakımında etkili olduğu bilinen yağları ve etkilerini aşağıdaki listede bulabilirsiniz.
Hint yağı: Hint Yağı yüzyıllardır saç ve kirpik bakımında kullanılan etkili bir bakım ürünüdür. Özellikle kirpiklerin güçlenmesini ve uzamasını sağlar. Aynı zamanda kirpikleri kalınlaştırma etkisi de vardır.
Buğday yağı: Antioksidan özelliği olan bu yağ, UV ışınlarını filtreleme özelliği sayesinde kirpikleri ve kaşları güneşin zararlı etkilerinden korur. Güneş ışınları altında sararmalarını önler.
Fındık yağı: Dik ve şekilsiz kirpikleri yumuşatır, biçimlendirir. Ayrıca yıpranmış, şeklini kaybetmiş kirpikleri onarır, düzgün ve kıvrık görünmelerini sağlar.
Tatlı badem yağı: Kirpikler için hem en çok kullanılan hem de en çok bilinen bitki yağıdır. Mineral yönünden çok zengin olan badem yağı, kirpikleri besler ve parlatır.
Kayısı çekirdeği yağı: Kayısı çekirdek yağı göz çevresi tarafından kolaylıkla emilen etkili bir bakım ürünüdür. Özellikle gözaltı morluklarını tedavi etmede ve kaşları nemlendirip besleme de etkilidir.
Susam yağı: Kaş altındaki derinin nemlenmesini, kaşların yumuşayarak şekillenmesini sağlar. Ağrı giderme amaçlı masaj yağı olarak da kullanılmaktadır. Kaşlara uygulanması bu bölgede oluşan baş ağrılarını azaltmaya yardımcı olur.
Çörek otu yağı: Antiseptik özelliği sayesinde kaşları korur. Derideki kan dolaşımını arttıracağından kaşları besler ve daha canlı görünmesini sağlar.
Jojoba yağı: Kaş yapısını güçlendirir ve korur. Ayrıca daha parlak ve sağlıklı bir görünüme kavuşturur.
Isırgan otu yağı: Kan dolaşımını hızlandırma özelliğiyle hücrelerin yenilenmesini sağlar. Kaşları yeniler ve daha güçlü hale gelmelerini sağlar.
E vitamini: Antioksidan özelliği ile kaşları, güneş, deniz, kum, cilt toksinleri gibi dış etkenlerden ve yıpranmalardan korur, besler ve gürleştirir. Kaşların en çok ihtiyaç duyduğu vitamin olduğu söylenir.
*Ben Karden marka bitki yağlarını kullanıyorum, fiyatları yağların elde edildiği bitkilerin değerlerine göre 5-10 TL arasında değişiyor.
**Söz konusu bakım yağları olduğunda alerji tehlikesine karşı tetikte olmak gerektiğini unutmayın!

Kaş ve kirpik dökülmesini önleyen doğal tarif
- 1 tatlı kaşığı vazelin
- 1 tatlı kaşığı badem yağı
- 1 tatlı kaşığı lanolin
Yapılışı: Malzemeleri benmari usulü (direk ateş üzerine koymadan, kaynayan bir suya koyacağınız bir başka kap içinde) ısıtın ve her gün kaş ve kirpiklerinize sürün. (Güzellik uzmanı Suna Dumankaya’nın kitabından alınmıştır.)

Bitki bilimi ve doğal bakım kürleri denildiğinde benim aklıma ilk gelen isim Suna Dumankaya’dır. Birçok aylık dergi ve gazetede, kadın, güzellik ve sağlık konulu televizyon programında sizde mutlaka bu ismi görmüş ya da okumuşsunuzdur. Türkiye'nin ilk lokman hekimi Fatma Öktem'in torunu olarak da bilinen Suna Dumankaya, geçmişten bugüne taşıdığı bilgi birikimiyle çeşitli cilt sorunlarını çözme konusunda hazırladığı bakım formüllerini hem kitaplarında hem de çeşitli kitle iletişim araçları ile bitki bilimine ilgi duyanlarla paylaşır.

Suna Dumankaya’nın Yeditepe Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’nde, SD Doğal Kozmetik Ürünleri adı altında ürettiği bakım kremlerini İstanbul Bağdat Caddesi üzerinde yer alan mağazasında ya da internet sitesinde inceleyebilirsiniz. SD Doğal Kozmetiğin ürün yelpazesinde her cilt tipine uygun temizleme ve bakım kremlerinden anti-aging ürünlere, günün stresinden arınmayı kolaylaştırıcı ve anti selülit etkili masaj yağlarından, akne önleyicilere, kaş-kirpik kremlerine, hassas cilt serisi ve lekeli cilt serisi gibi farklı ihtiyaçlara özel bakım ve tedavi ürünlerini bulabilirsiniz.

**Meslek Sırlarım, Mucize Formüller ve Amazonlardan Anadolu’ya Astroloji ile Gelen Doğal Sağlık ve Güzellik adlarında yayınlanmış üç kitabı vardır. Halen Habertürk gazetesinde yazmaktadır.

Suna Dumankaya Kaş Kirpik Kremi
(30 ml/30 TL)
• Kaş ve kirpikleriniz için besleyici bakım kremidir.
• Yumuşatıcı ve besleyici formülü ile kıl kökünü besleyerek kıl çıkışını hızlandırır, kalınlık ve uzunluk sağlar.
Kullanım Şekli: Göz çevrenizi iyice temizledikten sonra hafif masaj yaparak kaş ve kirpiklerinize yeterli miktarda sürünüz.
Kremin formülünde yer alan aktif maddeler:
Badem yağı: Kıl köklerinin yağlanmasında ve beslenmesinde kullanılır.
Niacinamide, calcium pantothenate, sodium ascorbyl phosphate, tocopheryl acetate, pyridoxine HCI, maltodextrin, amylodextrin, silica karışımı: Deriden kılların daha güçlü çıkmasını sağlar.
Bağdat Cad. Dirlik Apt. No:281 B Blok D:11 Caddebostan – İstanbul 0216 478 49 45- 46
www.sunadumankaya.com.tr


Aktarlarda ve bazı güzellik merkezlerinde karşınıza çıkabilecek bir başka ürün de Blue Ocean marka, Kaş ve Kirpikleri Yeniden Yapılandırmaya Yarayan Bakım Yağı. İçeriğinde yer alan Hint, buğday, fındık ve tatlı badem yağları ile kaş ve kirpik bakımında etkili doğal bir ürün. Kendi karışımınızı hazırlamak yerine bu ürünü hazır olduğu ve kullanışlı fırçaları yüzünden tercih edebilirsiniz. Çift yönlü kullanım tüpleri ile hem kaşa hem kirpiklere bakım yapan farklı karışımlara ve uygulama fırçalarına sahip olan ürünün günde 1 defa yatmadan kullanılması öneriliyor. Özellikle kaşlara masaj yapılarak yedirilmeli, gözle teması önlenmelidir. 25 TL.

**Göz makyajını sert bir şekilde temizleyen ve daha kötüsü temizlemeden yatan kişilerin kirpik kayıplarını daha fazla yaşadıklarını unutmayın!

15.2.11

King's Speech vs. Twitter'ın Gücü vs. Ankara vs. Hayat

,

Şu sıralar ödülleri silip süpüren King’s Speech geçen hafta yurdum coğrafyasında da beni fazlasıyla eğlendiren bir olayın yaşanmasına sebebiyet verdi. Filmle ilgili yorumlara geçmeden önce bu yazıyı yazarken bile eğlenmemi sağlayan olayı hatırlayalım.

Ankara twitter’ın gücünü keşfettiğinden beridir twitter TBMM’ye döndü. Önce başbakan ve cumhurbaşkanının Obama’yı takip ederek twittter’dan verrified account’larını kapmalarıyla başladı her şey. Fakat yazdıkları tweet’lerin çocuğu "Sayın başbakan bunu bunu dedi,", "Sayın cumhurbaşkanı bu tarihte burada olacak," şeklinde adeta 140 karakterlik basın bültenlerinden oluşuyordu. Ben de burun kıvırıp yoluma devam ediyordum. Derken Melih Gökçek’in twitter’a gelişiyle benim de Ankara’nın twitter account’larıyla ilgili görüşlerim sarsıldı. Vergi kaçırmayla ilgili suçlamalardan tutun da küfürlü hakaretlere kadar herkes durmadan Melih Gökçek'e tweet yazıyordu. Fakat Melih Gökçek benim daha önce hiç şahit olmadığım bir şey yaparak herkese teker teker cevap vermeye başladı. Önce gelen hakaretleri “Avukatıma devrediyorum,” dese de sonunda birebir herkese cevap vermeye başladı. Bu da twitter’a bir nevi chat ortamı havası kazandırdı. Hatta bir akşam “twitter’a gelmekte” gecikince gazetecilerden birine “Şimdi misafir var. Gitsinler, geleceğim,” şeklinde haber salıp ilerleyen saatlerde gerçekten gelince de “Başkanım ne misafirmiş, gitmek bilmedi,” gibisinden sitemlere “Haklısınız,” diyerek katıldı. Ben de bir twitter kullanıcısı olarak tüm olup bitenleri şaşkınlıkla izlerken geçen hafta bambaşka bir olay Ankara ve twitter'ı yine aynı satırlarda bir araya getirdi.

Şimdi gelelim twitter, Ankara ve King’s Speech’i birbirine bağlayan eğlenceli olaya. Geçtiğimiz günlerde cumhurbaşkanı Gül kendi twitter’ından şöyle bir tweet yazdı:

@cbabdullahgul Geçen gün eşimle beraber evde The King's Speech filmini izledik. Gerçekten çok güzel bir film. Filmin çok konuşulacağını ve birçok ödül alacağını tahmin ediyorum.

Gül’ün bu tweet’iyle de ortalık birbirine karıştı tabii. Bir bir ne kadar gazeteci varsa neredeyse hepsi “Cumhurbaşkanı vizyona girmeyen, dvd’si de ne Türkiye’de ne de yurt dışında satılmaya başlanmayan King’s Speech’i korsan dvd ile mi izledi?” şeklinde yorumlar yazmaya başladı. Hatta twitter’ın unutulmaz kişiliklerinden Yılmaz Morgül cumhurbaşkanına twitter üzerinden korsan dvd izleyip izlemediğini sordu. Ben tüm bu olup bitenleri eğlenerek izlerken ertesi gün gazetede beklenen cevap geldi. Habere göre Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema ve Telif Hakları Genel Müdürü Abdurrahman Çelik, ANKA’ya bana "Cumhurbaşkanı olmak böyle bir şey azizim," dedirten şöyle bir açıklamada bulundu:

“Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği’nden bizi aradılar, biz de filmin Türkiye’deki dağıtım haklarını alan kişileri aradık, firmadan filmi rica ettik; ‘Cumhurbaşkanımız istiyor’ diye. Dağıtımcı firma da bir tane DVD’yi bize gönderdi ve biz de Cumhurbaşkanımıza ilettik. Ortada korsan film izlenmiş gibi bir durum yok"



Şimdi… Gelelim ortalığı birbirine karıştıran King’s Speech filmimize. Efendim ben-deniz dağıtıcı firmayla falan iletişime geçmedim. Korsan dvd de almadım. Bizzat oturup internetin güzelliklerinden faydalanıp indirdim ve de King's Speech'in film olarak dünyanın en güzel filmi sayılmayacağı lakin Colin Firth’ün bir oyuncunun gelebileceği en üst noktaya 6. George rolüyle gelmiş olduğu kanısındayım.

Filmimiz Tom Hooper imzalı. Daha önce kendisinin Longford adlı filmini izlemiş ve uzun süre filmin etkisinden kurtulamadan yerli yersiz her konuşmada filmi anlatmış olduğumu hatırlarım. King’s Speech üzerimde benzer bir etki bırakmadıysa da, yine de filmin ortalamanın üzerinde olduğunu söyleyebiliriz. Dediğim gibi bu Hooper’ın izlediğim ikinci filmiydi. İki filmin ortak noktası da sapına kadar bir İngiliz filmi izlediğinizi buram buram hissettiriyor olmaları. Yağmurlu ve karanlık İngiltere havası, İngiliz oyuncular ve tabii dinlemeye doyulmayan güzelim aksanları ile peşinizi bırakmayan aristokrat havası iki filmi de birbirine yaklaştıran noktalar.




Filmimiz kekemelikten muzdarip 6. George’un konuşma terapisti Lionel Logue ile güvenini kazanıp milyonlara hitap edebilecek ve 2. Dünya Savaşı’nın karanlık günlerinde ülkesinin insanlarına güven verebilecek hale gelişini anlatıyor. Film siyasi havadan olabildiğince uzak duruyor. 2. Dünya Savaşı arka planlı bir bireysel hikaye filmi izlemek istiyorsanız hemen uyarayım, bu film size beklediğinizi vermeyecek. Yaklaşan İkinci Dünya Savaşı’na şöyle bir dokundurulup geçilmiş. Esas mesele ise 6. George’un ya da Lionel Logue’nun ve ailesinin hitap ediş şekliyle Bertie’nin kekemelikle baş ederken aslında çocukluk travmalarıyla savaşıyor oluşu. İngiliz Kraliyet ailesinin mensubu olmanın getirdiği yükümlülüklerle en başta psikanalitik terapiyi reddedip sadece konuşma terapisi isteyen ve çeşitli egzersizlerle sorununu yenmeye çalışan 6. George’un film ilerledikçe Lionel Logue’a açılmaya başladığını görüyoruz. 30'larda yöntemleri hala tartışmalı olan psikanalizin gücününün İngiiz kraliyet ailesine dek varmış olması dikkati çeken bir mevzu.

Eklemek gereken diğer bir notsa filmin iki dev oyuncusu Helena Bonham Carter ile Geoffrey Rush’ı daha önce birlikte izlediğimiz projenin Harry Potter oluşu. Nam-ı değer Dumbledore ile benim de pek sevdiğim nickimi aldığım Bellatrix Lestrange olarak izlediğimiz Rush ve Bonham Carter’ı burada bambaşka rollerde izliyoruz.

Oscar ödüllerine ilişkin tahminlerimi ayın 26’sında sizinle paylaşmayı umuyorum ama şimdiden söyleyeyim Colin Firth’ün En İyi Erkek Oyuncu dalında Oscar’ı kapması oldukça güçlü bir ihtimal. Zaten yukarda görüldüğü gibi 87. TBMM Ödülleri çoktan King's Speech'e verildi bile. 26 Kasım’da Amerika’da, 7 Ocak’ta İngiltere’de vizyona giren film Türkiye’de ise Zoraki Kral adıyla 18 Şubat tarihinde izleyici karşısına çıkacak. Altın Küre ve Bafta’dan galibiyetle çıkan ve Oscar ödüllerinde de 12 dalda aday gösterilen King’s Speech sırf oyunculukları için bile olsa görmeye değer.

Son not: Filmin müzikleri Alexandre Desplat imzalı ve yine her bir Desplat filminde olduğu gibi gayet başarılı. Soundtrack albümünü de mutlaka ele geçirin, pişman olmayacaksınız.

12.2.11

Ólafur Arnalds İstanbul'daydı!

,
Sevgili Bolahenk Sokak sakinleri, biliyoruz sizi bu ara çok ihmal ettik. Birimiz evlendi evlenecek, birimiz Türk Edebiyatı yüksek lisansının ilk tatilini yaşamanın mutluluğuyla kendini kaybetmiş, birimiz bir yandan roman bir yandan tez yazıp bir yandan ders verme peşinde, bendeniz de kafayı çocuk kitaplarıyla bozmak üzere... Neyse ki koşturmadan birbirimize vakit bulabiliyoruz da görüşebiliyoruz :) İşte o görüşebildiğimiz günlerden birinde ben, ladylestrange ve littlemermaid Ólafur Arnalds'ın iki konserlik İstanbul macerasının ilk gününü yakaladık, iyi ki de yakalamışız, o güne kadar hiçbirimiz böylesine "hayran" sayılmazdık Óli'ye, perşembeden beri dilimizden düşmez oldu kendisi :)
Tahmin edebileceğiniz gibi ultra-ciddi yazılarımdan biri olmayacak bu, bunda da iki etken var: Birincisi, Ólafur Arnalds sessizliğe dayanamadığım ama başka bir şeye odaklanmam gereken (genellikle kitap okuduğum) anların dışında kendisini twitter'dan takip etmenin dışında hiçbir zaman çok ilgilendiğim bir isim hiçbir zaman olmadı; ikincisi de, bu konser hem müziğine hem de kendisine bakışımı o kadar değiştirdi ki, artık objektif bir konser ya da albüm vs. eleştirisi yazabilecek uzaklıkta hissetmiyorum kendimi Óli'ye karşı :)
Ólafur Arnalds yaptığı müzik ve son derece yetenekli oluşu sebebiyle -ön yargılar sağolsun- '86 doğumlu olduğuna inanılabilecek bir isim değil öncelikle. Ancak sahnede izlediğinizde ve tanışıp biraz sohbet ettiğinizde karşınızdakinin ne kadar genç, yani sizin yaşınızda :), olduğuna inanabiliyorsunuz. Albümlerine, şarkılarına, sözlerine, kendini taşıyış şekline sinmiş büyük bir duyarlılık, mütevazılık, belki de sadece "İzlandalılık" diye açıklayabileceğimiz bir durum var, ki bu müziğiyle bir olduğunda, bizim perşembe akşamı yaşadığımız o duygu yoğunluğunu, littlemermaid'in tanımıyla "sinir bozukluğu"nu yaşamamak mümkün değil. Umarım aranızdan müziğine aşina olanlar da orada olabilmiş, bizimle aynı duygu yoğunluğunu yaşayabilmiştir. 

Sanırım sahnesiyle ilgili bizi en çok şaşırtan şey bu kadar görsel "ağırlıklı" oluşuydu. Dinleyenleri müziğinin ne kadar yoğun ama sade olduğunu bilirler, biz de bir piyano ve birkaç yaylıdan fazlasını beklemiyorduk ne yalan söyleyeyim, ama sahne perdesine yansıtılan albüm tasarımlarına çok yakın görseller ve şarkılarla uyumlu aydınlatmalar mü-kem-mel-di! Kendi başına çok etkileyici olacak o deneyimi çok çok daha yoğun ve etkileyici kıldı kesinlikle. Kısacası çok mükemmeliyetçi, biraz iş-kolik ve ne yaptığını bilen bir insanın elinden çıktığı çok belliydi sahnenin, her ne kadar kendisi perşembe günkü konserden sonra "çözülecek çok fazla teknik sorun var," dese de twitter'ından :) Biz kesinlikle problem filan görmedik, duymadık, hissetmedik Bolahenk severler. Hissettiğimiz genel duygu açıkçası "biz bu mükemmeliyete layık mıyız acaba?" idi. 
Çok "şunu çaldı, bunu çaldı, şöyle iyiydi, seyirci şöyleydi," muhabbetine girmek istemiyorum çünkü çaldıklarının çok az bir kısmı aklımda kalabildi, her şeyiyle mükemmeldi, seyirci zaten yazımdan da çıkarabileceğiniz gibi kendinden geçmişti. Yerimden kalkıp bir şeyleri kaçırmak istemediğimden de elimde düzgün konser fotoğrafım yok maalesef, çok arkadaydık ayrıca. Aşağıdaki videonun da derece düzgün olabilmesinde tüm kredi fotoğraf makinemin güzelliği, en alttaki severleriyle sohbet ederken çektiğim fotoğrafın bu kadar hareketli olmasının sebebi de yine benim "Çok heyecanlı heyecanlı konuştuk, çocuk İzlandalı, daha fazla ürkütmeyelim,"den kaynaklı beceriksizliğimden :) Son olarak: Yine gel Óli, ürküttüysek özür dileriz!



8.2.11

elf fırça karşılaştırmaları 3: elf blending eye brush vs. elf mineral blending eye brush

,
bana kalırsa far sürmek konusunda başarılı olmanın tek yolu geçişleri düzgün sağlamak. tek renk far kullanıldığında bile herhangi bir geçiş, bir yumuşama olmadan direkt bir bitiş olursa bence iyi gözükmüyor. o bitiş çizgisini iyice karıştırarak yumuşak bir geçiş sağlamak için de iyi bir blending fırçasına ihtiyaç duyuyorsunuz.

elf blending brush hem uygun fiyatlı, hem de yukarıda bahsettiğim bu karıştırma/farı yedirme işini başarıyla gerçekleştiriyor ("blending" için türkçe bir karşılık bulmak için kendimi zorladığım gözlerden kaçmıyor değil mi?) bir mac 217'nin veya 224'ün yerini tutar mı bilmiyorum, ama uygun fiyatlı bir alternatif arayanlara 1,50 pound'luk (yaklaşık 3,5 tl) elf blending brush'ı severek kullandığımı söyleyebilirim. kılları çok geniş ve uzun olmadığı için farı göz çukurundan (crease'den) kaş kemiğine çok fazla taşırmadan karıştırmak ve yedirmek kolaylaşıyor. (tabi isterseniz taşırabilirsiniz de, benim göz yapım buna uygun olmadığından çok fazla taşırmıyorum).
blending fırçaları yalnızca far sürmek için kullanılmıyor, kapatıcı uygulamak için de tercih edilebiliyor. ben kapatıcıyla yaşayan bir insanım. daha önce de bahsettiğim gibi cildim gayet problemli ama fondöten kullanmıyorum, bu nedenle kapatıcıyı yalnızca göz altlarıma değil sivilce lekelerimin ve çeşitli renk bozuklukların üzerine de uygulamam gerekiyor. elf mineral blending brush'ı almadan önce normal kapatıcı fırçalarından kullanıyordum. bu fırçayı kullanmaya başladığımdan beri kapatıcıyı çok daha rahat dağıttığımı, ürünün cildimle daha iyi bütünleştiğini ve daha geniş bir alana daha kısa sürede kolaylıkla uygulayabildiğimi fark ettim. likit yapılı kapatıcılar için dağıtmak çok sorun olmıyor ama daha yoğun yapılı kremsi kapatıcılar için (ben benefit erase paste kullanıyorum, onun da yazısı gelecek) böyle bir blending brush kullanmanızı önerebilirim. fiyatı 5,50 pound (yaklaşık 13 tl).

tabi bu fırçayı asıl görevi olan far karıştırma için de kullanabilirsiniz, ben denedim, oldukça memnun kaldım. bazen iki blending fırçasına ihtiyaç duyabiliyorum, örneğin biriyle farı alıp rengi uyguluyor, diğerinin üzerine hiç far almadan ilkiyle uyguladığım rengi güzelce dağıtıyorum. böyle zamanlarda bu iki fırçamla iki işlemi de sorunsuz gerçekleştirebiliyorum.

kapatıcı için elf blending brush'ı değil de mineral serisinin fırçasını tercih etmemin sebebi kıllarının biraz daha uzun ve geniş olması. bu, yukarıda bahsettiğim gibi, daha geniş bir alana uygulamayı kolaylaştırıyor.

elf fırçaları satın almak için buyrunuz.

son elf fırça karşılaştırması elf eyeshadow brush ile elf studio eyeshadow c brush hakkında olacak.

29.1.11

Londra'da Bir Bolahenk Sokaklı: Bölüm 2

,


Yolu Christmas zamanı İngiltere’ye düşen bir İstanbullu olarak hem büyülendiğimi hem de çok şaşırdığımı söylemeliyim. Her şeyi madde madde anlatmaya geçmeden önce Christmas’ın nasıl büyük bir çılgınlık olduğunu anlatmaktan başlamam en doğrusu olacak. Christmas’dan, yani Aralık 25’den, bir ay kadar önce onlarca Christmas kanalı televizyonlardaki yerlerini alıyorlar. Çocuklar için açılan onlarca Christmas temalı çizgi film kanalının yanı sıra yetişkinler için de envai çeşit alışveriş ile film kanalı başlatılıyor. Mağazalar dekorasyonlarını çok önceden hazırlarlarken dünya neredeyse tek bir günün etrafında dönüyor. Kırtasiye dükkanları alabildiğine Christmas kartıyla dolduruluyor, metrolardan sokaklara, otobüslerden havalimanlarına her yer hediye ilanlarıyla dolup taşıyor. Yaklaşık bir buçuk aylığına dünya tek bir günün etrafına dönerken alışveriş çılgınlığı gözlerinizi kamaştırıyor.

NEREDE KUTLANIR?
Öncelikle Christmas’ın en önemli geleneğinin aile olduğunu söylemem lazım. Eğer ölüm kalım sebebiyle yurt dışında falan değilseniz ve İngilizseniz bu demek oluyor ki Christmas aileyle geçirilecek. Bizim kimi bayramlarda kaçamak yaptığımız gibi, "Biz de bu Christmas’da tatile gidelim," demeyi düşünüyorsanız, alacağınız cevap "Yemezler," oluyor. Zira yılın en önemli günü kabul edilen bu günü ailenizden ayrı gayrı geçirmeniz ayıp kabul ediliyor. Benim tüm bu Christmas şenliğine şahit olmamı sağlayan pek sevgili sevgilim Guy’ın geçen gün internette denk geldiği bir araştırmaya göre İngiltere'de çiftler en fazla Christmas döneminde ayrılıyormuş. Araştırma sebepleri açıklamıyordu ama bizim tahminimiz aileyle tanıştırılmak üzere Christmas’da davet edilmeyen kimi çiftlerin bu krizi atlatamaması ya da birbirine yanlış hediye alan çiftlerin “Sen beni hiç tanımıyorsun” ana temalı kavgalar sonucunda ayrılmaya karar vermesi yolunda oldu ki bu da bizi ikinci bölüme götürüyor.

HEDİYELER
Christmas’a dair bildiğiniz her şeyi unutun, çünkü günün esas meselesi hediyeler. Bir buçuk ay öncesinden kime ne alacağım paniğiyle birlikte mağazalardaki kuyruklar da büyüyor. İş yaratıcılığınıza kalmış ama girdiğiniz her mağazada hediye setlerine denk geliyorsunuz. Herkes çılgınca bir dükkandan öbürüne koşturuyor, Christmas’dan birkaç gün önce de eli kolu paketlerle dolu bir sürü insanı metro ve trenlerde ailesinin evine göç ederken görebiliyorsunuz. Fakat sakın filmlere kanmayın. Hani mutlu mutlu Christmas alışverişini yapıp eli kolu hediye paketiyle sokakta dolaşan insanlar var ya, onların hepsi yalan. Neredeyse hiçbir mağaza aldığınız malzemeyi hediye paketi yapmıyor. Yapan birkaç yer varsa, onlar da ekstra 2-3 pound istiyorlar. Siz de paşa paşa kendi hediye paket süsünüzü satın alıp evde yapıyorsunuz. En azından böylece orta okulda aldığımız el işi dersleri bir işe yaramış oluyor.

CHRISTMAS KARTLARI
Bu da ayrı bir çılgınlık. Sadece ama sadece tebrik kartı satan o kadar çok mağaza var ki ben ilk gördüğümde inanamadım. Gençler bu kart meselesini fazla takmıyorlar, lakin geniş aileler için bu mesele ayrı bir önem arz ediyor. Bir nevi bayram telefonu açmak gibi bir durum. Christmas’da göremeyeceğiniz kim varsa hepsine birer şirin kart alıp gönderiyorsunuz, bu yüzden evde toplu bir kart paketi hazır bulundurmanız en sağlıklısı oluyor.

CHRISTMAS ÖNCESİ, ESNASI VE SONRASI

Christmas Eve
Önceki gün, yani Christmas Eve genelde ailelerin evine geçiş yaptığınız gün oluyor. Biz de Christmas Eve’de Fleet’e geçtik (Fleet’i bir sonraki yazıda anlatacağım). Her yerde böyle mi bilmiyorum ama Fleet için Christmas Eve denilen gün, puba gidilip bir önceki Christmas Eve’den beri görülmeyen lise arkadaşlarının görülüp koskoca bir yıldır neler yapıldığına dair bilgi alışverişinin yapıldığı bir gün. Bana biraz mezuniyet sonrası toplantılarını hatırlattı.

Christmas Günü
Nasıl ki Christmas öncesi
hazırlığı hediyelerden ibaretse, Christmas gününün bütün olayı da yemek yemek. Bütün gün yemek yiyorsunuz, ciddiyim. Benim gibi çılgınlar gibi yemek yemeyen bir tip bile durmadan yediyse, bu işte bir hayır vardır deyip en önemli alt başlığa geçiyorum.

Christmas Menüsü
Bu da Christmas’ın en önemli detaylarından birisi. Her evde aşağı yukarı aynı menü hazırlanıyor ve bu menü de tüm geleneğin değişmeyen parçalarından birisi. Menümüzde neler var hemen sıralayalım. Açılış füme somonla yapılıyor. Daha sonra hindi, Brüksel lahanası, patates, kızılcık sosu, fındık ve cevizli harç, pigs in blanket ve bol miktarda gravy sos ile devam ediliyor. Bitti sanmayın, bunların hemen ardırdansa Christmas Cake ve Christmas Puding geliyor. İkisi de meyveyle yapılıyor, Christmas puding’e ekstra olarak brandy sos ekleniyor.





Christmas Cracker’ları
Christmas crackers minik hediye paketleri. İki ayrı kişi paketi iki tarafından tutup çekiyor ve “pop” sesi eşliğinde minik bir hediye (bana anahtarlık çıktı), bir bilmece kağıdı ve kafanıza takmanız gereken bir taç çıkıyor. Sofradaki herkesin bir cracker’ı mutlaka oluyor. Bu taç takma mevzusu da sanmayın ki sadece gençler ya da afacan yetişkinler tarafından uygulanıyor. Bir restoranda erken bir Christmas yemeği yiyen yaş ortalaması 80 civarında bir gruba denk geldik. Onların da kafasında aynı crackers taçlarından vardı. Azıcık sorup soruşturduktan sonra öğrendim ki Christmas yemeği yerken crackers taçlarından takmak adetten.

Christmas Çorabı
Bu beni en mutlu eden Christmas detayıydı. Uyumadan önce boş duran duvara asılı Christmas çoraplarımız ertesi sabah Guy’ın annesi tarafından ağzına kadar hediyelerle doldurulmuş bizi bekliyordu. Benim çorabımdan alabildiğine çikolata, kitap ayracı, kırmızı çoraplar, kalpli post-it’ler çıkarken Christmas sabahını tüm yemeklerden önce tıka basa çikolatayla dolu bir mideyle açmış oldum.

PANTOMIME
Pantomime’ın Zargan açıklaması, “Noel zamanı oynanan peri masalına dayalı müzikli tiyatro oyunu”. Daha detaylı bilgi isteyenleri buraya alalım. Ama kısaca genelde masallardan uyarlama gösterilerden bahsediyoruz. Mesela biz Pamuk Prenses’i izlemeye gittik. İngiliz tiyatrosunun en köken halini burada görmek mümkün, çünkü seyircilerin de oyuna müdahelesi söz konusu. “Cadı arkanda” ya da “Yalan söylüyor” gibi çığlıklarla seyirciler de oyuna katılıyorlar. Genelde çocuklar için tasarlanıyor olsa da örneğin bizim gittiğimizde yetişkinler için de pek çok espri hazırlanmıştı. Zaten oyunculardan ikisi İngiliz televizyonlarınca ünlü iki kişi olduğundan (şu anda adlarını hatırlamıyorum ama birisi EastEnders dizisinde oynuyordu, birisi de eski Xfactor yarışmacılarındandı) hedef kitlesi çocuklar kadar yetişkinlerdi de.




Bir sonraki yazımda Canterbury, Bath, Dorset ve Fleet notlarıyla karşınızda olacağım.

28.1.11

"Geleneksel" Bir Aile Filmi: The Kids Are All Right

,


Simone De Beauvoir'ın ünlü "Kadın doğulmaz, kadın olunur" düsturundan Judith Butler'ın Cinsiyet Belası'na uzanan yolu izleyiciyi yormadan ortaya koyan bir filmle karşı karşıyayız. The Kids Are All Right cinsiyet rollerini hiç beklemediğiniz bir yerden vurarak aile rollerimizi, peformatif davranışlarımızı yeniden gözden geçirmemize sebep oluyor.



Filmimiz pek çoğumuz için oldukça sıradan bir sahneyle başlıyor. Anne ve iki çocuk sofrada oturmuş babalarının akşam yemeğine gelmesini bekliyorlar. Sofrada boş bırakılmış sandalye tabii ki masanın en başında duran, en babaya has taht sandalyesi. Az sonra kapı açılıyor, baba eve geliyor ve aileye katılıyor. Çocuklara hayatlarına ilişkin birkaç soru sormaktan tutun da karısının yeni açmaya çalıştığı işle ilgili olarak savurganlık yaptığına dair birkaç küçük eleştiriye dek tipik bir orta sınıf aileyi izliyoruz. Tek bir farkla... Babayı canlandıran kişi, Annette Bening'den başkası değil. Söz konusu karı-koca lezbiyen bir evli çift, çocuklarsa çiftin sperm bankasından aldıkları spermle dünyaya getirdikleri çocuklar. Bu saydıklarımdan hiçbiri onları daha az aile yapmıyor tabii ki, hatta aksine ailenin tüm üyeleri geleneksel cinsiyet rollerine öylesine sıkı sıkıya bağlılar ki, en geleneksel aileye taş çıkartacak denli ata-erkil bir aileyle başbaşa kalıyoruz.

Nic (Annette Bening) kısa kesilmiş saçları, erkeksi kıyafetleri , sinirlendiğinde dozunu kaçırdığı içki içme alışkanlığı, hatta adıyla bile en baştan performe ettiği rolünü belli ediyor. Jules ise (Julianne Moore) Nic"in isteği üzerine geçmişte işini bırakıp kendisini çocuklarına bakmaya vermiş, kariyerinde doğru düzgün bir yol tutturamamış, Nic tarafından fazla duygusal ve sorumsuz olmakla suçlanan bir anne modeli. Çiftin zaman zaman gay erkek pornosu izliyor olması ise hayatlarındaki bir "eksikliğin" ilk ipucunu veriyor. Zaten The Kids Are All Right her türlü detay açısından tutarlılıkla dolu. Film boyunca hiçbir detayı boşuna görmüyorsunuz, başta gördüğünüz herhangi bir sahne sonunda sonuç açısından önem kazanıyor. Bu da oldukça derli toplu bir film ortaya çıkartıyor.



Çocukların biyolojik babalarını merak etmeleri ile ise filmimiz başlıyor. Söz konusu biyolojik babanın (Mark Ruffalo) herkesle iyi geçinen eğlenceli bir adam çıkması, çocukların kalbini kazanması ve Jules ile çalışmaya başlaması ile birlikte Nic'in aile içindeki otoritesini kaybetmekten korkaya başladığını görüyoruz. Esas kriz de bundan sonra başlıyor.

83. Oscar ödüllerinde En İyi Film, En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu (Mark Ruffalo), En İyi Kadın Oyuncu (Annette Bening) ve En İyi Özgün Senaryo dallarnıda aday gösterilen The Kids Are All Right, hepimizin taktığı cinsiyet maskelerini yeniden hem de hiç beklemediğimiz bir yerden, bir lezbiyen çift aracılığıyla gözler önüne seren, zekice tasarlanmış bir film. Annette Bening göz dolduran oyunculuğuyla bu yılın Oscar ödüllerinde Black Swan'de izlediğimiz Natalie Portman'ın en güçlü rakibi. Çocuklardan Joni'yi oynayan Mia Wasikowska'yı ise Tim Burton'ın Alice Harikalar Diyarında'sından hatırlayacaksınız.
!f istanbul ile İki Kadın Bir Erkek adıyla gösterime girecek The Kids Are All Right kesinlikle görmeye değer.

24.1.11

elf fırça karşılaştırmaları 2: elf studio stipple brush vs. elf studio powder brush

,
son yazımda elf siparişimden bahsetmiş ve mineral powder brush ile complexion brush'ı karşılaştırmıştım. aynı seriye devam ediyorum.

yeni aldığım fırçalardan elf studio stipple brush likit fondöten, renkli nemlendirici, krem allık uygulamak için kullanılabilir, ya da çok yoğun renk veren allıkları hafifçe uygulamak için tercih edilebilir. ben bunu hem renkli nemlendirici hem krem allık uygulamak için kullandım ve çok memnun kaldım. yabancı bloglarda insanların renkli nemlendiriciyle iyi bir kapatıcılığa ulaştığını görüyordum ama ben parmaklarımla uyguladığım için ince kalıyordu. bu fırçayla (ve laura mercier oil free tinted moisturizer ile) daha yüksek bir kapatıcılık yakalayabildim. üstelik renkli nemlendiriciyi homojen bir şekilde dağıtabildim, çizgi çizgi bir görüntü oluşmadı.

bu fırça meşhur mac 187'yle kıyaslanabilir (şurada güzel bir karşılaştırma yazısı var). mac'in "duo fibre" olarak tanımladığı şeyi elf "stipple" olarak tanımlamış ama ikisi de aynı şey. siyah kısa kıllarla beyaz daha uzun kılların bir aradalığı sayesinde daha hafif bir uygulama elde ediliyor, renkli nemlendirici veya fondöteni kalın bir tabaka halinde uygulamaktansa ince bir şekilde uygulamak, kapatıcılığın artırılmak istendiği yerden ince bir kat daha geçerek homojen bir görüntü elde etmek mümkün oluyor. klasik fondöten fırçalarındaki fırça izinin belli olması, cilt makyajının kalıp gibi durması riskleri bu şekilde azaltılıyor.

bende 187 yok ama görebildiğim kadarıyla elf'in kılları mac'inkiler kadar kaliteli değil, fırçanın formu da biraz daha farklı; 187 sanki biraz daha geniş, bu açıdan elf fırça 187'den biraz daha küçük olan 188'e de benzetilebilir. eğer gerçekten sıklıkla kullanacağınızı ve fırçanıza iyi bakacağınızı düşünüyorsanız 187'yi tercih edebilirsiniz, eminim uzun süre kalitesini yitirmez ve verdiğiniz paranın karşılığını alırsınız. ben malesef fırçalarına çok iyi bakan biri değilim, 187'ye ciddi bir para verip (yanılmıyorsam fiyatı 100tl'nin üstünde) sonra onu düzgünce yıkamazsam, çok da sık kullanmazsan saçma olur diye düşündüm ve elf'inkini tercih ettim. elf studio stipple brush benim işimi görüyor, 3.50 pounda (yaklışık 8 tl) gayet güzel bir uygulama elde edebiliyorum, kılları hiç dökülmüyor, seviyorum yani :)

elf studio powder brush ise benim uzun süredir sıklıkla kullandığım fırçalardan biri. pudra fondöten kullanıyorsanız veya pudranızın daha kapatıcı olmasını istiyorsanız bu fırçayı mutlaka öneririm. normal bir pudra fırçasıyla cildiniz üzerinden kat kat geçmek bazen toz toz bir görüntü oluşmasına yol açabiliyor ("cakey" denilen durum çok feci!). bu fırçaya pudranızı alıp sürterek değil pat pat yaparak cilt makyajınızı uygularsanız pudranın cildinizle bütünleştiğini, daha yoğun bir kapatıcılığı kolaylıkla elde ettiğinizi görebilirsiniz. ben mac studio fix'i bu fırçayla uyguluyorum, mac mineralize skinfinish neutral tarzı pudralar için de ideal bir uygulama sağlayabilirsiniz. şurada bu fırçayla ilgili güzel bir yazı var, yazarı likit fondöten için bile bu fırçayı kullandığından bahsetmiş. elf studio powder brush, studio serisindeki diğer fırçalar gibi 3.50 pound, kıl dökme gibi bir soruna bu fırçada da rastlamadım.
hem elf studio stipple brush hem de studio powder brush düz bir yüzeye sahip, powder brush neredeyse bir kabuki gibi sık kıllıyken stipple brush yukarıda bahsettiğim gibi iki katmanlı kıllara sahip. bu nedenle studio stipple brush likit ve krem ürünlerin uygulanması için daha uygun, daha hafif bir etki veriyor. studio powder brush ise sık kılları ve yoğun tutuculuğu ile daha yoğun bir uygulama imkanı sağlıyor.

elf'ten sipariş vermek için buyrun.

bir sonraki karşılaştırma yazısında elf blending eye brush ile mineral serisinin blending eye brush'ından bahsedeceğim.

23.1.11

Sofia Coppola'dan Bir Ennui Güzellemesi: Somewhere / Başka Bir Yerde

,
Biz modern izleyicilerin filmle kurduğu duygusal ilişki genellikle ikiye ayrılıyor: Bir filmden kendimize ya kathartik bir deneyim çıkarıyoruz, yani özdeşleştiğimiz karakterlerin reel olmayan eylemlerini ikinci elden tecrübe edip ağlıyor, seviniyor, üzülüyoruz; ya da özdeşleşemeyeceğimizden emin olduğumuz karakterlerin hikayelerinin içinde görsel, duyusal sinema efektlerinin de etkisiyle, kaybolup kendi gerçekliğimizden kaçıyoruz. Bu deneyimler, yaşandıkları anda ne kadar kuvvetli olursa olsunlar, çok istisnai durumlar hariç, sonraki güne unutulmuş, tamamen zihnimizden silinmiş oluyor. Bu durumun geçiciliğine rağmen, yine de bize bu deneyimleri yaşatmayan, bir yerinden özdeşlik kuramadığımız filmlerden uzak duruyoruz. Onları sıkıcı, izlemesi zor, "anlamsız" buluyoruz; bir yerinden bize ulaşsınlar, içinde bizim için de ulaşılır olan genel geçer bir şey olsun, olmazsa da bize hayatlarımızda olmayan bir şey sunsun, bizi şaşırtsın istiyoruz.
Somewhere, işte tam da bunların hiçbirini yapmayan filmlerden. Oscar ödüllü Sofia Coppola'nın son uzun metraj ürünü olan,  ilk bakışta üstte gördüğünüz son derece retro posteri ve uzun çekimleriyle ilgi çeken film, orta yaşlı ve son derece başarılı bir Hollywood aktörünün herhangi bir anlam ve derinlikten yoksun zavallı varoluşunu anlatıyor. Her gece bir başka kadınla birlikte olan, hayatı ne söyleyeceğini bilmediği röportajlar ve içine nasıl düştüğünü bilmediği bir ün, para ve dejenerasyon etrafında dönen Johnny Marco'nun film boyunca tek bir kayda değer laf etmeyen arkadaşı ve 11 yaşındaki kızı hariç kimsesi yok. Filmin en başlarında onun bu anlamsız varoluşu, hiçbir Hollywood abartısına bulaşmadan küçük nüanslarla ve absürd durumlarla son derece başarılı bir şekilde veriliyor. Hatta Johnny ile birlikte kendinizi de vurmak isteyeceğiniz büyük bir can sıkıntısından ve anlamlı bir insan ilişkisinden yoksun olan bu bölümler, filmin gidişatı adına kaygılanmanıza yol açıyor. Johnny'nin hayatının sadece bir buçuk saatlik seçmece bölümlerini izleyeceğiniz filmdeki neredeyse dokunulur hale gelen bu can sıkıntısı size de bulaşır diye korkmadan edemiyorsunuz. Bunda filmin sırtını yasladığı ve Coppola'nın imzası haline gelmiş minimalizmin büyük bir etkisi var, Coppola hiçbir şeyi ilk görüşte, ilk sahnede anlatmak, anlaşılır kılmak derdinde değil; dolayısıyla da size kalan sadece çok iyi çekimlerle kaydedilmiş durumlar, ana karakterin son derece manasız yaşamının el verdiğince diyalog ve neyse ki çok başarılı oyunculuklar.

İlk kez performanslarını izlediğim Johnny'i canlandıran Stephen Dorff ve kızı Chloe rolündeki Elle Fanning gerçekten şapka çıkaracak kadar iyi performanslar sergiliyorlar. Sephen Dorff'un Johnny portresi ister istemez her çok başarılı performansta olduğu gibi aktörün kendisini sorgulatıyor, hakkında daha çok şey bilme, daha fazla performansını izleme isteğini uyandırıyor. Johnny'nin bir süre her zamankinden daha fazla vakit geçirmek durumunda kaldığı ve onunla ilişkisi üzerinden kendi hayatının eksikliklerini anladığı 11 yaşındaki masum, sakin, hem çocuk hem genç Chloe rolünde Elle Fanning de en az Stephen Dorff kadar iyi. İnsan ister istemez Fanning kanında bir şeyler var herhalde diye düşünmeden edemiyor (Elle, Dakota Fanning'in kız kardeşi).
Bu iki karakterin son derece durağan, alıştığımız anlamda bir giriş-gelişme-sonuçtan ve diyalogtan uzak öyküsü, tüm bu genel film izleyicisini zorlayan haline, "önemli", "büyük" anlatı eksikliğine rağmen son derece doğal etmenlere yaslanarak son derece insani şekilde anlatılıyor. Filmlerde göre göre alıştığımız, artık "ister" olduğumuz türden bir çözülme ya da son da yok Somewhere'de. Kamera kullanımları Coppola'nın diğer filmlerinden farklı olarak daha natürel daha dogmavari bir tonda, çekimler akla Fransız New Wave'ini, diyalogun aksaklığı ise Nuri Bilge Ceylan'ı getiriyor.
Kısacası depresyonun etrafında dolaşan, boş bir "olmak" halinin sıkıntısını sonunda kendince kırarak işleyen, bu anlamda alıştığımız modern, varoluşçu anlatılardan hala tutunduğu "umut"la ayrılan bir film Somewhere. Tüm minimalizmini fazla "snob" ya da "sıkıcı" bulmaz ve ön yargılarınızdan arınarak izlemeyi başarırsanız, ki başarılması zor bir şey olduğunun farkındayım :), özdeşleşilemeyenin içinde de hem estetiği hem de anlatılmaya değer hikayesiyle sizi şaşırtabilir. Phoenix'in yaptığı, filmin kullanıldığı her sahnesini bir başka kılan soundtrack'i de cabası. Türkiye'de 20 Mayıs'ta gösterimde, internetin gücüne inananlar için ise her yerde :)

17.1.11

Londra'da Bir Bolahenk Sokaklı: Bölüm 1

,
Bir süredir blog yazılarına ara vermek zorunda kalmıştım. Tez ve iş gibi mühim sebepler dışında diğer bir hayırlı sebepse bir aylık uzun bir Londra gezisi yapmış olmamdı. Bu Londra’ya ikinci gidişim olduğundan ve ilk gidişimde neredeyse tüm turistik atraksiyonları birer birer keşfetme olanağı bulduğumdan, bu gezim biraz daha farklıydı. Öncelikle bu defa mükemmel bir rehberim vardı ki sayesinde Londra’ya tatile giden değil de bizzat orada yaşayan birinin neler yaptığı, rehber kitaplarda yazmayan ne gibi mekanlarda vakit geçirdiği, adetler, alışkanlıklar vs. gibi unsurları birinci elden keşfetme imkanı buldum. Üstelik tatilim Christmas ve yılbaşına da denk geldiğinden usulünce bir İngiliz Christmas’ı geçirmiş oldum. Londra’ya kısa süreliğine gidecek olanlar için şipşak rehber yazısı ucucaparklar’dan gelecek. Bu yazıdan itibaren başlayan seriyle ben de Londra’da keşfettiğim yerleri bir bir tüm detaylarıyla paylaşacağım.

BRIXTON
Hemen aklımızda çalan şarkı, Guns of Brixton. Haliyle bir ayımı burada geçirmeden önce aklıma gelen olasılıkların tek sorumlusu da yine aynı şarkı. Halbuki Brixton geçtiğimiz ay içersinde benim favori mekanlarımdan birisi oldu. Kabul ediyorum ki Nothing Hill gibi şık ve gösterişli değil, fakat gidilecek doğru mekanları bilince son derece eğlenceli bir yer haline geliyor. Guns of Brixton şarkısının kafamda yarattığı imajın aksine bir ay boyunca sadece tek bir kez polis barikatına tanıklık ettim ki bu da şansa denk geldi. Yirmi dakikada bir polis sireni duymanız ya da adım başı uyuşturucu satıcılarına denk gelmeniz Brixton’ın alışıldıklarından olsa da bir süre sonra tüm bunları olağan karşılamaya başladım. Serinin ilk yazısında da Brixton’a yolu düşenler nereye gitmeli, ne yapmalı teker teker sıralayacağım.

Brixton Market

Envai çeşit manavdan kasaba istediğiniz her şeyi bulabilecek olmanızın yanı sıra minik kafeleri ve mükemmel lezzetler sunan restoranlarıyla Brixton Market şaşırtıcı bir yer. Karnınız çok açken ve fazla da para harcamak istemiyorken birden kendinizi mini mini bir İtalyan restoranında bulabiliyorsunuz. Envai çeşit Afrika yemeğinin servis edildiği ufak restoranlar, küçük Fransız kafelerinin hemen yanında duruyor. Seçeneğiniz çok, üstelik Brixton’ın daha düşük bütçelere hitap etmesi dolayısıyla çılgınca paralar harcamadan olabildiğince çok seçeneğe ulaşabiliyorsunuz. Kimi zaman kafelerde düzenlenen küçük konserlerle de sadece yeme-içme anında değil, eğlencede de Brixton Market güzel bir alternatif oluşturuyor.

The Effra Hall
The Effra Hall, Londra’da en çok sevdiğim mekan oluverdi. Sebebi ise cuma ve cumartesi akşamları dışında her akşam bir jazz grubuna ev sahipliği yapması. Siz mutlu mutlu biranızı yudumlarken en fazla iki metre ötenizde muhteşem bir konser veriliyor. Üstelik mekanın kendisi, arka bahçesi vs. de çok sevimli olduğundan gittikçe bir kez daha gitmek istedim, sonuçta da amacıma ulaştım. Size tavsiyem buraya özellikle en azından bir akşamınızı ayırmanız. Canlı jazz dinlerken keyfine bakmak isteyenler için mükemmel bir seçenek.

The Rest Is Noise
Bu pek güzel mekan adını Alex Ross’un The Rest Is Noise adlı kitabından alıyor. İster yemek yiyin, ister bir şeyler içmeye gidin, isterseniz de dans etmeye gidin… Mekanın içi oldukça geniş olduğundan her şeye bolca yer var. Bizim gittiğimiz iki akşamda da dj vardı, bir defasında kendimi reggae yaparken buldum ve normalde tek bir dans figürü bile beceremeyen bir insan olduğumdan içimdeki gizli reggae yeteneğinin ortaya çıkışını mekana bağladım. Bazı akşamlar çok kalabalık olabiliyor ama biz her gidişimizde fazlasıyla eğlendik. Zaten Brixton’da yarım saat dolaşınca ilk dikkati çeken yerlerden biri olduğundan, metro istasyonundan düz yürü, yirmi metre ilerde gibi bir tarifi de olduğundan gözünüze ilişecektir.


Asmara Restaurant
Burası bizim coğrafyamızca pek bilinmeyen, Afrika’da yer alan Eritrea ülkesinin yemeklerini sunuyor. Hatta adını da Eritrea’nın başkentinden Asmara’dan alıyor. Daha önce hiç Afrika yemeği yemediğimden buraya giderken bayağı heyecanlıydım. Nitekim heyecanıma değdi. Spesyallerden birini the injerra’yı söylemeye karar verdik. Lavaşın üzerine koyulan değişik şekillerde pişirilmiş etleri, tavukları, sebzeleri ve yumurtayı lavaştan küçük parçalar kopartarak elinizle yiyorsunuz. Bitirdiğinizde ise tıka basa doymuş oluyorsunuz. Üstelik çok da lezzetli. Ardından da Eritrea kahvesi söylüyorsunuz. Kahve yanında patlamış mısırla getiriliyor. Kahvenin de rahatlıkla şu ana dek içtiğim en lezzetli kahve olduğunu söyleyebilirim. Kısaca Brixton’a yolunuz düşerse mutlaka gitmek isteyeceğiniz mekanlardan birisi Asmara Restaurant.

Bir sonraki yazımda Bolahenk Sokak’ın Christmas izlenimleriyle karşınızda olacağım.
 

BOLAHENK SOKAK Copyright © 2011 | Template design by O Pregador | Powered by Blogger Templates