biyografi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
biyografi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27.7.10

Bazıları Sıcak (ve Marilyn Monroe) Sever : Bir İkon Üzerine

,


Popüler kültürün kendi ikonlaştırdığı isimleri periyodik olarak geri dönüştürüp bizi maruz bıraktığı imgeler döngüsünde onları kullanıp durduğundan olacak, ismini ve cismini bilip yaptığı işin kendisini hiç görmediğimiz, dinlemediğimiz bir sürü isim var. Michael Jackson böyle bir isim mesela biz 80ler sonu çocukları için, çok büyük ve popüler olduğu döneme hiçbirimiz yetişemesek de hepimiz bir şekilde pop müzik için ne kadar önemli ve ikonik olduğunu biliyoruz. Yine Michael Jackson yeni bir örnek, sadece adına ve fotoğraflarına aşina olduğumuz örnekler de var, fotoğraflarının üzerinde bulunduğu t-shirtler, çantalar yok satan Audrey Hepburn, ya da günümüz genç Hollywood aktörlerinin karşılaştırılmamaları neredeyse imkansız olan James Dean mesela. 2010 yılında 20li yaşların başında ya da teenage dönemlerinin sonunda olan insanların bu isimlerin işleriyle ne gibi bir özdeşlik kurabildiklerini, dolayısıyla bu ikonlaştırma mekanizmasının nasıl işlediğini kestirmek açıkçası biraz güç olsa da şöyle de bir gerçek var ki en az bu isimler kadar başarılı olduğu tartışılmaz olan Sophia Loren veya Liza Minelli gibi örneklerin bu kadar popüler olmaması ister istemez Amerikan popüler kültürünün Avrupa'nınkine nazaran daha baskıcı ve döngüsel olarak işlediğine işaret ediyor.
Marilyn Monroe da bu örneklerden biri. Açıkçası adını ilk kez ne zaman duydum, fotoğrafını ilk ne zaman gördüm gerçekten bilmiyorum. Eminim biraz düşünürseniz hepiniz çok sansasyonel hayatı ile ilgili anlatabileceğiniz bir şeyler bulursunuz, ya da başrollünde olduğu filmlerden birinin adını mutlaka biliyorsunuzdur. Ben yapmak istediğim bir t-shirt dizaynı için fotoğraflarından birini ararken, yani demin bahsettiğim popüler imgenin yeniden üretilerek ikonlaştırılması sürecini kendim tekrarlarken farkettim aslında bu kadını hiç kendi işini yaparken, yani bir filmde izlemediğimi. En son birkaç Audrey Hepburn filmini de benzer sebeplerle izlemiştim ve genel olarak 50ler sonu 60lar başında çekilmiş bir filmin klasik olmasının dışında bir şey vaad etmemesi sıkıntısını saymazsak memnun da kalmıştım izlediğim şeyden. Ne yazık ki Marilyn Monroe'da aynı şey söz konusu olmadı.

İzleyeceğim ilk Marilyn Monroe filminin yine adını nereden duyduğumu bilmediğim Some Like It Hot olmasına karar verdim ve filmi mümkün mertebe objektif olmaya, kendi dönemi içinde değerlendirmeye çalışarak izlemeye başladım. 6 Oscar adaylığı olan ve En İyi Kostüm dalında da ödüle layık görülen filmin biz Türk izleyicileri için en büyük sıkıntısı film başlar başlamaz kendini gösterdi ne yazık ki. Çünkü bu filmin senaryosu, şimdi ismini hatırlayamadığım bir Türk filminin senaryosu ile aynı. Daha doğrusu Türk yapımı olan film Some Like It Hot'ın senaryosunu birebir çalmış. Filmin konusunu biraz anlatınca siz de hatırlayacaksınızdır eminim..İki müzisyen ve çok yakın arkadaş Jeff ve Joe bir mafya suçuna tanık olurlar ve hayatlarını güvenceye almak için kadın kılığına girerek sadece kadınlardan oluşan bir koroya katılırlar. Bu koroda Joe çok güzel ama erkeklerden çok çekmiş, kendine zengin, yatı katı olan bir aşk arayan Sugar ile tanışır ve ona aşık olur. Ancak kadın kılığında ve beş parasız olduğu için kendine zengin bir erkek kılığı edinip Sugar'ı baştan çıkarır, bu arada arkadaşı Jeff'in de kadın kılığındaki haline talip zengin bir çatlak da çıkar. Gerisi de gırgır şamata işte. Türk versiyonunda yanlış hatırlamıyorsam Aydemir Akbaş Jeff rolündeydi :) Hatırladınız değil mi? :D

Filmin senaryo itibariyle bizim için pek bir albenisi olduğu söylenemez kısacası, hikayeye daha önce çok maruz kaldığımızdan filmin komedi unsurunun da bizim üzerimizde ne yazık ki işlemesi pek mümkün değil. Marilyn Monroe ise Joe'nun aşık olduğu Sugar Kane rolünde tam bir "aptal sarışın"ı oynuyor ve bunu işin kötü tarafı filmde içinde bulunduğu durumlardan çıkarmıyoruz, arada bir dolayım söz konusu değil, Sugar birkaç kez kendisi "Çok akıllı değilim." diyor. Sadece kızlardan oluşan bir koroya katılmasının nedeni de devamlı kendisini ezip geçen, "kafasına tabak fırlatan" müzisyenlerden uzak durmak, çünkü yine kendi sözleriyle "iradesi yok". Ayrıca alkolik ve hayat planı yatı olan milyoner ve gözlüklü bir para babası bulup evlenmek. Şimdi bunları görüp sinirlenmemek, ya da filmin senaristine sayıp sövmemek mümkün değil, filmdeki genel kadın tasviri (filmdeki neredeyse her kadın en az bir kez sözlü cinsel tacize maruz kalıyor ve bu durum onaylanıyor) çok sinir bozucu ve küçültücü ama o dönemde böyle durumlar henüz sexist görülmüyor ne yazık ki.

Sinir bozucu karakterini göz ardı ederseniz eğer, Marilyn Monroe filmde gerçekten büyüleyici. Oyunculuğu için söylemiyorum bunu, çünkü rolü bir oyuncuyu zorlayacak bir rol değil, ancak gerçekten günümüzdeki ününü hak eden bir güzelliği var. Filmde şarkı söylemenin yanı sıra ukelele de çalıyor ve dans ediyor. Sahnede de çok başarılı olduğunu söylememe gerek yok sanırım :) 60larla ilişkilendirebileceğiniz moda ve güzellikle ilgili her şey Monroe'da vücut bulmuş resmen. Filmle ilgili okuduğum birkaç şey de oyunculuğuyla ilgili sorunlara olduğu kadar sansasyonel hayatına da gönderme yapıyor. Film sırasında hamileymiş mesela, bunu filmde de gözlemlememek mümkün değil nitekim, ancak kendisinin bilinen bir çocuğu yok. Dolayısıyla çocuğu düşürdüğü var sayılıyor. Annesi dul ve akıl hastası bir kadın olduğundan çocukluğu bakım evlerinde geçmiş, iki yaşında şiddete maruz kalmış, altı yaşında neredeyse tecavüze uğruyormuş, 16 yaşındayken "baba" diye hitap ettiği bir adamla evlenmiş. Bunların hepsi imdb gibi çok bilinen bir kaynaktan öğrenebileceğiniz, Monroe'nun biyografisinin ilk satırından bilgiler. Tüm bunları okuduğunuzda ve bugünü geçtim dönemindeki başarısını (Monroe, Golden Globe sahibi bir oyuncu) göz önünde bulundurduğunuzda Marilyn Monroe'nun hayatı tam bir gece 12'de sona eren Külkedisi öyküsü. Ancak, en çok bilinen rollerinden biri olan Some Like It Hot'taki oyunculuğuyla, popüler kültürün acımasızca tüketmeye devam ettiği, Madonna ile başlayan en son Lady Gaga ile karşımıza çıkan müzik dünyasından isimlerin kopya ettiği "güzel yüzler"den sadece biri. Tek farkı "ilk" olması.

2.7.10

Hemingway'le Güreşmek

,

Hemingway kendini vurdu. Eve kestirmeden giden adamı sevmem ben.
William Faulkner


Tarih, 2 Temmuz 1961. Tam 49 yıl önce. Çanlar Kimin İçin Çalıyor, Yaşlı Adam Ve Deniz, Güneş De Doğar gibi, Amerikan edebiyatının klasiklerine imza atmış olan Ernest Hemingway, iki bacağının arasına kıstırdığı tüfeği ve alnının ortasında açılmış bir delikle ölü bulundu. Kimse ne olduğunu tam olarak bilemedi. İntihar da etmiş olabilirdi, kaza kurşununa kurban gitmiş de. Her şey büyük bir tesadüf olabilirdi, ya da büyük bir plan. 1954’te yazdığı bir mektupta, sadece 5 yıl daha yaşayacağını söylüyordu. 1960’ta farklı isimler kullanarak 2 kez hastaneye yatmıştı. Koku alma duyusuna hayrandı, sigaraya elini sürmedi. Ama içki ve yemek vazgeçilmezleriydi. Son yıllarında 205’e kadar çıkan kilosuyla Hemingway, tam bir keyif adamıydı.


“Benimle evlenen biri düzenli yemek yer, istediği zaman becerilir ve oldukça iyi bir yaşamı olur” derken kastettiği de buydu. Evlendiği 3 kadına da düzenli yemek verdi, istediklerinde becerdi ve hepsine, ayrılırken bile, bolca para gönderdi. Tek bir şartı vardı: Yazarken ona dokunulmaması. Dikkatini topladığı o değerli yazma anlarının bozulmasını, sevişirken basılmaya benzetiyordu. Haklıydı da. Yazmak için dikkatini toplamalıydı. Çok satmak ya da çok ünlü olmak değil, çok iyi yazmak peşindeydi.


1917’de liseyi bitirdikten sonra Kansas City Star’da gazetecilik yapmaya başladı. 1. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla Kızılhaç’a gönüllü olarak girdi, ambulans şöförlüğü yapmaya başladı ve gazetedeki işine son verdi. 8 Haziran 1918’de hemen yakınında patlayan Avusturya topuyla ağır yaralandı. İki İtalyan askerine yardım etmeye çalışırken bacaklarından sakatlandı. Yaşadıkları ona İtalyan Hükümeti’nden bir Gümüş Onur Madalyası getirdi. Daha sonra evlendi, gazetedeki işine geri döndü ve ilk iş olarak onu seçkin yazar ortamlarına sokacak olan Paris’e taşındı.


Gazetecilik, Hemingway’in yalın, objektif, olayları adeta bir kameradan izliyormuşçasına net ve sade aktaran dilinin temellerini atan en büyük unsurdu. "Gazetecilik yıllarında öğrendiğim kurallar en güzelleriydi ve tüm yazarlık hayatım boyunca onları unutamadım" derken, kasttettiği de buydu.


Savaş yıllarında yaşadıkları onun en temel malzemeleriydi. Fakat Hemingway’in beslendikleri bununla da sınırlı değildi. Babası eline ilk kez tüfeği tutuşturduğu andan itibaren, o artık bir av hayranıydı. Hikaye ve romanlarında ölüm sahnelerini tüm detaylarıyla, duygudan arıdnıdırlmış bir dille anlatması da bundandı. Boğa güreşi hayranıydı. Zamanında matador yardımcısı olmak için teklif almış olması, gururla anlattığı anılardandı.


Keyfin her türlüsü onun için mübahken, seks de keyif listesinde en üst sıralarda geliyordu. 3 karısını da mutlu ettiğine inanırken, bir yandan da vazgeçemediği fahişeler onun için tıpkı avcılık ya da boğa güreşi gibi bir hobiydi. Boks ve bahisçilikse, keyif listesinde seksten hemen sonra geliyordu.


3 oğlu olmuştu ve kedileriyle edindiği deneyimler sonunda “İyi ki hiç kızım olmamış” diyordu. Onun kurgularında kadınlar kedilerle özdeşleşiyordu, erkekleri itekleyen arka güç saflarında yer alıyorlardı. Özel hayatında ise kadınlar ikiye ayrılıyordu: Fahişeler ve evlendiği kadınlar.


Edebiyat için verilmiş ödülleri alan yazarları hiç anlayamadığını söylerken, yıllar sonra hem Nobel, hem de Pulitzer ödüllerini reddetmeden eve götürecek olan yazarlardan biri olacağından habersizdi. İki ödülü de kabul ettikten sonra gazetecilerden kaçması, kimseyi şaşırtmadı. Kontrol ve güç onun için önemliydi. Boks, seks, boğa güreşi, avcılık… Hepsi onun gücünü gösterebileceği biricik alanlardı. Yazmaksa onun için bambaşka bir savaş alanıydı. Gücünü gösterebileceği, en iyi yazar olmak için uğraşabileceği, kağıt üstünde kanlı bıçaklı dövüşebileceği kusursuz bir savaş alanı...


Ve Hemingway, bundan tam 49 yıl önce 2 Temmuz sabahı öldüğünde, Amerikan edebiyatına adını altın harflerle yazdırmış, hayatla girdiği tüm savaşların biricik galibi olma çabasını kendi silahından çıkan bir kurşunla noktalamıştı.


30.5.10

Salinger: Çavdar Tarlasının İzinde Bir Don Kişot

,
Cornish'deki evinde
fotoğraf çekenleri engellemeye çalışırken

"Bir kitabı okuyup bitirdiğiniz zaman, bunu yazan keşke çok yakın bir arkadaşım olsaydı da, canım her istediğinde onu telefonla arayıp konuşabilseydim diyorsanız, o kitap bence gerçekten iyidir."
Holden Caulfield- Çavdar Tarlasında Çocuklar

Her yazar ilgiyi sevmez. Her yazar, insanların durmadan hakkında konuşmasını da istemez. Salinger'ın insanlardan, kalabalıklardan, şehirden ve dedikodu kazanlarından kaçarken gittiği her kilometre, "Holden'ı kendinizden esinlenerek mi yazdınız?" sorusunun sorulma sayısına eş değer. Soru soranlar çoğaldıkça Salinger kaçıyor, Salinger kaçtıkça soru soranları çoğalıyor. Çavdar Tarlasına kaçışı ise, peşini bırakmayan gazeteciler, fotoğraçılar; onun gizliliğinden kendisine pay çıkartmak isteyen aç gözlü biyografi yazarları, eski sevgililisi ve öz kızı yüzünden asla bitmiyor. Kafasını içeri uzatmak isteyen meraklılar ısrar ettikçe, Salinger dünyayla arasındaki duvarları yükselttikçe yükseltiyor ve sonunda tıpkı ölümsüz anti-kahramanı Holden'ın hayalindeki gibi, kendi inşa ettiği izole kulübesinde sessiz sakin ve insanların tümünden uzak yaşarken, hayatını noktalıyor.

1919'da New York Manhattan'da doğan Jerome David Salinger, zengin peynir ithalatçısı Yahudi bir baba ve İrlanda'lı bir annenin oğlu. Çocukluğunda ailesi onu Jerome diye değil, Sonny diye çağırıyor. İlkokul yıllarını başarısız bir öğrenci olarak geçiren Salinger, 1934-1936 yılları arasında Askeri Akademi'ye girip kısa sürede buradan ayrılıyor. Buradaki arkadaşları onun iğneleyici zekasının o zamanlar bile belirgin olduğunu söylüyorlar. 18-19 yaşlarına geldiğinde genç Salinger 5 ay Avrupa'da kalıyor. 1937-1938 yıllarında Ursiunus ve New York üniversitelerine giriyor.

Oona O'Neil'a aşık oluyor, ona neredeyse her gün mektup yazıyor. Fakat O'Neil, Charles Chaplin'le evleniyor. Çifte dair Salinger'ın mektuplarda yazdığı yorumlar ise, daha sonra mektubu gönderdiği kişilerce yayınlanıyor.

Salinger'ın edebiyatla tanışması da 1939 yılında Columbia Üniversite'sinde kısa hikaye yazımı dersleri almasıyla başlıyor. İkinci Dünya Savaşında askerlik yapıyor ve Normandiya istilasında yer alıyor. Avrupa'daki ilk aylarında birkaç kısa hikaye kaleme alıyor. Paris'te Hemingway'le tanışıyor. Hürtgenwald'daki savaşın en kanlı dönemine denk geliyor ve savaşın acı verici gerçeklerine bizzat burada şahit oluyor. Salinger'ın daha sonra davalık olduğu biyografi yazarı Ian Hamilton'a göre, Esme için: Sevgi ve Sefaletle öyküsü Salinger'ın burada edindiği deneyimlere dayanıyor.

Ordudan ayrıldıktan sonra kendisini yazmaya veren Salinger'a göre, Hemingway ve Steinbeck iyi yazarlar olsalar da, onun esas idolü Melville.

Salinger 1945'te Fransız bir doktorla evleniyor ve yazma çalışmalarına hız veriyor. Bir süre sonra, gördüğü yoğun ilgiden bunalmaya başlayan Salinger, önce kitap kapaklarının arkasındaki fotoğrafının çıkartılmasını istiyor. Edebiyat dünyasının yoğun ilgisinden kaçışını, "Hakkımda söylenenlere neredeyse ben de inanacağım." diyerek yorumluyor. Daha sonra New York'dan kaçarak Cornish'de kırsal bir bölgedeki çiftliğine yerleşiyor.

Kaçışıyla birlikte yayınları önce yavaşlıyor, daha sonra tamamen duruyor.
Fakat o kaçtıkça hayatıyla ilgili bilgi almak isteyenler artıyor. İzinsiz olark biyografisini yazan Ian Hamilton'a dava açıyor ve davayı kazanıyor. Fakat onun gizliliğinden kendisine pay çıkartmak isteyenler bununla da bitmiyor. Önce eski sevgilisi Joyce Maynard, daha sonra da kızı Margaret Salinger hakkında biyografiler yazarak, Salinger'ın kızgınlığını arttırıyorlar. Bir grup öğrenciye verdiği röportajın bir gazetede karşısına çıkmasıyla Cornish'deki çiftliğinin çitlerini yükselttikçe yükseltiyor.

1948'de yayınladığı Muzbalığı İçin Mükemmel Bir Gün hikayesinde, Salinger'ın ünlü Glass ailesinin ilk üyesiyle, Seymour Glass'la tanışıyoruz. Glass ailesinin hikayeleri Franny ve Zooey, Yükseltin Tavan Kirişini Ustalar, Seymour: Bir Giriş ve Marangozlar'la da sürüyor. Hikayelerin bir kısmında anlatıcı Buddy Glass.

1948-1959 yılları arasına tek bir roman ve birkaç kısa hikaye sığdıran Salinger'ın efsane romanı, Çavdar Tarlasında Çocuklar 1951'de basılıyor. Holden Caulfield'in masumiyet arayışının Don Kişot vari burukluğunu anlattığı kitap adını, Holden'ın Robert Burns'ün "Comin" Thro the Rye mısrasını, Catcher In The Rye olarak yanlış hatırlamasından alıyor. Argoya kaçan bir dille konuşan Holden, Soğuk Savaş Amerikasında gençlerin kült anti-kahramanı haline geliyor.

1980'de John Lennon'ı öldüren Mark David Chapman'ın cebinden çıkan roman da Çavdar Tarlasında Çocuklar'ın ta kendisi. Chapman, cinayeti işleme sebeplerinin, bu romanın sayfalarında bulunabileceğini söylüyor.

Salinger, edebi konuşmanın değil, günlük hayat konuşmalarının ustası. Kısa öyküleri ise, geleneksel giriş-gelişme-sonuç öykü yapısının altını oyuyor.

Ian Hamilton'a açtığı dava için ifade vermeye gittiğinde söyledikleri ise, Salinger'ın yazar kimliğini özetliyor:

Soru: Son 20 yıl içinde yayınlanmamış uzun bir eser yazdınız mı?

Salinger: Daha farklı bir şekilde sorar mısınız? Uzun bir eserden kastınız nedir? Yayınlanmaya hazır bir şey yazıp yazmadığımı mı soruyorsunuz?

Soru: Kısa hikaye ya da dergi yazısı olmayan bir şeyi kastediyorum.

Salinger: Cevap vermek zor. Ben böyle yazmıyorum. Ben sadece yazmaya başlıyorum, neye dönüşeceğine kendisi karar veriyor.

Edebiyat dünyasının kaçağı Salinger, yazma eyleminin en saf halini tercih ediyor. "Başkaları için değil, kendim için yazmak istiyorum" derken, edebiyata olabildiğince dürüst davranıyor. Yayınlanmak, ilgi görmek onun kitabında birer zırvadan ibaret. Tıpkı Holden'ın "Çok iyi rol yaptığını bilerek rol yapan oyunculardan" rahatsız olması gibi, Salinger da çok iyi yazdığını bilerek yazan bir yazara dönüşmek istemiyor. Üslubunun dürüstlüğü ve doğallığı ise, okur üzerinde onu telefonla arayıp konuşma isteği yaratıyor. Kendi idealini kendisi gerçekleştiriyor ve edebiyatın hiç büyümeyen ergeni Salinger, beklediği masumiyeti toplumda bulamayınca kaçtığı Çavdar Tarlasında, 2010'da 50 yıldan fazla süredir yaşadığı New Hampsphire'daki evinde, 91 yaşındayken hayatını noktalıyor.

Salinger öldükten sonra, evinde yayınlanmamış iki romanı ve kısa hikayeleri bulunuyor.

"Pek çok insanın hakkında konuştuğum için üzgünüm. Bildiğim tek şey, size anlattığım herkesi biraz özlüyorum. Bizim Stradlater'ı ve Ackley'i bile, sözgelimi. Sanırım, o lanet Maurice'i bile özlüyorum. Sakın kimseye bir şey anlatmayın. Herkesi özlemeye başlıyorsunuz sonra."

Holden Caulfield - Çavdar Tarlasında Çocuklar

24.4.10

Assia Wevill Olmanın Dayanılmaz Hafifliği

,


Sylvia Plath ya da Ted Hughes'la ilişiği bulunmayanlar ya da aşağıda Sibel'in Sylvia yazısını okumayanlar için çok bir şey ifade etmiyor olabilir Assia Wevill ismi. Sylvia Plath ile gönül bağı kuranlar şu anda nefretle dişlerini sıkıyor olabilirler, Ted Hughes severlerin de yüreğine ufaktan bir yumru oturmuş olabilir. Her hikaye aslında çok taraflıdır, gözler ve zihin değiştikçe hikayenin de rengi aldan mora, pembeden siyaha döner klişesini sıkıca kucaklayıp, Assia Wevill gözlüklerimi takıyorum ve edebiyat dünyasının ismi-lazım-değil kadınını gözlerinizin önünde soyuyorum.

“Biz onu değil, o bizi buldu. Benim içimdeki hayalperest, onun içindeki hayalpereste aşık oldu.” diye tanımlıyor Ted Hughes Assia Wevill'i. O halde Ted Hughes'u Sylvia Plath'in elinden alıp, sonra kendi kızıyla birlikte canına kıyan, Ted Hughes'un adının önüne Poet Laureate dışında bir de “lanetli adam” sıfatını ekleten bu hayalperest gerçekten kimdi?

İlk gençliği Tel Aviv'de geçiyor. Yakın çevresi onu kabına sığamayan, deli dolu bir kadın olarak tanımlıyor. Nitekim, ilk kocası Çavuş John Steel'le de askerlerin gittiği bir klüpte tanışıyor. 1946'da Londra'ya, oradan da Kanada'ya taşınıyorlar. Assia Wevill Kanada'da British Columbia Üniversitesi'ne kabul ediliyor ve burada ikinci kocası ekonomist Richard Lipsey ile tanışıyor. Nitekim Wevill'in aşk hayatı burada da durulmuyor ve Londra'ya yaptığı bir gemi seyahatinde şair David Wevill'le tanışıyor ve Lipsey'i terk edip, üçüncü evliliğini yapıyor.

İş hayatında da boş durmuyor. Reklam yazarlığı yapmanın yanı sıra, esas adı-soyadı olan Assia Gutmann'ı kullanarak yazdığı şiirleri yayınlanıyor. İsrailli şair Yehuda Amiachi'nin de şiirlerini İngilizce'ye çeviriyor.

1961'de Sylvia Plath ve Ted Hughes'un evine komşu oluyor, Ted Hughes'la arasında başlayan çekim çok geçmeden gizli bir ilişkiye dönüşüyor. Sylvia Plath'ın intihar ettiği sırada ise, Hughes'un çocuğuna hamile. Bebeği aldırıyor, Hughes'la birlikteliğini sürdürüyor ve Plath ile Hughes'un çocukları Frieda ve Nicholas'a bakmaya başlıyor. 3 Mart 1965'te Alexandra Tatiana Elise'i ya da diğer adıyla Shura'yı doğuruyor. Fakat hala David Wevill'le evli olduğundan, kızının soyadı da Wevill olarak kayıtlara geçiyor.

Fakat Hughes-Wevill ilişkisi de bir şairler arası çatışmaya sahne oluyor. Hughes'un çevresi Wevill'in şiirleriyle ilgilenmiyor ve onu küçümsüyor. Plath'in hayaleti, ilişkilerinin peşini bırakmıyor. Wevill, Plath'den kalma eşyaları kullanıyor, tıpkı Plath gibi Hughes'un başarılarının gölgesinde bir hayat sürmeye başlıyor. Hayaletler ve gölgelerle sarılı hayatını 23 Mart 1969'da bitirmeden hemen önce, 4 yaşındaki kızı Shura'yı öldürüyor, uyku haplarını viskiyle bir bir içiyor ve gazı açıp kızının yanına kıvrılıyor.

Ted Hughes onun intiharını “önlenebilir” olarak tanımlıyor, Plath'inkini ise “önlenemez”. Wevill'ın yalnızlıktan korktuğu, tam da bu yüzden kocası David Wevill'dan boşanmaya cesaret edemediği söyleniyor. Kız kardeşi ve yakın çevresi onun nefes kesici güzelliğinden dem vuruyor, bir o kadar da yaşlanıp güzelliğini kaybetme korkusunun nefesini kestiğinden. Bebekleri sevmiyor, bebeklerini emziren kadınları görmeye dayanamıyor. Saf bedenin varlığı onu korkutuyor, belki de bu yüzden yaşlılığın düşüncesi karşısında titriyor. Mantığın düz yolları onun haritasından siliniyor, o mantıksızlığın yollarını kendisi çiziyor. Belki de bu yüzden ruhtan ruha, bedenden bedene, adamdan adama koşuyor. Assia Wevill bir hayal göçebesi. Ayakları yere basmayan, bu dünyayla tatmin olmayan bir ruh sürgünü. Kızını aldığı yere geri götürüşü de belki aynı tatminsizlikten ötürü. Dünya onu tatmin etmiyor. O dünyayı tatmin etmiyor. Sonundadünyaya düşmüş tüm göçebe ruhların geldiği yere doğru gidiyor. Ardında adının üzerinde koca bir kara leke bırakıyor, bir çift de söz:


"Burada bir mantıksızlık aşığı yatıyor, ve de bir sürgün..."

 

BOLAHENK SOKAK Copyright © 2011 | Template design by O Pregador | Powered by Blogger Templates