kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4.11.10

Jonathan Safran Foer Her Şeyi Aydınlatıyor.

,

Çok değil bundan sadece 4-5 ay kadar önce, artık Yahudi soykırımına dair hiçbir şey izleyip okumayacağıma dair kendi kendime söz vermiştim. Geçen senenin Oscar adayı Inglourious Basterds’ı da izledikten sonra film/kitap ne kadar iyi olursa olsun, ikinci dünya savaşı limitimi doldurdum, diyordum. Artık karma mıdır, kader midir yoksa Hitler’in şimşeklerinden midir bilinmez, bu sözümü bir güzel yiyip yuttum ve Jonathan Safran Foer’in Her Şey Aydınlandı’sı ile mevzuya geri döndüm.

Şimdi yukarda yazdıklarımdan ötürü, kitabın alışılagelmiş bir soykırım anlatısı olduğunu sakın düşünmeyin. Okuyanlara buradan göz kırpıp okumayanlara sesleniyorum, bahsi geçen kitap içler acısı bir hikayeyi anlatırken sizi güldürmeyi başaracak belki de tek kitap. Çünkü sayın Foer’in de dediği gibi, üzücü bir hikayeyi anlatmanın en güzel yolu, bunu insanları güldürerek yapmak.

Kitabın her detayı öylesine şaşırtıcı tasarlanmış ki, artık ezberlediğimiz ve dolayısıyla da hissizleşip ne yazık ki yabancılaştığımız Yahudi soykırımını sanki ilk kez duyuyor, ilk kez okuyor, ilk kez gerçekten öğreniyorsunuz. Kitaptaki Ukrayna’lı çevrimenimiz Alex’in çat pat İngilizcesi ile alıştığımız roman dili bile bambaşka bir boyut kazanıyor. Yer yer şiirselleşen, yer yer konuşma diline, yer yer de roman diline dönen kitap enerjisini hiç yitirmezken siz bir sonraki sayfada ne olacağını merak ederek okumaya devam ediyorsunuz. Üstelik Foer öyle usta bir yazar ki, merakınız kitabın konusundan değil bizzat dilin kendisinden kaynaklanıyor. Foer’in kitabın içine kendi yazar karakterini yerleştirmesi ve çevirmen Alex’in bizzat yazara hitaben mektup yazması ile birlikte, okumakta olduğunuz kitabın bir roman olduğuna dair mesafeli algınız kırılıyor ve bir noktadan sonra kurgu nerede bitiyor, gerçek nerede başlıyor karıştırmaya başlıyorsunuz. Kısaca Foer, Rus biçimcilerinin şiire yaptığını hem romana hem Yahudi soykırımına yapıyor ve algınızı kırarak hikayeyi yepyeni bir gözle görmenizi sağlıyor.

Foer, Buddenbrook Ailesi ya da Yüz Yıllık Yalnızlık gibi bir ailenin dünden bugüne gelişini anlatan aile anlatılarının yapısını da kırmayı başararak mümkün olabilecek en post-modern romanı ortaya koyuyor.

Kitapla ilgili bunca laf etmişken, Jonathan Safran Foer’in kim olduğundan bahsetmemek olmaz. Kendisi 1977 doğumlu Amerika’lı bir yazar. Ben hesabı sizin için yapayım. Kendisi Her Şey Aydınlandı’yı yazdığında sadece 25 yaşındaymış. Joyce Carol Oates’un öğrencisi, Oates aynı zamanda onun yazmaya devam etmesini sağlayan isim. O halde bu yazıyı Oates’un Jonathan Safran Foer ve Her Şey Aydınlandı yorumuyla bitirmek en doğrusu:

“Elinizde tuttuğunuz bu kitap heyecanla tasarlanmış bir mucizeler kitabı. Foer, saygınızı kazanacak ve kalbinizi kıracak.”


Siren Yayınları

Etiket Fiyatı: 22.tl


Not: Kitabı bana tavsiye eden Bolahenk Sokak'ın sevgili yazarlarından sayın Sibel'e ve kitabın güzeller güzeli birinci baskısını yaban ellerden getiren pek sayın Guy Parker'a teşekkürü borç bilirim.

30.8.10

Ege ve Ayvalık’ta Kış Hazırlıkları

,
Her sene bu aylarda bizim ailenin kadınları kendilerini kış hazırlıklarına adarlar. Barbunyalar, bamyalar, bezelyeler ayıklanıp paketlenir, pazardan torba torba alınan kıpkırmızı domateslerden salçalar hazırlanır, çilek ve vişne reçelleri, kayısı ve erik marmelatlarının en güzelleri yapılıp raflarda eksilen stoklarının ardında yerlerini alırlar. Pastırma yapımı babama, tarhana, mantı ve erişte yapımı gibi daha zorlu hazırlıklar aile büyüklerine aittir. Ben ise bu seneye kadar hep işin kolayına kaçıp sivribiber, patlıcan, nane kurutma görevlerini üstleniyordum. :)





Bu sene kendimi biraz daha geliştirmeye ve kendi reçellerimi yapmaya karar verdim. Bu iş için bana her sorumu cevaplayabilecek ve anneme telefon açmadan salçadan yoğurt yapımına kadar her konuda rehberlik edebilecek bir kitap gerekliydi. Paşabahçe’de kendimi kaybettiğim bir günde Arzu ve Erkan Acurol’un hazırladığı, ‘Ege ve Ayvalık’ta Kış Hazırlıkları’ adlı kitap ile karşılaştım. Kitabın sayfa tasarımları, düzenlemesi, anlatımı ve özellikle Arzu hanım tarafından çekilen görselleri çok başarılı. Zaten elinize alır almaz öncelikle her tarifin resimlendiğini görüyorsunuz ve bu size hazırladığınız tariflerin sonuçlarını gözünüzde canlandırma fırsatı sunuyor.

Ege ve Ayvalık’ta Kış Hazırlıkları, sadece bir tarif kitabı olarak düşünülmemeli, kitabın yazarı Erkan Acurol bize aslında yaza ait en lezzetli sebze ve meyveleri kış aylarına nasıl saklayabileceğimizi ve hangi şekillerde sağlıkla tüketebileceğimizi anlatıyor. Sağlıklı beslenmenin altın kuralı, mevsiminde yeme alışkanlığını Akdeniz mutfağının önde gelen lezzetleri ile birleştirerek sofralarımıza ve benim özellikle Pazar kahvaltılarıma lezzet katıyor.

Kitapta ayrıca Aşure geleneğimiz ve tarifi hakkında aradığınız her şeyi, en eski Türk içeceklerinden Boza’yı ve anneannemi bile kıskandıracak Kayseri mantısı tarifini bulabilirsiniz.
İnkılap Kitapevi, 25 TL (D&R fiyatı)

Kitapta bulunan konu başlıkları:

  • Tarhana yapımı ve çeşitleri
  • Konserve yapımı ve çeşitleri
  • Sebzelerin kurutulması
  • Meyvelerin kurutulması
  • Zeytin ile yapılan özel tat tarifleri
  • Turşu yapımı ve çeşitleri
  • Salça yapımı ve çeşitleri
  • Gün kurusu domates yapımı
  • Salamura yaprak yapımı
  • Pestil yapımı
  • Pekmez yapımı
  • Sirke yapımı
  • Süt ürünleri ve çeşitleri yapımı
  • Et ve balık ürünleri ile yapılan kış hazırlıkları
  • Evde mantı, makarna ve erişte yapımı
  • Reçel yapımı
  • Marmelat yapımı
  • Boza yapımı
  • Aşure yapımı
  • Evde likör yapımı
Sakızlı Elma Reçeli

Malzemeler
2 kg golden elma
1,5 kg şeker
3 bardak su
1 adet limon
1 parça damla sakızı

Hazırlanışı
Reçel yaparken mutlaka tahta kaşık kullanın. Su ile şekeri geniş bir tencerede kısık ateşte kaynamaya bırakın. Bu arada elmaların kabuklarını soyun. Rendenin iri kısmıyla rendeleyin ya da küp küp doğrayın. Bu işlemleri yaparken hızlı davranın ki elmalar kararmasın. Şerbet kaynadığı zaman elmaları içine atın. Çok küçük bir parça damla sakızını havanda dövün. (Fazla damla sakızı koyarsanız tadı acı olur). Reçel kıvamına gelip ağdalaşmaya başladığında limon suyunu ekleyin. Ateşten almadan önce toz haline getirilmiş damla sakızını ilave edin. Soğumadan kavanozlara doldurun. Bir gece kapağı açık olarak bekletin. Sabah kapağını sıkıca kapatın.

***Reçel tarifi ‘Ege ve Ayvalık’ta Kış Hazırlıkları’ adlı kitaptan alınmıştır. İsimli fotoğraflar Arzu Acurola diğerleri bizim buzdolabına aittir. Daha fazla tarif için yesilmutfak.blogcu.com'u da takip edebilirsiniz.

14.8.10

belki de hiç istemeden herkesçe sevilmeyi başaran tek arjantinli'nin ayakizlerinde adımlar

,

"Cortazar okumamış insan bir kader kurbanıdır. Eserlerini okumamak
korkunç sonuçları olan, sinsi ve ölümcül bir hastalıktır.
Hayatında hiç
şeftali tatmamış bir insanın durumu gibi.
Kişi yavaş yavaş mutsuzlaşır, farkedilir şekilde solgun görünür
ve belki de azar azar saçları dökülür."
pablo neruda

bir edebiyat öğrencisine/mezununa yapabileceğiniz en büyük kötülüklerden biri, ona en sevdiği kitabı/yazarı sormaktır. yıllar içinde o kadar iyi işler okumuş/okutturulmuştur ki ağzından en sevdiği yazarın veya kitabın adını almaya çalışmak, çocuğunu elinden almaya çalışmak gibidir. hele de mesleğini seven ve bu işi öylesine yapmayan insanlara bunu sorduğunuzda yüzlerindeki o evlat acısını andıran ifadeye tanık olmanız kaçınılmazdır.

ben de defalarca benzer durumlarda kaldıktan sonra aslında bu soruya verebileceğim bir cevap olduğunu fark ettim. evet açıkça söylüyorum: benim en sevdiğim yazar, ilk okuduğum anı ve elimde tuttuğum öykünün gerçekten var olabildiğini gördüğümde nasıl heyecanlandığımı hatırladığım, durmadan dönüp dönüp aynı heyecanla öykülerini okuyabildiğim julio cortazar.

ilk okuduğum "ele geçirilen ev" öyküsünü ders programımıza alan çok sevdiğim hocamın kapısını çalıp "hocam bu öykünün yer aldığı kitabı alabilir miyim?" dedikten sonra antonioni'nin meşhur filminin de temelinde yatan "blow up"ı uzunca bir süre elimden bırakamamıştım. bir süre sonra müpteda'nın gazına gelip koşarak can kitabevi'ni kapısından girmiş ve "'mırıldandığım öyküler'i istiyorum!" diye feryat etmiştim. sonra da sibel'in elinden cebren ve hile ile "ayakizlerinde adımlar"ı kaptım. ardından da devamı geldi elbette.

farkındaysanız cortazar'la tanışma sürecimi anlatarak yazardan ve öykülerinden bahsetmeyi geciktirmeye çalışıyorum, çünkü kendisine o kadar gönülden bağlıyım ki onun hakkında yazmak benim için çok çok zor. ama lafı daha fazla uzatmayacağım.

ayakizlerinde adımlar, arjantin'in yetiştirdiği en büyük edebiyatçılardan biri sayılan cortazar'ın kendisinin bir araya getirdiği öyküler'in yer aldığı bir kitap değil, türkiye'de yayımlanırken bazı öykülerin seçilmesiyle meydana gelmiş bir derleme. aslında bunun ne kadar "doğru" bir şey olduğu tartışılır, çünkü müpteda'nın deyimiyle " bir öykü kitabında 10 öykü varsa o kitap aslında 11 öyküden oluşur. 11.öykü, o 10 öykünün art arda sıralamasıyla ortaya çıkan bütündür". yine de cortazar, kitapları çeşitli yayınevlerine dağılmış ve yazdıklarının tümü henüz türkçe'ye çevrilmemiş bir yazar olduğundan bunu da öpüp başımıza koyuyoruz.

kitapta yer alan öykülerin konularından bahsedemeyeceğim, çünkü böyle bir "özetlemeye" imkan sağlayan öyküler değiller. ancak gözden kaçmaması gereken, defalarca okunası birkaç öyküden kısaca bahsetmek isterim. "silvia" ve "ışık değişikliği" cortazar'ın dünyasını, neyi nasıl yazdığını görmek açısından önemli öyküler. "kindberg diye bir yer" ise edebiyat ve müziği (daha çok da cazı) nasıl organik bir bağla bir araya getirdiğini, dilinin ve anlatım imkanlarının sınırsızlığını (shepp!) gösterir bize. kitap benzersiz bir öyküyle biter: charlie parker esintili "arayış", benim hem edebiyatla bakışımı hem de gerçek anlamda hayatımı değiştiren tek öyküdür. bir öykünün böyle bir gücü olduğuna inanmak ne kadar mümkün bilmiyorum ama ben inanıyorum. "arayış"ı düşününce aklımda hem bir şeyler "aşılıyor", gerçeklik algım, kurgunun sınırları yeniden belirleniyor.

neden bahsettiğimi tam olarak anlatabilmek için "arayış"tan bir bölümle bitireyim:

“Olay şu: aslında kendilerini bilgin sanıyorlar,” diyor ansızın. “Bir sürü kitabı bir araya getirerek okuyup yuttukları için kendilerini bilgin sanıyorlar. İçimden gülmek geliyor çünkü sonuç olarak hepsi de iyi çocuklar, öğrendikleri ve yaptıkları şeylerin çok derin ve zor olduğuna inanmış olarak yaşıyorlar. Bir sirkte de böyledir Bruno, aramızda da. İnsanlar bazı şeyleri, yapılabilmesi en zor şey olarak görürler, onun için de trapezcileri ya da beni alkışlarlar. Ne sanıyor bu insanlar anlamıyorum, iyi çalmak için bir müzisyenin kendini parçaladığını mı, yoksa bir trapezcinin her atlayışta kaslarını incittiğini mi? Oysa gerçekte zor şeyler bambaşka, insanların her an yapabildiklerini sandıkları şeyler bunlar. Örneğin bir köpeğe ya da bir kediye bakmak ve onları anlamak. Zorluk, büyük zorluk bunlar işte. Dün gece şu küçük aynada kendime bakmak geldi aklıma, yemin ederim sana öyle zor oldu ki, neredeyse kendimi yataktan yere atacaktım. Düşünsene, kendi kendine bakıyorsun, yalnızca bu, insanı yarım saat dehşet içinde bırakmaya yeter. Gerçekte bu adam ben değilim, ilk anda, ilk bakışta ben olmadığımı açıkça anladım, onu beklenmedik bir biçimde, bir rastlantı olarak yakalamıştım ve biliyordum ki bu ben değildim. Bunu hissediyordum ve insanın içinde böyle bir his olunca… Fakat bu Palm Beach plajındaki gibi, bir dalga çarpıyor sana, ikinci bir dalga, bir dalga daha… tam birini hissediyorsun ki öteki geliyor, yani öteki sözcükler… hayır, hayır sözcükler değil, sözcüklerin içinde olan bir tür tutkal, bir tür salya. Ve salya üstüne gelerek seni kaplıyor ve aynadakinin sen olduğuna inandırıyor seni. Doğru, ama nasıl fark etmezsin ki. Fakat doğru, bu benim, bunlar benim saçlarım, bu yara izi de benim. İnsanlar, kabul ettikleri tek şeyin salya olduğunu anlamıyorlar, bu yüzden aynaya bakmak onlara çok kolay geliyor. Ya da bir ekmek parçasını bıçakla kesmek. Sen hiç bir ekmeği bıçakla kestin mi Bruno?”

20.7.10

Metro 2033 Romanı Türkiye'de!

,

Bilgisayar oyunu insanı değilim, hiç de olmadım. Sims'in çeşitli varyasyonları dışında da herhangi bir oyuna elimin gittiğini pek hatırlamıyorum. Lakin oyun seven pek çok tanıdıktan kulağıma çalınan oyunlar da yok değil tabii ki. World Of Warcraft bunun başında gelenlerden tabii ki. Asassin's Creed de bir diğeri... Bu oyunları neredeyse hastalık halinde oynayan dostlarımdan bildiğim kadarıyla da, ne zaman bu oyunlarla ilgili bir video, yazı, trailer vs. bir şeye denk gelseler, bir süre onlar için dünya bundan ibaret oluyor.

İşte bu yazı da "duyanlar duymayanlara anlatsın" hevesiyle yazılmış, bir kitap duyurusu! Kulağıma sağdan soldan çalınan nadir oyunlardan bir tanesi de Metro 2033.


Aslen bir kitaba dayandırılarak yaratılmış bu oyunun Dimitry Glukhovsky imzalı kitabı da nihayet Türkçe olarak Gürer Yayınları tarafından basıldı. Oyunu oynamadım ama bir sürü insanın oyunu en az iki üç kez bitirdiğini ve oyunun bir sürü hayranı olduğunu biliyorum. PC ve XBOX için aynı adla Mart 2010'da piyasaya sürülen oyunun kitabı Türkçe'ye yeni basılmış olsa da, yurt dışında büyük olay yaratmış, memleketi Rusya'da 1 milyon satmış, ve toplamda 25 dile çevrilmiş.

Konusu, tahmin edilebileceği üzere oyunla aynı. Olay mahali dünyanın en büyük nükleer sığınaklarından biri olan Rusya metrosu. Şöyle ki:

"Yıl 2033....Nükleer savaş sonrası enkaz haline gelen dünyada insan soyu neredeyse tükenmiş ve radyasyon yüzünden kentler neredeyse yaşanmaz bir halde. Hayatta kalan bir kaç bin kişi yer altına, dünyanın en büyük nükleer sığınağı olan Moskova Metrosu'na sığınıyor. İstasyon mini devletlere bölünmüş. Tek bir amaç var, o da ne pahasına olursa olsun hayatta kalmak. Genç Artyom'a yaklaşmakta olan karanlık tehlikeye karşı halkı uyarması için Metro'nun kalbi, "Polis" istasyonuna gitme görevi verilir. Metro'nun belki de tüm insanlığın kaderi Artyom'un elindedir artık....."

Gürer Yayınları'ndan çıkan Türkçe baskısının içinde renkli Moskova metrosu haritaları da yer alıyor. D&R gibi büyük kitap marketlerde bulabilirsiniz. Tüm oyun hayranlarına iyi okumalar!!!

Yazar: Dimitry Glukhovsky
Çeviri: Deniz Banoğlu
Çıkış Tarihi: Mayıs 2010
Sayfa Sayısı: 568
Fiyatı: 25.00 TL








16.7.10

savaş çağı umut çağı: bir yirmi yaş güncesi

,

şu yazımda cangençlik'in ilk kitabı yayınlandığında onun hakkında bir yazı yazacağımdan bahsetmiştim. işte bu yazıyı, oya baydar'ın "savaş çağı umut çağı" üzerine yazıyorum.

üniversitede okurken sıkça tartıştığımız konulardan biri, bir metni ele alırken metnin yazıldığı dönemin koşullarını, yazarla ilgili kişisel bilgileri göz önüne almak gerekir mi, yoksa metni tek başına, diğer her tür bağlantıdan bağımsız bir bütün olarak değerlendirmek daha mı doğrudur ("yeni eleştiri"yi destekleyenlerin yaptığı gibi) meselesiydi. "savaş çağı umut çağı" hem türkiye'de gençlerin ciddi anlamda politize olduğu bir dönemi ele aldığı, hem de "bir yirmi yaş güncesi" alt başlığından da anlaşılabileceği gibi 20'li yaşların başında bir yazarın yine aynı yaşlarda genç bir kızın hayatını anlattığı bir roman olması açısından, dönemin koşullarını ve yazarın kendisini göz ardı ederek değerlendirilmeyi neredeyse imkansız kılıyor.

annem ve babam "savaş çağı umut çağı"ndan bir sonraki üniversiteli kuşağın politik ortamında aktif olmuş insanlar olsalar da, gençlik anılarından hiç bahsetmezler. nedendir bilinmez, ben de hep anlatsınlar isterim, o günleri bizzat yaşamış, sokaklara dökülen kalabalıkların içinde yer almış insanların ağzından dinlemek isterim, ama bugüne kadar ağızlarından çok az şey alabildim. "savaş çağı umut çağı" bu açıdan çok çok önemli bir kitap bir defa. 60'lı yılların gençliğinin yaşadıklarını, ikilemlerini, çatışmalarını o dönemi yaşamış birinin, tam da o günlerde yazmış olması çok farklı bir bakış açısı getiriyor önümüze. kitabın ana karakteri (adı kitap boyunca hiç geçmiyor) farklı arka planlardan gelen arkadaşlarıyla ilişkilerini, annesiyle yaşadığı kuşak çatışmalarını, aşka ve cinselliğe bakışını, özgürlüğe düşkünlüğünü ve inanç-inançsızlık arasındaki gitgellerini tamamen kişisel bir bakışla anlatırken, dönemin politik ortamına "insancıl" bir boyut getiriyor. bu sayede, o yılları, dönemin ruhunu belki de en iyi yansıtabilecek genç bir kızın gözünden görme imkanı sağlıyor. "savaş çağı umut çağı"nı sevmemin en büyük sebebi bu; bugüne kadar okuduğum, 60'lı yılları anlatan kitapların tümü politik bir kaygıyla yazılmış, bir görüşü aşılamaya çalışan, ve bu açıdan son derece genelleyici, "bağıran" kitaplardı. "savaş çağı umut çağı"nın böyle bir derdi yok, bu nedenle de o yıllarda yazılmış kitapların çoğundan ayrı bir yerde duruyor.


"savaş çağı umut çağı"nı yukarıda bahsettiğim tüm bağlantılardan bağımsız değerlendirmek istemememin bir sebebi de kitabın 20'li yaşların başındaki bir yazar tarafından yazılmış olmasının getirdiği bazı acemilikleri barındırıyor olması. örneğin, yazarın bazı meselelerin çok üzerine gittiğini ve anlatının her adımında bunları tekrarladığını fark etmemek mümkün değil. ayrıca, ana karakterin inançsızlığı ve özgürleşme arzusu, her ne kadar kitabın temel öğelerinden olsa da, devamlı tekrarlandığı için ve okuru biraz yoran bir mevzuya dönüşüyor. ana karakterin annesiyle sürekli tartışması, gençlerin kendilerinden bir önceki kuşakla çatışması temasının da sıklıkla vurgulanmasına yol açıyor ve bu tekrarlarda yazar, anne-babalarla çocukların ilişkilerine, jenerasyonlar arası farklara ve bu nedenle ortaya çıkan problemlere dair genellemelere düşmekten kaçınamıyor.
özellikle birinci bölümdeki "babalarımız: hep haklı olduklarına inandığımız kişiler" (sayfa 22) şeklindeki genelleyici cümleler metnin akıcılığını bozan öğeler olarak karşımıza çıkıyor.

elbette, romanın yazıldığı dönemin edebiyat ortamı ve yazarın kitabı genç yaşta kaleme almış olması göz önüne alındığında kitapta bu tür aksaklıklar olması doğal karşılanabilir.


buna karşılık oya baydar, hikayesini anlatmak için seçtiği yolu deneyimli yazarlara taş çıkaracak kadar ustalıklı bir şekilde kullanıyor. evle ilgili sorunlardan okuldaki meselelere, ardından mehmet'le ilişkilerine, oradan da sevgi'nin sorunlarına geçerken okuru hiç rahatsız etmeyecek bir akışkanlıkla sürdürüyor anlatımı. kitabın beş bölümü farklı zamanları, mekanları ve karakterleri barındırıyor fakat yazar anlatımı oradan oraya atlıyormuş gibi gözükmeden ya da bilinç akışındaki gibi karmaşıklaşmadan sürdürmeyi başarıyor.


sonuç olarak, "savaş çağı umut çağı" yalnızca genç okurların değil, 60'lı yılları gençlerin gözünden görmek isteyen herkesin sıkılmadan okuyabileceği bir roman. cangençlik'in ilk kitap olarak "savaş çağı umut çağı"nı seçmiş olması da bence çok doğru bir tercih olmuş. bu arada "savaş çağı umut çağı" gördüğüm en çarpıcı kitap adlarından biri olabilir, onu da söylemeden edemeyeceğim.


cangençlik'in bundan sonraki eylemlerini merak ediyorsanız şuraya bakmanızı da öneririm.


bir sonraki edebiyat yazımda cortazar'ın "ayakizlerinde adımlar"ından bahsedeceğim.

30.6.10

orhan pamuk okumaya neyle başlasak?

,

**bloga kitaplarla ilgili yazarken akademik bir ton tutturmaktan kaçınıyorum, ama bu seferlik çok az ukalalık yapacağım, kusuruma bakmayın.

80'lerden sonra türkiye'deki politik dalgalanmalar karşısında romancılarımızın tepkisiz kaldığını düşünmek pek yerinde olmaz. bu yıllara gelindiğinde artık bütünlüklü, anlam yüklü ve tutarlı karakerler içeren anlatılar kurmak imkansızlaşmaya başlıyor. sessiz ev'de de benzer bir durumla karşı karşıyayız. sessiz ev, birbirinden çok farklı üç kardeşin babaannelerini ziyaret etmek için gittikleri sayfiye kasabasında geçirdikleri birkaç günü anlatırken dönem için özgün sayılabilecek bir yol deniyor ve olayları farklı karakterlerin gözünden anlatıyor. anlatıcı değişirken bilinç de anlatıcı karaktere kayıyor, olaylar "herşeyi bilen" bir anlatıcı tarafından aktarılmıyor. romanın 5 anlatıcısı var: recep, fatma, metin, faruk ve hasan. diğer karekterleri bu anlatıcıların bilinçleri üzerinden tanıyoruz.

orhan pamuk'un çoğu romanı ilerlemesi, takip etmesi zor romanlar olarak görülüyor. sessiz ev ise, bu bilinç kaymaları sayesinde bir hareket kazanıyor, bu da okur için metni takip etmeyi kolaylaştırıyor.

sessiz ev'deki en ilginç karakterin babaanne fatma hanım olduğunu düşünüyorum. cumhuriyet'in kuruluş yıllarındaki batılılaşma hareketinin insanların inançlarını nasıl etkilediğini, dönemin en baskın özelliklerinden olan batı-doğu geriliminin onların yaşantılarına nasıl yansıdığını göstermek için fatma hanım'ın geleneklere bağlılığı ile selahattin bey'in ilme ve fene düşkünlüğü arasındaki zıtlığı kullanılması, bana göre, orhan pamuk'un okuduğum romanları içinde doğu-batı sorununu tartışmak için seçtiği en iyi yol.

benzeri bir ikilik de metin ile hasan ve nilgün arasında var. darvınoğlu kardeşlerin en küçüğü metin, hayattaki en büyük arzusu köşeyi dönmek olan genç iken hasan ülkücü harekete dahil olmuştur, darvınoğlu kardeşlerin ortancası olan nilgün de solcudur. politize-apolitize gençler arasındaki bu ayrım sessiz ev'in 80'li yılların siyasi çalkalanmaların birebir içinde olmasa da, güncel ortama tümüyle sırt çevirmediğini gösteriyor.


orhan pamuk'un yazdıklarını en ilginç kılan yanlardan biri, romanların arasında organik bir bağ olması. farklı romanlarında diğer kitaplarından karakterlere rastlayabiliyoruz. sessiz ev için de aynı şey geçerli. masumiyet müzesi'nin açılışını kara kitap'ın celal'ini yapması gibi beyaz kale'nin açılışını da sessiz ev'in faruk'u yapıyor. darvınoğlu kardeşlerin en büyüğü olan tarihçi faruk, beyaz kale'nin başında, elimizdeki metni (sessiz ev'de gördüğümüz) gebze'deki arşiv araştırmaları yaparken bulduğunu anlatıyor.

bana göre sessiz ev, ister gözü korktuğu için olsun, ister denk gelmediği için olsun, orhan pamuk'u hiç okumamış olanlar için iyi bir başlangıç kitabı.
ben de, 1983 tarihli ilk baskısına sahip olduğum için gururluyum :) (annem sağ olsun)

9.5.10

the melancholy death of oyster boy

,

son günlerde alice in wonderland filmi vesilesiyle tim burton adını sıklıkla duyar olduk. beetlejuice, charlie and the chocolate factory, big fish, batman returns ve corpse bride filmlerinin yönetmeni ve elbette nightmare before christmas’ın yaratıcısı olarak tanıdığımız tim burton “the melancholy death of oyster boy & other stories”de yazar koltuğuna oturuyor. kitabın adı bir öykü derlemesiyle karşı karşıya olduğumuzu düşündürse de the melancholy death of oyster boy bir şiir kitabı. burton bu kitaptaki şiirlerinde birbirinden tuhaf çocukların öykülerini anlatıyor okura. filmlerinin bu kadar sevilmesine yol açan his bu şiirlerin içinde de gizli. çocuksu, ama hiç de iyimser olmayan, basit gözüken ama son derece karmaşık, dünyamızın çok uzağında ama bir yandan da bize çok çok yakın şiirler bunlar. the melancholy death of oyster boy ancak “şeylere” çok daha başka bir yerden bakan ve o çarpık bakışı izleyicisine yansıtmayı başaran bir adamın elinden çıkabilecek bir kitap.


dark house comics kitaptaki şiir ve ilüstrasyonlardan esinlenerek bazı karakterlerin oyuncaklarını bile yapmış. benim favorilerim toxic boy ve robot boy.
burton’ın şiirlerini türkçe okumak isteyenler “the melancholy death of oyster boy”un altıkırkbeş tarafından “istiridye çocuğun hüzünlü ölümü” adıyla yayınlanan çevirisine bakabilirler. ingilizceden okumak isteyenler ise pandora kitabevine, robinson crusoe’ya veya şu siteye uğrayabilirler.

ricky martin’den la vida loca ve u2’dan sunday bloody sunday eşliğinde yazdığım bu yazıya kitabın en sevdiğim şiiriyle son vereyim:


Oyster Boy Steps Out
For Halloween,
Oyster Boy decided to go as a human.

20.4.10

barış bıçakçı öyküleri

,
*** bu yazıda barış bıçakçı'nın kitaplarına dair ayrıntılar yer alıyor. kitapları okumamış olanlar yazıyı okumak istemeyebilirler.***

sanırım ilk olarak annemin kitaplığındaki kitapları okuyarak başladığım için, türk edebiyatı’nda en çok 80’lerde yazılmış öyküleri okumuşum. bu dönemde yazılmış öykülerde, hem annemin kitaplarında, hem de daha sonra okulda okuduklarımızda gördüğüm ortak taraflar var. türk öykücülerinin metnin sınırlarını zorladığı, kurgusallığı kırıp okura yazının mutfağını açtığı bir dönem bu. bunun eminim bir takım politik ve sosyo-kültürel sebepleri de vardır, benim asıl değinmek istediğim bir süre sonra bu öykülerin okura fazla “deneysel” gelmesi meselesi. hepsinin böyle olduğunu söylemiyorum, ama döneme genel olarak yayılmış böyle bir hava var bence. içlerinde çok başarılı olanlar da var elbette, ama insan öyle bir noktaya geliyor ki, tanıdık, bütünselliğini koruyan, konusundan başka bir şey anlatma derdi olmayan bir şeyler de okumak istiyor- bende böyle oldu en azından.


evdeki kitaplığımızda müpteda’ya doğum günü hediyesi olarak gelen “bir süre yere paralel gittikten sonra” duruyordu, bense “hazır tüyap'tayken kendime de bir hediye alayım” diyerek “baharda yine geliriz”i almıştım. o kadar sade, abartıdan uzak, mütevazı ama bir yandan da insana çok başka bir yerinden dokunan öyküler var ki bu kitapta, tam olarak anlatamıyorum. her okurun “bunu ben yazmış olmalıydım” dediği bir roman, öykü, herneyse vardır diye tahmin ediyorum, benim için bu kitaptaki “eve dönerken” öyküsü böyle işte. çok fazla ipucu vermek istemiyorum, ama basit, gündelik bir olay nasıl bambaşka bir yola sapar, nasıl insanın hiç yaşamadığı, tanık olmadığı bir deneyim bu kadar içselleşebilir bilmiyorum, ama oluyor bir şekilde. "insan olma hali"ni inanılmaz bir şekilde yansıtan öyküler var bu kitapta. bir yandan ankaralı öyküler bunlar; bana sanki yazar, içinde taşıdığı kasvetli ama sakin ankara'dan dışarı bakıyor gibi geliyor, öykülerine de bunun izleri yansıyor.



bıçakçı’nın diğer öykü kitabı “aramızdaki en kısa mesafe” iki erkek kardeşin büyüme öykülerini anlatıyor, ama bunu öyle bir yolla yapıyor ki, bu büyümeyi öykülerdeki sesin gelişiminden anlıyoruz. kitabın en başında bir çocuğun bakış açısını görüyoruz, ilerledikçe anlatıcının olayları kavrayışındaki değişimine tanık oluyoruz, bu haliyle metnin sesini de değiştiriyor. "baharda yine geliriz"deki sadeliği bu kitapta da buluyoruz.



“bir süre yere paralel gittikten sonra”da da “aramızdaki en kısa mesafe”deki gibi öykülerin tümünü birarada tutan ortak bir tema var. bu öykülerde başak’ın intiharıyla sarsılan farklı insanların hem bu intiharla başa çıkma yollarını, hem de başak'ı nasıl tanıdıklarını görüyoruz. başak’ın hayatla olan bağlarının inceliğine karşılık bu intihar sonucunda bu insanların aralarındaki bağlar güçleniyor.

barış bıçakçı yalnızca öykü yazmıyor, "herkes herkesle dostmuş gibi" ve "bizim büyük çaresizliğimiz" adlı iki romanı ve "veciz sözler" adlı bir uzun öyküsü var, bir de çocuk kitabı çevirileri.

"bizim büyük çaresizliğimiz" bugünlerde bir filme dönüşüyor, filmin başrollerinde ilker aksum (ender), fatih al (çetin) ve güneş sayın (nihal) var.

diyeceğim, barış bıçakçı "türkiye'de öykü yazılmıyor, hep roman hep roman", "genç yazarlardan iş çıkmaz azizim", "edebiyat dediğin şöyle şatafatlı olmalı" diyen herkesin ezberini bozuyor. herkese tavsiyemdir.

edit: murat gülsoy'un bir süre yere paralel gittikten sonra hakkındaki yazısı için bkz: 602. Gece
 

BOLAHENK SOKAK Copyright © 2011 | Template design by O Pregador | Powered by Blogger Templates