11.6.10

Hassas ve karma ciltler için Clinique ve Lancome’dan cilt bakımı önerileri 1

,
Kozmetik üzerine yazılar yazan blogları çok fazla takip etmediğimi itiraf ederek başlamak daha doğru olacak galiba.. Benden bu alanda çok daha bilgili ucucaparklar varken ilerleyen günlerde farklı yazılar yazmayı planlıyor da değilim, bu yazımı kendisinden çok daha farklı, hassas bir cilde sahip olduğum için ve aşağıda önereceğim ürünleri 9 seneden beri memnuniyetle kullanmanın verdiği gazla hazırlamak istedim.

14–15 yaşlarımda ben artık genç kız oldum hevesiyle ufak ufak süslenmeye başlamamın ardından hayatıma cilt bakım ürünleri, temizleme sütleri, tonikler girmeye başladı. İlk olarak cildimi tanımak adına cilt analizi yaptırdım ve Clinique’in 3 Adımlı Cilt Bakımı sistemi bu anlamda kullandığım ilk ürün oldu. Hepimizin bildiği gibi bu tarz ürünleri cildinizde makyaj olsun olmasın düzenli kullanmak önemlidir ve Clinique’in bu noktada özellikle genç kızlar için oldukça yeterli bir ürün olduğunu düşünüyorum.

Ürün hakkında bilgisi olmayanlar için 3 Adımlı Cilt Bakım sistemini açıklamakta fayda var. Clinique’in üçlü setler halinde de satılan cilt bakım ürünleri, cildi makyaj ve gözle görülmeyen kirlerden arındıran mentollü bir sabundan, cildin ölü hücrelerden arınması ve yenilenmesini sağlayan aydınlatıcı losyondan (Clarifying Lotion) ve pürüzsüz ve sağlıklı görünen bir cildin vazgeçilmez ihtiyacı nemlendiriciden (Dramatically Different Moisturizing Lotion ve Gel) oluşur. İstanbul’da oturanlara İstiklal Caddesi üzerinde yer alan Clinique mağazasına uğramalarını ve orada ücretsiz cilt analizi yaptırmalarını önerebilirim. Buradan ayrıca 3 Adımlı Cilt Bakım setlerinin ücretsiz deneme boylarını da isteyebilirsiniz.



3’lü paketler halinde satılan sabun (50g), temizleyici losyonlar (200ml) ve nemlendirici losyon (50ml) 33.50 TL.

16 yaşımda diğer arkadaşlarıma oranla oldukça az da olsa bende de sivilceler çıkmaya başladı. Rimeller, göz kalemleri derken iyiden iyiye makyaj yapmaya da başlamıştım. Zamanla Clinique’in cilt temizleme ürünleri bana yetmemeye başladı ve biraz da annemi taklit etmek hevesiyle Lancome ürünlerine gözümü diktim. İlk olarak Clinique’ten öğrendiğim 3 adımda bakım ilkesini Lancome ürünlerine uyguladım ve bu yolla cildimdeki kirlerden arınmaya, tonikle ferahlatmaya, su bazlı yoğun bir nemlendiriciyle de cildimi şımartmaya başladım.



Cilt bakım ürünlerimden ilki bana göz makyajı temizleme imkânı da sunan Galatée Confort (Rahatlatıcı Sütlü Krem Temizleyici). İçerdiği bal ve tatlı badem özleriyle sadece cildimi temizlemekle kalmıyor, hassaslıktan oluşan kızarıklıklarımı yatıştırıyor ve ipeksi bir görünüm kazandırıyor. (200 ml) 47.50 TL


Ardından Tonique Douceur kullanıyorum. Alkol içermeyen bu ürünün en sevdiğim yanı cildimi inanılmaz canlandırması. İçerdiği PH dengeli, çiçek özlü formülü sayesinde cildim hiç yanmadan ferahlıyor ve yatıştırıcı yapısı ile serin serin pek bir güzel oluyor. Her kullanışımda gözeneklerimin derinden temizlediğini hissetmek gerçekten beni memnun ediyor. (200 ml) 41.50 TL

Bahar alerjim olduğu için dönem dönem cildimde kırmızı kabarcıklar oluşuyor, bu sebeple bahar aylarında Tonique Douceur’ün yerine daha yumuşak formüllü Tonique Confort kullanmak durumunda kalıyorum. İki toniğin içeriği hemen hemen aynı, tek farkı Confort’un daha ipeksi, kremli bir dokuya sahip olması. Aslında doğruyu söylemek gerekirse Confort, Douceur’ün verdiği ferahlık hissini vermiyor ama cildimin çok hassaslaştığı dönemlerde inatla Douceur kullanırsam cildimde yanma hissediyorum. (200 ml) 41.50 TL


Gözeneklerimi tonikle temizledikten sonra mutlaka nemlendirici krem kullanırım, bu sayede açılan gözeneklerimi koruma altına almış oluyorum. Aqua Fusion Cream’i ömür boyu bayıla bayıla kullanabilirim. Gerçekten uzun süreli nemlilik hissini benim cildimde daha iyi hissettiren başka bir krem olamaz. Hem cilt bakımlarımdan hem de banyolardan sonra mutlaka kullanıyorum. Hemen emiliyor ve sağlıkla ışıldayan yumuşacık bir ciltle beni şımartıyor. (50 ml) 67 TL


Herkes gibi benimde yorgun ve keyifsiz olduğum, diyet yapmak adına düzgün beslenmediğim günler oluyor. Böyle zamanlarda cildimin parlaklığını kaybettiğini hissedip daha da mutsuz oluyorum. 2 sene önce cilt uzmanımın tavsiyesini dinleyip gene Lancome’a ait bir nemlendirici olan Bienfait Multi-Vital SPF 30 Lotion kullanmaya başladım. UVA/UVB koruma faktörlü, vitaminlerle zenginleştirilmiş güçlü formülü sayesinde çökmüş, yorgun bir ciltten kurtulmakla kalmıyorsunuz aynı zamanda 30 koruma faktörü sayesinde, kremi gün içinde düzenli kullandığınız takdirde, sağlıklı bir bronzluk kazanmış oluyorsunuz. Bu krem ayrıca cildinizi şehir hayatının negatif etkilerinden de koruyor. Ben şahsen fiyatı biraz daha yüksek olan bu kremi sadece yaz aylarında ve stresli olduğum günlerde kullanmayı tercih ediyorum. (50 ml) 84.50 TL

Lancome ürünlerinden oluşan maske önerilerimi yazımın ikinci bölümünde sizlerle paylaşacağım. Yukarıdaki ürünler hakkında sorularınız olursa memnuniyetle yardımcı olmak isterim.

** Fiyat bilgileri www.strawberrynet.com'dan alınmıştır. Tekinacar, Watsons, Dougles, Boyner Beauty, Sevil gibi kozmetik ürünler satan mağazalarda bu ürünler daha yüksek fiyatlarla satılmaktadır.

8.6.10

Twilight Serisinden Süpriz Bir Novella: The Short Second Life of Bree Tanner

,
Stephenie Meyer'ın alamet-i farikasını çözmek biraz güç. Yani, çok iyi bir yazar deseniz, tabi ki değil, çok çekmiş bir yazarın başarı öyküsü deseniz o da değil, çünkü malum Twilight fırtınası onun hayatında başlamadan önce, kendi halinde İngiliz Edebiyatı mezunu bir ev kadını Stephenie. "Popüler kültürün en son ürünü, sorgulamanın alemi yok" argümanı şu aşamada en makulu gibi dursa da, durumun bundan çok daha karmaşık olduğuyla ilgili de söylenebilecek bir çok şey var. Ancak benim bu yazıda üzerinde durmak istediğim, bu "makine"nin nasıl bu hale geldiğinden çok, en son ürünü, yani 7 hazirandan beri breetanner.com adresinden okunabilir hale gelen The Short Second Life of Bree Tanner. Kısaca tanıtmak gerekirse The Short Second Life of Bree Tanner, Twilight serisinin üçüncü kitabı Eclipse'in çalışmaları sırasında ilk olarak ortaya çıkmış bir dosya. Dosya diyorum, çünkü Stephenie Meyer editöründen hikayedeki bazı noktaları daha açık hale getirme uyarısını alana kadar Bree karakteri üzerinde çok fazla düşünmemiş. Asıl persona'sı olan Bella'dan uzaklaşıp hikayenin açıklık kazanması için çalışmaya başladığında Bree'nin öyküsünden çok etkilendiğini farketmiş ve o günlerde başlayan bu ilgi Twilight'ın uluslararası bir fenomene dönüşmesiyle de birlikte Bree Tanner'ın "ikinci hayatı" isimli bir uzun öykü / novella olarak karşımızda. Uzun zamandır Twilight hayran kitlesinde serinin devamı bir 5. kitap ya da karakterlerden birinin hikayesiyle hazırlanmış bir spin-off beklentisi olsa da, The Short Second Life of Bree Tanner, Stephenie Meyer'ın bu konuda pek hevesli olmadığının, böyle bir niyeti olsa da, bir röportajında söylediği gibi, ancak "onu heyecanlandıran"ı yazarak Twilight dünyasına geri döneceğinin ilk göstergesi olarak da düşünülebilir. Yani okuyucularının çok sevdiği karakterlerin veya bu hikayelerin hikayelerinin hiçbiri bu novella'da ön planda değil; bu adı üstünde, Bree Tanner'ın hikayesi. Her ne kadar adının altında küçük bir "an Eclipse novella" ibaresi bulunsa da, Bree okuyucuların bildiği trajik sonuna yaklaşana kadar Eclipse'teki olayların ancak arka planının biraz daha iyi anlaşılmasını sağlamaktan öte okuyucuyu tatmin etmek gibi bir derdi de yok. Bu durum tüm Twilight camiası, okuyucu kitlesi, bir de filmlerle başını almış yürümüş çılgın hayran kitlesi söz konusu olduğunda sanırım Stephenie Meyer gibi çok interaktif bir platformda "yazan" bir yazar için cesur bir karar olarak değerlendirilebilir. Peki tüm bunlar göz önünde bulundurulduğunda bu serinin okuyucuları için -seriyi okumamış olanlar için bu novella iyi bir başlangıç olmayacaktır çünkü- bu kitabı okunabilir kılan nedir? Yani neden ancak üçüncül derecede "önemli" varsayılabilecek bu karakterin hikayesini okumak isteyesiniz? Öncelikle, kitabın ön sözünde de Meyer'ın belirttiği ve tahmin de edilebileceği gibi bu Twilight mitolojisinde gerçek -yani vejeteryan olmayan- bir vampirin gözünden yazılmış ilk metin, dolayısıyla serinin bu fantastik unsuruna hayran olanları çok tatmin edeceğini düşündüğüm bir newborn hayat tasviri söz konusu. Meyer'ın hikayenin başlangıcını oluşturan bu bölümlerde persona'sının hayat hikayesinin gerektirdiği sesi de yakalayabildiğini görüyorsunuz. Hatta, her ne kadar novella'nın sonundaki yapay karakter gelişimiyle bu durum tamamen alabora olsa da, bazı noktalarda tasvir ettiği karakterin arka planının gerektirdiği deyişler, karakter konuşma biçimleri de şaşırtıcı bir biçimde kendini gösteriyor. Bunların hepsi, tek bir sesi olduğunu düşündüğüm (The Host'a göz atanlar oradaki baş karakterle Bella'nın sesi arasındaki korkutucu benzerliği gözlemlemiştir ve bana bu konuda hak verecektir diye düşünüyorum) Stephenie Meyer adına olumlu gelişmeler.
Bree Tanner'ı 2 Temmuz'da Türkiye'de gösterime girecek Eclipse'te canlandıracak oyuncu Jodelle Ferland.

Ayrıca, Eclipse'teki büyük karşılaşmanın arka planında neler döndüğünü öğrenmek isteyenler için de tatmin edici bir başvuru kitabı olabilir The Short Second Life of Bree Tanner. Bree yazarın da amacına hizmet eder bir şekilde görece akl-ı selim bir karakter olduğundan, etrafında olup bitenleri seri okuyucularını sıkmayacak bir şekilde aktarıyor. Ancak, bunların ötesinde, ve tabi ki kısmen eğlenceli bir vakit geçirme aracı olmasının ötesinde, hiçbir şey vaad etmiyor The Short Second Life of Bree Tanner. Bree'nin onu seri okuyucuları için özdeşleşilebilir kılacak insan olduğu hayatıyla ilgili ayrıntılar yok denecek kadar az, bu da karakteri seriyle tutarlı, ancak ister istemez biraz tek boyutlu kılıyor. Stephenie Meyer'ın neredeyse trademark'ı olmuş eternal love meselesi burada da Bree'nin Riley'nin klanındaki vampirlerden biriyle olan ilişkisi üzerinden yine verilmeye çalışılıyor ama ne Bree'nin ömrü ne de hikayenin kurgulanış biçimi zaman olarak böyle bir şeye müsade etmediğinden açıkçası yapay kalıyor o da. Kısaca toparlamak gerekirse, seri okuyucuları için çok sevdikleri Twilight dünyasına dışarıdan bir bakışın dışında pek bir şey vaad etmiyor kitap, dolayısıyla da seri severleri için ek bir kitap olmaktan başka bir işlevi de yok. Stephenie Meyer da bunun farkında olacak ki editörüne kitabın internet sitesinden, yani breetanner.com'dan da 5 Temmuz'a kadar okunabilir olmasını şart koşmuş. Yakın zamanda bizde de yine korkunç bir çeviriyle raflardaki yerini alacaktır. Ancak benim tavsiyem internetten okumanız yönünde olacak, çok kısa bir metin çünkü, ondan sonra arşivinize ekleyip eklememek tabi ki size kalmış :)

7.6.10

Babington’s Tea Rooms, Roma

,



Roma sokaklarına hepimiz aslında Fellini filmlerinden aşinayız. Belki de bu yüzden defalarca görmüş olsak da kendimizi unutulmaz film karelerini süsleyen çeşmelere gitmekten alıkoyamıyoruz. Fellini’nin La Dolce Vita’sı ve William Wyler’ın Roman Holiday’inin izinde Fontana di Trevi’den (Aşk Çeşmesi) başladığımız romantik gezimize Bernini’nin batık gemi şeklinde tasarladığı Barok çeşmesi Fontana della Barcaccia’da kısa bir mola veriyoruz. Piazza di Spagna’da bulunan bu etkileyici çeşmeyi ismini duyar duymaz hatırlayamayabilirsiniz ama İspanyol merdivenleri’nin önünde dediğimde eminim hepiniz resmini çektiğiniz bu çeşmeyi hatırlayacaksınız. Çeşme önünde geleneği bozmadan resim çekildikten sonra çok sevdiğim bir arkadaşımın tavsiyesiyle İspanyol merdivenlerinin hemen ayağında yer alan Babington’s English Tea Rooms’a giriyoruz.

1893 yılında, Anna Maria Babington ve Isabel Cargill tarafından kurulan Babington’s, kurulduğu günden bugüne çay sunum şekilleri ve ev yapımı lezzetleriyle yazarlardan, politikacılara herkesin çok sevdiği bir buluşma noktası olarak biliniyor. İçeri adım atar atmaz 19. Yüzyıl etkilerini taşıyan dekorasyonu, şöminesi, sade ve samimi dekorasyonuyla insana huzur veriyor. Şansımıza tam da cam kenarında, cafenin hediyelik eşyalarla dolu vitrininin karşısına oturma fırsatı buluyoruz. Menüyü elime alınca heyecanlanıyorum, çünkü özellikle konu yemek olduğunda benim için tek bir tercih yapabilmek oldukça zor. 30 farklı çay alternatifini daha önce birarada hiç görmemiştim, çay yanında atıştırmalıklar, çörekler, muffinler, sandviçler, omletler, ev yapımı reçel ve marmelat çeşitleri ile servis edilen pancakeler menüde ne ararsanız var.

Otelde servis edilen kahvaltıyı kaçırdığımız için menüde kahvaltı yerine geçebilecek bir şeyler seçmeyi tercih ediyoruz. Mantar ve peynir konusunda kendimi kontrol edemediğimi itiraf etmeliyim bu yüzden seçimimi karışık mantarlı omlet üzerinde yapıyorum. Yanına da buraya gelmemi öneren arkadaşımın tavsiyesine uyarak Tea for two sipariş ediyorum. Yukarıda saydıklarıma bakıp da burada sadece kahvaltı servis edildiği düşüncesine kapılmayın, menüde salata gibi farklı hafif yiyeceklerde bulunuyor.
Bizim tatilimiz şubat ayında gerçekleştiğinden tüm cafelerde sevgililer günü için özel düzenlemeler yapılmıştı, omletimi beklerken kendimi kontrol edemeyip uzun uzun vitrinde satışa sunulan hediye paketlerini inceledim.
Babington’s da özellikle bayanların ilgisini çekecek çeşitli hediyelik eşyalar, paket paket aromatik çaylar, şekerlemeler ve restoranın da kendi çay servisinde kullandığı fincan takımlarından satılıyor. Hepsi çok güzeller ama ne yazık ki fiyatlar çok uçuk. :( Cebimdeki paranın hepsini daha ilk günden tüketmek istemediğim için masaya geri dönüyorum, suratsız hallerim masaya gelen ve gerçekten enfes görünen omletle bir anda geçiveriyor.

Yemekler hatta çaylar bile en az hediyelik eşyalar kadar pahalı, bu lüks kahvaltı servisi için 90 € gibi uçuk bir para ödüyoruz. İşin kötüsü çaydanlıkta gelen (10 €’dan başlıyor) ve en az 3 bardak çıkan çayları iki kişi paylaşmanıza izin verilmiyor. Bu bize de biraz saçma geldi sonuçta ben en fazla iki bardak açık çay içen bir insan olduğumdan rahat rahat bir demlikle iki kişi idare edebilirdik. Gene de 5 günlük tatilimiz süresince ya ama tatlılardan yiyemedim diye erkek arkadaşımın başını yiyip bir defa daha kendimi Babington’s Tea Rooms’un kollarına atıverdim. Fikrimi sorarsanız fiyatlar nasıl olursa olsun mekânı yaşamak ve Babington’s lezzetlerini yakalamak için buraya gelmeli. Sonuçta üç beş saçma magnet’a para vermek yerine şömine başında keyifli bir saat geçirmek çok daha mantıklı.


**Sabah 9.00 akşam 8.15 saatleri
arasında hizmet veriyor.
*Kredi kartı geçiyor.

Piazza di Spagna, 23-Rome
www.babingtons.com
Tel. 06.6786027

yağlı ciltler için the body shop ve lush'tan maske önerileri

,
bir önceki yazımda yağlı ciltler için kullanılabilecek cilt bakım ürünlerinden bahsetmiştim. hazır yağlı ciltler demişken, haftada 2-3 kez uygulanabilecek birkaç maskeye de yer vermek istedim. (görselleri üzerlerine tıklayarak büyütebilirsiniz)

ilk olarak yine the body shop'ın seaweed serisinin iyonik kil maskesi (ionic clay mask) ile başlayayım. bu maske diğer bir çok kil maskesi gibi cildi yağdan arındırıp gözenekleri sıkılaştırarak gergin bir his bırakıyor. bu bence sorun değil, aksine böyle olunca maskenin işe yaradığını hissediyorum, üstelik arkasından hemen nemlendirici sürünce bu gerginlik hissi yok oluyor.
bu maskenin vaad ettiği gibi cildi yağdan arındırma etkisi olduğunu söyleyebilirim, ancak birkaç hafta kullandıktan sonra şöyle bir sorun yaşadım: maskeyi yüzüme sürdükten sonra 10 dk. bekliyordum, bu sırada yüzüm inanılmaz yanıyordu, duruladıktan sonra da cildimde ufak ufak yağ bezeciği gibi bir şeyler çıkıyordu. bunlar kalıcı değildi, hemen geçiyordu, ama ben hem tırstığım için, hen de yüzüme iğneler batırılıyormuş gibi bir hisle 10 dakika beklemek istemediğim için, 1-2 sefer bu sorunu yaşadıktan sonra kullanmayı bıraktım. cildim hiç hassas değildir, ne kozmetik ne de dermo-kozmetik ürünlere karşı alerjik reaksiyon pek göstermem ama bu maskede tuhaf birşey oldu. tabi bende böyle oldu diye herkeste aynı şey olacak gibi bir kural yok.
daha önce de bahsettiğim gibi body shop'un seaweed serisinde sıklıkla kampanya oluyor.
bu iyonik kil maskesinin indirimsiz fiyatı 30 tl civarı, indirimi beklerseniz 15-16 tl gibi bir fiyata alabilirsiniz.


fotoğrafta gördüğünüz diğer maskeyi almaya ilk gittiğimde lush'ta mask of magnamity kalmamıştı, lush çalışanları da bana love lettuce'ı önerdi (fotoğrafı yok, çünkü bitirdim). bu maske hakkında daha önce olumlu yorumlar okuduğum için bir deneyeyim dedim. love lettuce lush'ın taze yüz maskelerinden, yani aldıktan sonra 1 ay içinde kullanmanız gerekiyor, yoksa bozuluyor. açıkçası ben bu maskeye çok bayılmadım. body shop'unki gibi bir sorun yaşamamış olsam da herhangi bir olumlu etkisini de görmedim. normalde maskeyi sürdükten sonra cildimin derinlemesine temizlendiğini hissetmeyi beklerim, bu maskeninse öyle bir etkisi olmadı. love lettuce'ın olumsuz bir etkisini görmesem de, 1 ayda paketin tümünü bitirince 2. kez aynı maskeyi almayıp asıl istediğim mask of magnamity'i aldım.

mask of magnamity
benim bir maskeden beklediğim herşeyi gerçekleştiriyor. cildimi rahatsız etmiyor, peeling etkisiyle gözenekleri temizliyor, kullandıktan sonra yüzüm yumuşacık oluyor.

mask of magnamity love lettuce'a kıyasla;
- daha çok işe yarıyor,
- daha büyük,
- daha iyi kokuyor (biraz diş macunu gibi),
- daha uzun süre kullanılabiliyor,
- üstelik daha ucuz!

love lettuce'ın 75 gr'ı 23 tl, mask of magnamity'ninse 125 gr'ı 15 tl, kullanım süresi de 4 ay. mask of magnamity içerdiği nane yağı sayesinde ciltte fresh bir his bırakıyor, ben de bunu çok seviyorum. yalnız cildi hassas olanlar bu histen rahatsız olabilir ve bu nedenle love lettuce'ı tercih edebilir. sanırım karar vermenin en iyi yolu lush'tan deneme boylarını alıp kendiniz denemeniz. eğer yaşadığınız şehirde lush yoksa, lush'ın türkiye sayfasından sipariş verebilirsiniz.

küçük bir not: blogda yer verdiğim ürünlerden alıp deneyenler olduğunu duydum, memnun kalıp kalmadığınızı veya kendi önerilerinizi yorum kısmına yazarsanız ne güzel olur :) mesela maske önerilerinizle başlayabiliriz!

bir sonraki yazımda orhan pamuk'un "sessiz ev" romanından bahsedeceğim.

Annicinquanta, Roma

,

Benim için İtalya’da olmanın en güzel yanı çok sevdiğim İtalyan mutfağını yerel restoranlarında keşfedebilmek. İtalyan mutfağı lezzetli olduğu kadar hafif ve renkli yemekleriyle Akdeniz mutfağına çok benziyor, bu sebeple belki de benim gibi pek çok kişinin gönlüne taht kurmuş yemeklere sahip.

İtalya denince akla ilk olarak İtalya bayrağının renklerini (domates, mozzarella peyniri, fesleğen) taşıyan Napoliten pizzalar geliyor. Adını ana yurdu Napoli’den alan Napoliten pizza, bana göre sonradan üstüne ilave edilen malzemeler ve pişirme teknikleriyle değişen çeşitleri arasında her zaman en lezzetlisi olarak yerini koruyor. Hemen hemen her pizzacıda bulabileceğimiz klasik domates soslu, peynir ve fesleğenli pizzalara Napoliten pizza demek pek de doğru değil. Bu pizzayı özel yapan İtalyan buğday unu ve Napoliten maya kullanılarak hazırlanan, elde incecik açılan ve meşe odunu yakılan taş fırınlarda pişirilen, kalınlığı 3 milimetreyi geçmeyen çıtır çıtır bir hamura sahip olması.
Pizzayı oluşturan diğer üç malzemeden ilki özellikle diğer pizzalara kıyasla daha bol kullanılan domates sosu, bir diğer vazgeçilmez malzeme ise has manda sütünden yapılan Mozzarella peyniri. Mozzarella peynirleri genellikle su dolu poşetlerde satılır, bu sebeple peynir eğer fazla su çekmiş ise pizza yapımında kullanılmadan bir gün önce suyundan çıkartılarak bekletilmelidir. Fesleğen ise isteğe göre sonradan, pizza servis edilirken ilave edilir.






İşte ben tam da bu şekilde hazırlanmış gerçek Napoliten pizzayı şubat ayında Roma’da tatma imkânı buldum. Aslında benimki tam da tatmak sayılmaz çünkü gece gece kocaman bir pizzayı yarım saat içinde mideye indiriverdim. :) Bu seyahate çıkarken kendimi daha önce Roma’ya gelip de gidemediğim restoranlara gitmek için önceden hazırlamış hatta ayrıntılı bir liste çıkarmıştım. Annicinquanta ise hiç hesapta yokken resepsiyon görevlisinden aldığımız tavsiye üzerine gittiğimiz bir pizzacı oldu. Bana sorarsanız yurtdışı gezilerinde öylece karşılaştığınız restoranlara girip kötü kötü yemekler yemektense o bölgede yaşayan kişilerden tavsiye almak ya da daha önce keşfeden arkadaşlarınızdan sizin için önerilerde bulunmasını istemek çok daha mantıklı. Bu sayede hem daha ucuz yemek yeme hem de ilginç lezzetler keşfetme fırsatı bulmuş oluyorsunuz. Annicinquanta, öyle manzarasıyla dekorasyonuyla falan dikkat çeken bir restoran değil, hatta resimde de gördüğünüz gibi fıstık yeşili duvarları ve turuncu koltukları ile gereğinden fazla renkli. Bu göz yoran renklerdeki dekorasyonuna rağmen her halinden çok popüler olduğu belli olan pizzacı çok kalabalıktı. Çoğunlukla gençlerin oluşturduğu kalabalıkta bizden ve bizim gibi tavsiye üzerine gönderildikleri her hallerinden belli Alman bir çiftten başka hiç turist yoktu.
Geleceğimizi otel görevlisinden öğrenen garson bizi kapıda güleryüzle, elinde ikram etmek üzere birer bardak Limoncello ile karşıladı. İtalya'nın meşhur Limoncello'sunu tadıp menü hakkında biraz bilgi edindikten sonra garsonun da tavsiyesi üzerine pizzalarımızı sipariş ettik. Birer kadeh kırmızı şarap ve pizzalarımız masaya geldikten sonra otel görevlisinin niye ısrarla bize burayı tavsiye ettiğini anladığımızı söylemeliyim, gerçekten pizza beklediğimden lezzetliydi. Dekorasyon kötü demiştim ama restoranın ortasında yer alan taş fırın nasıl güzeldi anlatamam, incecik pizzaların birer ikişer kızarışlarını merakla izledim. Yemek bittikten sonra biraz sohbetle kaynaştığımız garson hızını alamayıp bardak bardak Limoncello getirmeye devam etti. Benim aslında alkollü içeceklerle pek aram yoktur ama erkek arkadaşım garsonun gazıyla kendini kaptırıverdi. Otelimize dönmek için hesabı istediğimizde o kadar yiyip içmemize rağmen 30 € gibi cüzi bir rakamla geceyi kapattık. Restorandan ayrılırken garson hala Limoncello ikram ediyordu. :) Bizim için komik, lezzetli ve çok eğlenceli bir geceydi. Roma’ya gittiğinizde ara sokaklara gizlenmiş bu pizzacıyı bulabilir misiniz bilemiyorum ama hem ucuz hem de gerçek bir Napoliten pizza tatmak için Roma sokaklarında kaybolmaya değer.

Via Flavia 3-00187 Roma
Tel. 06.42010460

 

BOLAHENK SOKAK Copyright © 2011 | Template design by O Pregador | Powered by Blogger Templates