roma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
roma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25.6.10

Limoncello, İtalya

,

Barselona gezi yazısı ardından gelen Sangria gibi Limoncello’nun da (lemoncello) İtalya denilince atlanmaması gereken geleneksel içkilerin başında geldiğini söyleyebiliriz. Özellikle Güney İtalya’da üretimine çok daha sık rastlanan Limoncello, İtalya’nın ünü tüm dünyaya yayılmış limon likörü olarak bilinir.
Benim kendisiyle tanışmam ailemle 2003’te Venedik, Capri adasına yaptığımız geziyle gerçekleşti ama kendisiyle aramızda o günden sonra kopmaz bağlar oluştuğunu da söyleyemeyeceğim. Bu noktada aslında Limoncello’yu benim için manalı bir içecek yapan onun hazmettirici özelliği ve tatlılarla birleşmesinden doğan kışkırtıcı lezzetler olmuştur.


**Yemeklerin ardından soğuk olarak içilen Limoncello, yenmiş olan yemeğin tadını ağızdan temizleyerek damağı yeni tadıma hazırlar.


Limoncello’yla İtalya dışında birçok ülkede, çok çeşitli şekillerde karşılaşmak mümkün. Özellikle pek çok kokteylin ve tatlının (üstte lemon bar, solda lemon tart) vazgeçilmez parçası olan likör, içerdiği acı ve yoğun limon aromasıyla ilave edildiği her şeye lezzet katmaktadır.


Yurtdışına giden arkadaşlarınızdan sizler için Limoncello getirmesini rica edebilirsiniz ama İtalya’da hediyelik eşya standlarında güzel şişeler içinde satılan Limoncello’ların çoğunun aslında gerçek Limoncello tadına sahip olmadığını unutmamakta fayda var. Bunun yerine sizde Türkiye’de önemli restoranların tatlı ya da içecek menülerinde yer alan Limoncello’ları tadabilirsiniz.
Limoncello hakkında daha çok şey öğrenmek istiyorum diyenler, www.limoncello.com’u ziyaret edebilirler.


***Geleneksel Limoncello’nun, Sorrento limonuyla yapıldığı bilinse de bizdeki limonlarda, içkilerin hazırlanma aşamaları birebir uygulandığında aynı tadı verebiliyor.

Limoncello (10–15 kişilik)

• 7–8 adet büyük boy limon
• 750 ml’lik şişede alkol(vodka)
• 1250 ml su
• 750 gram tozşeker

Limonları iyice yıkadıktan sonra kabuklarını beyaz kısımlarını almadan dikkatlice soyun. (Kabukları limonun beyaz kısmıyla birlikte soyarsanız Limoncello’yu acılaştırırsınız.) Limon kabuklarını büyük, ağzı açık bir kavanoza alkolle birlikte aktarıp kavanozun kapağını sıkıca kapatın.

Kavanozu serin ve kuru bir yerde 1hafta bekletin. Günde bir kez içindekileri iyice karıştırın.

Bir hafta sonra tozşekeri tenceredeki suda eritip oda sıcaklığına gelene kadar soğutun. Limon kabuklarını alkolden süzerek alıp tozşeker ve su karışımıyla birleştirin. Karışımı ağzı sıkı kapanabilen şişelere aktarıp buzlukta muhafaza edin. (Limoncello servis yapılana kadar donmuş şekilde muhafaza edilirse yoğun kıvamlı ve şurup haline gelir.)

**Tariflerimizin hepsi denenmiş ve konuda uzman kişilerden alınmıştır.

7.6.10

Babington’s Tea Rooms, Roma

,



Roma sokaklarına hepimiz aslında Fellini filmlerinden aşinayız. Belki de bu yüzden defalarca görmüş olsak da kendimizi unutulmaz film karelerini süsleyen çeşmelere gitmekten alıkoyamıyoruz. Fellini’nin La Dolce Vita’sı ve William Wyler’ın Roman Holiday’inin izinde Fontana di Trevi’den (Aşk Çeşmesi) başladığımız romantik gezimize Bernini’nin batık gemi şeklinde tasarladığı Barok çeşmesi Fontana della Barcaccia’da kısa bir mola veriyoruz. Piazza di Spagna’da bulunan bu etkileyici çeşmeyi ismini duyar duymaz hatırlayamayabilirsiniz ama İspanyol merdivenleri’nin önünde dediğimde eminim hepiniz resmini çektiğiniz bu çeşmeyi hatırlayacaksınız. Çeşme önünde geleneği bozmadan resim çekildikten sonra çok sevdiğim bir arkadaşımın tavsiyesiyle İspanyol merdivenlerinin hemen ayağında yer alan Babington’s English Tea Rooms’a giriyoruz.

1893 yılında, Anna Maria Babington ve Isabel Cargill tarafından kurulan Babington’s, kurulduğu günden bugüne çay sunum şekilleri ve ev yapımı lezzetleriyle yazarlardan, politikacılara herkesin çok sevdiği bir buluşma noktası olarak biliniyor. İçeri adım atar atmaz 19. Yüzyıl etkilerini taşıyan dekorasyonu, şöminesi, sade ve samimi dekorasyonuyla insana huzur veriyor. Şansımıza tam da cam kenarında, cafenin hediyelik eşyalarla dolu vitrininin karşısına oturma fırsatı buluyoruz. Menüyü elime alınca heyecanlanıyorum, çünkü özellikle konu yemek olduğunda benim için tek bir tercih yapabilmek oldukça zor. 30 farklı çay alternatifini daha önce birarada hiç görmemiştim, çay yanında atıştırmalıklar, çörekler, muffinler, sandviçler, omletler, ev yapımı reçel ve marmelat çeşitleri ile servis edilen pancakeler menüde ne ararsanız var.

Otelde servis edilen kahvaltıyı kaçırdığımız için menüde kahvaltı yerine geçebilecek bir şeyler seçmeyi tercih ediyoruz. Mantar ve peynir konusunda kendimi kontrol edemediğimi itiraf etmeliyim bu yüzden seçimimi karışık mantarlı omlet üzerinde yapıyorum. Yanına da buraya gelmemi öneren arkadaşımın tavsiyesine uyarak Tea for two sipariş ediyorum. Yukarıda saydıklarıma bakıp da burada sadece kahvaltı servis edildiği düşüncesine kapılmayın, menüde salata gibi farklı hafif yiyeceklerde bulunuyor.
Bizim tatilimiz şubat ayında gerçekleştiğinden tüm cafelerde sevgililer günü için özel düzenlemeler yapılmıştı, omletimi beklerken kendimi kontrol edemeyip uzun uzun vitrinde satışa sunulan hediye paketlerini inceledim.
Babington’s da özellikle bayanların ilgisini çekecek çeşitli hediyelik eşyalar, paket paket aromatik çaylar, şekerlemeler ve restoranın da kendi çay servisinde kullandığı fincan takımlarından satılıyor. Hepsi çok güzeller ama ne yazık ki fiyatlar çok uçuk. :( Cebimdeki paranın hepsini daha ilk günden tüketmek istemediğim için masaya geri dönüyorum, suratsız hallerim masaya gelen ve gerçekten enfes görünen omletle bir anda geçiveriyor.

Yemekler hatta çaylar bile en az hediyelik eşyalar kadar pahalı, bu lüks kahvaltı servisi için 90 € gibi uçuk bir para ödüyoruz. İşin kötüsü çaydanlıkta gelen (10 €’dan başlıyor) ve en az 3 bardak çıkan çayları iki kişi paylaşmanıza izin verilmiyor. Bu bize de biraz saçma geldi sonuçta ben en fazla iki bardak açık çay içen bir insan olduğumdan rahat rahat bir demlikle iki kişi idare edebilirdik. Gene de 5 günlük tatilimiz süresince ya ama tatlılardan yiyemedim diye erkek arkadaşımın başını yiyip bir defa daha kendimi Babington’s Tea Rooms’un kollarına atıverdim. Fikrimi sorarsanız fiyatlar nasıl olursa olsun mekânı yaşamak ve Babington’s lezzetlerini yakalamak için buraya gelmeli. Sonuçta üç beş saçma magnet’a para vermek yerine şömine başında keyifli bir saat geçirmek çok daha mantıklı.


**Sabah 9.00 akşam 8.15 saatleri
arasında hizmet veriyor.
*Kredi kartı geçiyor.

Piazza di Spagna, 23-Rome
www.babingtons.com
Tel. 06.6786027

Annicinquanta, Roma

,

Benim için İtalya’da olmanın en güzel yanı çok sevdiğim İtalyan mutfağını yerel restoranlarında keşfedebilmek. İtalyan mutfağı lezzetli olduğu kadar hafif ve renkli yemekleriyle Akdeniz mutfağına çok benziyor, bu sebeple belki de benim gibi pek çok kişinin gönlüne taht kurmuş yemeklere sahip.

İtalya denince akla ilk olarak İtalya bayrağının renklerini (domates, mozzarella peyniri, fesleğen) taşıyan Napoliten pizzalar geliyor. Adını ana yurdu Napoli’den alan Napoliten pizza, bana göre sonradan üstüne ilave edilen malzemeler ve pişirme teknikleriyle değişen çeşitleri arasında her zaman en lezzetlisi olarak yerini koruyor. Hemen hemen her pizzacıda bulabileceğimiz klasik domates soslu, peynir ve fesleğenli pizzalara Napoliten pizza demek pek de doğru değil. Bu pizzayı özel yapan İtalyan buğday unu ve Napoliten maya kullanılarak hazırlanan, elde incecik açılan ve meşe odunu yakılan taş fırınlarda pişirilen, kalınlığı 3 milimetreyi geçmeyen çıtır çıtır bir hamura sahip olması.
Pizzayı oluşturan diğer üç malzemeden ilki özellikle diğer pizzalara kıyasla daha bol kullanılan domates sosu, bir diğer vazgeçilmez malzeme ise has manda sütünden yapılan Mozzarella peyniri. Mozzarella peynirleri genellikle su dolu poşetlerde satılır, bu sebeple peynir eğer fazla su çekmiş ise pizza yapımında kullanılmadan bir gün önce suyundan çıkartılarak bekletilmelidir. Fesleğen ise isteğe göre sonradan, pizza servis edilirken ilave edilir.






İşte ben tam da bu şekilde hazırlanmış gerçek Napoliten pizzayı şubat ayında Roma’da tatma imkânı buldum. Aslında benimki tam da tatmak sayılmaz çünkü gece gece kocaman bir pizzayı yarım saat içinde mideye indiriverdim. :) Bu seyahate çıkarken kendimi daha önce Roma’ya gelip de gidemediğim restoranlara gitmek için önceden hazırlamış hatta ayrıntılı bir liste çıkarmıştım. Annicinquanta ise hiç hesapta yokken resepsiyon görevlisinden aldığımız tavsiye üzerine gittiğimiz bir pizzacı oldu. Bana sorarsanız yurtdışı gezilerinde öylece karşılaştığınız restoranlara girip kötü kötü yemekler yemektense o bölgede yaşayan kişilerden tavsiye almak ya da daha önce keşfeden arkadaşlarınızdan sizin için önerilerde bulunmasını istemek çok daha mantıklı. Bu sayede hem daha ucuz yemek yeme hem de ilginç lezzetler keşfetme fırsatı bulmuş oluyorsunuz. Annicinquanta, öyle manzarasıyla dekorasyonuyla falan dikkat çeken bir restoran değil, hatta resimde de gördüğünüz gibi fıstık yeşili duvarları ve turuncu koltukları ile gereğinden fazla renkli. Bu göz yoran renklerdeki dekorasyonuna rağmen her halinden çok popüler olduğu belli olan pizzacı çok kalabalıktı. Çoğunlukla gençlerin oluşturduğu kalabalıkta bizden ve bizim gibi tavsiye üzerine gönderildikleri her hallerinden belli Alman bir çiftten başka hiç turist yoktu.
Geleceğimizi otel görevlisinden öğrenen garson bizi kapıda güleryüzle, elinde ikram etmek üzere birer bardak Limoncello ile karşıladı. İtalya'nın meşhur Limoncello'sunu tadıp menü hakkında biraz bilgi edindikten sonra garsonun da tavsiyesi üzerine pizzalarımızı sipariş ettik. Birer kadeh kırmızı şarap ve pizzalarımız masaya geldikten sonra otel görevlisinin niye ısrarla bize burayı tavsiye ettiğini anladığımızı söylemeliyim, gerçekten pizza beklediğimden lezzetliydi. Dekorasyon kötü demiştim ama restoranın ortasında yer alan taş fırın nasıl güzeldi anlatamam, incecik pizzaların birer ikişer kızarışlarını merakla izledim. Yemek bittikten sonra biraz sohbetle kaynaştığımız garson hızını alamayıp bardak bardak Limoncello getirmeye devam etti. Benim aslında alkollü içeceklerle pek aram yoktur ama erkek arkadaşım garsonun gazıyla kendini kaptırıverdi. Otelimize dönmek için hesabı istediğimizde o kadar yiyip içmemize rağmen 30 € gibi cüzi bir rakamla geceyi kapattık. Restorandan ayrılırken garson hala Limoncello ikram ediyordu. :) Bizim için komik, lezzetli ve çok eğlenceli bir geceydi. Roma’ya gittiğinizde ara sokaklara gizlenmiş bu pizzacıyı bulabilir misiniz bilemiyorum ama hem ucuz hem de gerçek bir Napoliten pizza tatmak için Roma sokaklarında kaybolmaya değer.

Via Flavia 3-00187 Roma
Tel. 06.42010460

26.4.10

ucucaparklar'ın sırt çantası: roma

,

bu sırt çantası yazımın konusu yine 2008 yazında sibel’le yaptığımız roma gezisi. roma en başta planımızda olmayan bir şehir olduğu için hem bütçemizi zorlamamak, hem de istanbul özlemiyle yanıp tutuştuğumuz o günlerde evimize dönebilmek için çok kısa kalabildiğimiz bir yerdi, tüm şehri gezebilmek için toplam 1 günümüz vardı. bu kadar kısa zamanda yapabileceğimiz en iyi şey müze gibi vaktimizi alacak yerleri atlayıp meydan, köprü, çeşme odaklı bir program çıkarmaktı, biz de böyle yaptık. roma zaten oldukça küçük ve yürüyerek birçok noktasına ulaşabildiğiniz bir şehir olduğu için bu program için biçilmiş kaftandı.

gittiğimiz her yerden bahsedemeyeceğimden gezmek için daha uzun vakit gereken coloseo/vatikan gibi yerleri atlayıp kısa ve hesaplı bir gezide gözden kaçmaması gereken yerlere öncelik vereceğim.

nereleri görmeli?
fontana di trevi
muhtemelen dünyanın en ünlü çeşmesi olan fontana di trevi, türkçe’de “aşk çeşmesi” olarak biliniyor. 3 roma tanrısının heykeliyle süslü olan bu çeşme roma’nın en çok turist çeken noktalarından biri; çeşmenin tümünü doğru dürüst görebilmek ve rahatça fotoğraf çekmek için mümkün olduğu kadar erken saatte gitmenizi öneririm, yoksa bizim gibi kalabalıktan ne olduğunuzu şaşırıp dilek dilemeyi unutabilirsiniz!

piazza di spagna
metroyla kolaylıkla ulaşabileceğiniz piazza di spagna hem roma’nın bir diğer ünlü çeşmesi olan fontana del barcaccia’ya, hem de meşhur ispanyol merdivenlerine ev sahipliği yapıyor. fontana del barcaccia batık bir gemi biçimine sahip, ispanyol merdivenleri de ününü avrupa’nın en uzun ve geniş merdiveni olmasına borçlu.



pantheon

piazza di spagna’dan yürüyerek ulaşabileceğiniz pantheon, roma’nın en iyi korunan tarihi
yapılarından biri. antik roma döneminde inşa edilen bu yapı günümüzde hala kilise olarak kullanılıyor. oraya kadar gitmişken pantheon’un hemen arkasındaki piazza della minevra’da yer alan fil heykelini de görmenizi öneririm.


piazza na
vona
pantheon’a yürüme mesafesindeki piazza navona roma’nın en canlı meydanlarıdan biri. roma'yı hep heykellerle süslü çeşmelerin yanı başında ressamların çizim yaptığı, sıcak havanın keyfini çıkaran insanların açık havada oturup dondurma yediği bir yer olarak hayal etmiştim, hayalimdeki manzarayla navona’da karşılaştım. tarihi gezilere navona’da bir ara verip hediyelik eşya satan mağazalara göz atabilir, eşe dosta hediye olarak roma kartpostalları, el yapımı pinokyo kuklaları alabilirsiniz.

tevere

bu kadar yürümüşken tiber nehri’nin kıyısında vatikan manzarası eşliğinde bir yürüyüş yapmamak olmaz. üzerinde hem yeni hem de tarihi birçok köprünün bulunduğu bu nehrin ortasında “tiber adası” olarak bilinen bir adacık yer alıyor. bu adanın yakınlarında nehrin hemen kıyısına oturabileceğiniz kafeler var, kahve molası için bunlardan birini tercih edebilirsiniz.

nasıl gidilmez?
alitalia airlines

barcelona yazımda barcelona'ya en ucuz nasıl gidilebileceğinden bahsetmiştim. bu kez, roma'ya en ucuz uçak bileti bulabileceğiniz havayolu şirketi olan alitalia'ya karşı dikkatli olmanızı öneriyorum. nuh nebiden kalma bakımsız uçakları, kaba hostesleri ve devamlı rötar yapan seferleriyle ün salan bu şirket, benim için de kara listeye girdi. alitalia'yla 4 kez uçtum, 4'ü de en az 2-3 saat rötarlı kalktı. kısacası biletlerin ucuzluğunu görüp alitalia'yı tercih etmeyi düşünenleri tekrar düşünmeye tavsiye ediyorum. eğer yurtdışındaysanız, yine ryanair'e bakmanızı öneririm.

roma'yla ilgili küçük notlar:
  • sokaktaki tezgahlardan su almayın, inanılmaz pahalıya satıyorlar. şehrin her tarafında temiz su bulabileceğiniz çeşmeler varken minicik bir şişe suya 3 euro vermeye gerek yok.
  • bir restorana/kafeye oturup orada bir şeyler yemektense paket yaptırıp şehrin her köşesinde bulabileceğiniz meydanlardan birinde, açık havada yemek çok daha hesaplı oluyor, yani restoran ve kafelerin çoğunda oturmak için ekstra para ödemeniz gerekiyor. aynı şey birçok dondurmacı için de geçerli.
  • roma, genellikle dümdüz olduğu için yürümeye çok müsait. yürüyüş hem şehrin daha çok yerini görmenizi sağlıyor, hem de masrafsız. bu yüzden giderken yanınızda rahat ayakkabılar götürmeyi unutmayın. ayrıca roma’nın yaz havası benim tahmin ettiğimden çok daha sıcak ve nemliydi. yazın gidiyorsanız yanınıza güneş gözlüğü, güneş koruyucu krem, şort/kısa kollu tişört almanızı şiddetle tavsiye ederim.
  • ingilizce konuşan insan sayısı, bu kadar çok turistin ziyaret ettiği bir yer olmasına karşın, oldukça az. eğer italyanca bilmiyorsanız küçük bir konuşma rehberi edinmek iyi bir fikir olabilir.

roma’nın yeme-içme rehberi littlemermaid’den gelecek.
bir sonraki sırt çantası yazım londra’yla ilgili olacak.
 

BOLAHENK SOKAK Copyright © 2011 | Template design by O Pregador | Powered by Blogger Templates