20.4.10

Blogger, Tumblr, Livejournal: Hangisi Size Göre?

,
İnternet günlük hayatımızın bir parçası olduğundan beri hepimizin tadını fazlasıyla çıkardığımız bir şey var: sanal kimliksizlik. Forumlarla ve bazı sitelerin yorum sayfalarıyla başlayan isimsiz, ya da takma isimle görüş beyan etme ve okunurluk kazanma meselesi son birkaç senedir blogların da popülerlik kazanmasıyla farklı bir şekilde çıkıyor günümüzde karşımıza. Artık bu sanal kimliksizliğin de verdiği cesaretle hayatlarımızı, kendi belirlediğimiz meseleler hakkındaki düşüncelerimizi tanıdığımız tanımadığımız insanlara açıyoruz ve kabul görsek de görmesek de bir şekilde kendimizi ifade ediyoruz. Bu süreç de hepinizin bildiği üzere yoğunlukla blogging hizmeti veren servis sağlayıcıları üzerinden aldığımız hesaplarda gerçekleşiyor. İnternet üzerindeki bu büyük servis sağlayıcılarının çoğunu bir dönem kullanmış ve hala kullanmakta olan biri olarak sizlerle bu sitelerin en büyükleri olduklarını düşündüğüm blogger, tumblr ve livejournal hakkındaki fikirlerimi paylaşmak istedim.

Blogger

Google'ın blogging servisi olan Blogger gmail hesabınız üzerinden işliyor ve bu üç site arasından bence kullanılabilirlik açısından en kolay olanı. Blogger'dan entry girmek Gmail'den mail göndermekten çok farklı değil. En büyük sıkıntısı arayüz yani template seçeneğinin kısıtlı olması. Blogger için template edinebileceğiniz sitelere Google aracılığıyla ulaşmak çok kolay olsa da şimdiye kadar bulduklarım açıkçası beni çok tatmin etmedi. En büyük artısı ise kolay kullanımının yanı sıra bir Google hizmeti olduğundan Google aramalarında üst sıralarda bulunması. Bu da tabi daha çok okunurluk ve daha çok ziyaretçi demek.

Tumblr

Bu üçü arasında favorim. Blogger'daki gibi yazılarınızı, fotoğraflarınızı ve videolarınızı yayınlayabileceğiniz bir blog sitesi olmasının yanı sıra, entrylerinize dış bir servisten yararlanmadan anında dinlenebilir mp3 eklemenize izin veriyor. Ayrıca Tumblr'da entryleriniz diğer Tumblr kullanıcıları tarafından tekrar yayınlanabiliyor. Yani entrylerinizi diğer kullanıcılar sizin adınıza link vererek kendi sayfalarına ekleyebiliyorlar. Bu da "Benim yazacak, söylecek bir şeyim yok ki." diyen internet kullanıcıları için ideal, çünkü bu "reblog" özelliği sayesinde Tumblr'da size ait bir şey yayınlamadan, sadece diğer entrylerin dolaşımına yardımcı olarak da takip edilen bir blog sahibi olmak mümkün. Benim gördüğüm kadarıyla da çoğu kullanıcı Tumblr'ı bu şekilde, sevdikleri fotoğrafları, yazıları, şarkı, video ve alıntıları topladıkları bir tür anı defteri olarak kullanıyor. Ayrıca Tumblr'da entrylere eklenen tag'ler sayesinde tüm portal içerisinde kullanıcılar birbirlerinin entrylerine ulaşabiliyorlar.

Livejournal

Blogger ve Tumblr gibi yazılarınızı, fotoğraflarınızı vs yayınlayabileceğiniz bir blogging servisi olarak da pekala kullanabileceğiniz Livejournal, kullanıcıları tarafından çoğunlukla sözü geçen iki siteden çok farklı bir şekilde kullanılıyor. Bir kere Livejournal'da bloglar kişisel bloglar ve communityler olmak üzere ikiye ayrılıyor ve kullanıcıların çok büyük bir kısmı en az bir community'ye üye. Peki bu communityler tam olarak nedir ve nasıl işliyor?
Communityler belli bir temaya ağırlık vererek kurulmuş, tüm üyelerin bazen de sadece community adminlerinin entry yayınladıkları forumlar. Ve Livejournal'da bu forumlar daha çok fandom odaklı, yani hayran siteleri. Çok sevdiğiniz bir grubun, oyuncunun -eğer yeterince popülerse- Livejournal'daki aktif bir communitysine üye oluyorsunuz ve o grup, oyuncu hakkında yakın zamanda yayınlamış ne kadar haber, yazı varsa hepsine community'nin kendi sayfasından ya da arkadaş sayfanızdan ulaşıyorsunuz. Buraya kadar kulağa çok çekici gelmese de bu communitylerin sadece kullanıcıları tarafından görülebilir olanlarının büyük çoğunluğu internet üzerindeki en büyük download kaynaklarını oluşturuyor. Communityler sadece fandom ile kısıtlı değil kısacası, müzik, sinema, e-book communitylerine üye olarak yakın zamanda çıkmış ya da internet haricinde ulaşım imkanınızın olmadığı bir çok esere -yasadışı olarak tabi ki- bu communitylerden ulaşabiliyorsunuz. Yani Livejournal Copyright ın en çok ihlal edildiği ve çoğu plak şirketi ve film stüdyosunun korkulu rüyası olan bir blogging servisi aynı zamanda.

Toparlamak gerekirse, çok okunan ve kolay kullanabileceğiniz bir blog için Blogger'a, daha çok özelliği olan ve yazıdan çok görsel medya paylaşımı yapacağınız eğlencelik bir blog için Tumblr'a, gönlünüzce download yapıp bilgisayar harddiskinizi dolduracağınız ya da hem kişisel entrylerinizi girip hem de takip ettiğiniz ünlülerin en son magazin haberlerine ve fotoğraflarına ulaşacağınız bir blog hesabı için ise Livejournal'a üye olabilirsiniz. Ve tabi ki üçü de ücretsiz.

barış bıçakçı öyküleri

,
*** bu yazıda barış bıçakçı'nın kitaplarına dair ayrıntılar yer alıyor. kitapları okumamış olanlar yazıyı okumak istemeyebilirler.***

sanırım ilk olarak annemin kitaplığındaki kitapları okuyarak başladığım için, türk edebiyatı’nda en çok 80’lerde yazılmış öyküleri okumuşum. bu dönemde yazılmış öykülerde, hem annemin kitaplarında, hem de daha sonra okulda okuduklarımızda gördüğüm ortak taraflar var. türk öykücülerinin metnin sınırlarını zorladığı, kurgusallığı kırıp okura yazının mutfağını açtığı bir dönem bu. bunun eminim bir takım politik ve sosyo-kültürel sebepleri de vardır, benim asıl değinmek istediğim bir süre sonra bu öykülerin okura fazla “deneysel” gelmesi meselesi. hepsinin böyle olduğunu söylemiyorum, ama döneme genel olarak yayılmış böyle bir hava var bence. içlerinde çok başarılı olanlar da var elbette, ama insan öyle bir noktaya geliyor ki, tanıdık, bütünselliğini koruyan, konusundan başka bir şey anlatma derdi olmayan bir şeyler de okumak istiyor- bende böyle oldu en azından.


evdeki kitaplığımızda müpteda’ya doğum günü hediyesi olarak gelen “bir süre yere paralel gittikten sonra” duruyordu, bense “hazır tüyap'tayken kendime de bir hediye alayım” diyerek “baharda yine geliriz”i almıştım. o kadar sade, abartıdan uzak, mütevazı ama bir yandan da insana çok başka bir yerinden dokunan öyküler var ki bu kitapta, tam olarak anlatamıyorum. her okurun “bunu ben yazmış olmalıydım” dediği bir roman, öykü, herneyse vardır diye tahmin ediyorum, benim için bu kitaptaki “eve dönerken” öyküsü böyle işte. çok fazla ipucu vermek istemiyorum, ama basit, gündelik bir olay nasıl bambaşka bir yola sapar, nasıl insanın hiç yaşamadığı, tanık olmadığı bir deneyim bu kadar içselleşebilir bilmiyorum, ama oluyor bir şekilde. "insan olma hali"ni inanılmaz bir şekilde yansıtan öyküler var bu kitapta. bir yandan ankaralı öyküler bunlar; bana sanki yazar, içinde taşıdığı kasvetli ama sakin ankara'dan dışarı bakıyor gibi geliyor, öykülerine de bunun izleri yansıyor.



bıçakçı’nın diğer öykü kitabı “aramızdaki en kısa mesafe” iki erkek kardeşin büyüme öykülerini anlatıyor, ama bunu öyle bir yolla yapıyor ki, bu büyümeyi öykülerdeki sesin gelişiminden anlıyoruz. kitabın en başında bir çocuğun bakış açısını görüyoruz, ilerledikçe anlatıcının olayları kavrayışındaki değişimine tanık oluyoruz, bu haliyle metnin sesini de değiştiriyor. "baharda yine geliriz"deki sadeliği bu kitapta da buluyoruz.



“bir süre yere paralel gittikten sonra”da da “aramızdaki en kısa mesafe”deki gibi öykülerin tümünü birarada tutan ortak bir tema var. bu öykülerde başak’ın intiharıyla sarsılan farklı insanların hem bu intiharla başa çıkma yollarını, hem de başak'ı nasıl tanıdıklarını görüyoruz. başak’ın hayatla olan bağlarının inceliğine karşılık bu intihar sonucunda bu insanların aralarındaki bağlar güçleniyor.

barış bıçakçı yalnızca öykü yazmıyor, "herkes herkesle dostmuş gibi" ve "bizim büyük çaresizliğimiz" adlı iki romanı ve "veciz sözler" adlı bir uzun öyküsü var, bir de çocuk kitabı çevirileri.

"bizim büyük çaresizliğimiz" bugünlerde bir filme dönüşüyor, filmin başrollerinde ilker aksum (ender), fatih al (çetin) ve güneş sayın (nihal) var.

diyeceğim, barış bıçakçı "türkiye'de öykü yazılmıyor, hep roman hep roman", "genç yazarlardan iş çıkmaz azizim", "edebiyat dediğin şöyle şatafatlı olmalı" diyen herkesin ezberini bozuyor. herkese tavsiyemdir.

edit: murat gülsoy'un bir süre yere paralel gittikten sonra hakkındaki yazısı için bkz: 602. Gece

15.4.10

Sylvia Plath'in Ted Hughes'la Evliliği Üzerine Bir Film: Sylvia

,



Biyografik filmler, yapımcılar, yönetmenler ve oyuncular açısından her daim sıkıntılı olmuştur. Yani hayatını ya da hayatının bir kısmını anlattığınız bir toplumsal figürü nasıl yansıtacaksınız, yakınlarından nasıl izin alacaksınız, takipçilerinden kötü tepki almamayı nasıl başaracaksınız, nasıl bir performans tonu tutturacaksınız? vs. "Bunların hepsi kendisi sübjektif bir mesele üzerine nabza göre şerbet verme çabaları sonuçta." diyebilirsiniz de pekala ama bu tür sorunların ele alınış biçimleri bu tür filmleri rezil de edebiliyor vezir de. Sylvia'nın bu ikisinden hangisi olduğuna dair bir cevabım henüz yok, dolayısıyla filmin iyi bir Sylvia Plath portresi çizip çizmediğini merak edenler bu yazının kusuruna bakmasınlar.
Sylvia 2003 yapımı bir film, yani yeni sayılmaz. Filmi bana Ladylestrange geçtiğimiz senenin sonlarına doğru vermişti ve o zamandan beri Sylvia Plath'in birkaç şiiri dışında bir şeyini okumadığım ve yazdığı bir şeyleri okumadan hakkında film izlemek istemediğim için bilgisayarımda duruyordu. Bell Jar'ı yani Sırça Fanus'u yakın zamanda okuduğum için sonunda bu akşam izledim filmi ve daha yarısına gelmeden, önce Plath'in yazdığı bir şeyleri okumak için bekleyerek doğru olanı yaptığıma karar verdim.
Öncelikle film adının ima ettiğinin aksine Sylvia Plath'in hayatını değil sadece şair Ted Hughes'la olan ilişkisini konu ediniyor. Dolayısıyla film şair bir çiftin yazma, yazarak hayatını idame ettirme ve birbirlerine rağmen birlikte olma sıkıntılarının öyküsünü anlatıyor. Ancak bu öykünün büyük ölçüde temel aldığı Plath'in hayatının akıl sağlığı ve psikolojik durumuyla ilgili seyirciyi bilgilendirecek kısmı, yani Hughes öncesi dönemi, filmde yer almıyor. Dahası film boyunca yine Plath'in iç sesini çok az duyuyoruz, filmde kullanılan metinler de Plath ve Hughes'un kızı Frieda Hughes'un filmi desteklememesi ve annesinin şiirlerinin filmde kullanılmasına izin vermemesi dolayısıyla neredeyse yok denecek kadar az. Bunlar filmin hayat damarlarını kesen sıkıntılar çünkü Plath'in psikolojik geçmişini aktarmadan çizilen portre karşımıza paranoyak, kıskanç, ne istediğini bilmeyen ve tatminsiz bir kadın çıkarıyor.

Ve üstüne üstlük onun geçmişine ve iç dünyasına ışık tutacak metinlerin sesini de neredeyse hiç duyamıyoruz. Buna paralel olarak da filmin en heyecan verici sahneleri Sylvia'nın kendini Hughes'a en çok açtığı sahneler. Sırça Fanus'tan alıntıları andıran bu anlar ne kadar artarsa filmde çizilen o depresif kadın o kadar derinlik kazanıyor. O sahnelerde bu kadını özel kılan şey her neyse, Gwyneth Paltrow'un performansı üzerinden onu tanımak yetersiz kaldığı için -ki kalmalı da-, onun sesini daha fazla duymak istiyorsunuz, hakkında daha fazla okumak, bilmek istiyorsunuz. Açıkçası tam da bu yüzden ben bu filmle ilgili ne hissettiğimi ve düşündüğümü çok kestiremiyorum. Biyografik bir projenin asıl gayesi bizi malzeme edindiği kişi veya kişilere yönlendirmekse, Sylvia bahsettiğim tonu yakalayabildiği birkaç kuvvetli sahneyle bu gayeye ulaşıyor. Ancak biyografik ya da değil her sanat projesinden çıkış noktası ne olursa olsun tek başına, dışardaki kişi ya da başka bir projeye işaret etmeden de tutarlı ve çok katmanlı olmasını bekliyorsanız, Sylvia sınıfta kalıyor gibi. Siz ne dersiniz?



Sylvia Plath ve Ted Hughes çiftinin bahtsız hayatı üzerine birkaç not:
  • Sylvia Plath 1932'de doğdu ve bundan sadece 30 yıl sonra, ikinci intihar girişiminin başarılı olmasıyla hayatına son verdi. Victoria Lucas takma adıyla yayımladığı Sırça Fanus yarı-otobiyografik bir roman ve Plath'in yıllarca süren depresyonunu, bu depresyona giriş sürecini, ilk intihar deneyimini ve sonrasındaki toparlanma sürecini kapsıyor.
  • Plath hayatı boyunca hep çok başarılı bir öğrenci olmuş ve Ted Hughes ile Fulbright bursuyla okuduğu Cambridge'da tanışmışlar. Ted Hughes'la olan evliliklerinden iki çocukları olmuş.
  • Plath'in hayatına -çocuklarının odasının kapısını bantla ve havlularla tıkadıktan sonra kafasını fırına sokarak- son verdiği ev aynı zamanda Yeats'in yaşadığı ve intihar ettiği ev.
  • Hughes'un Plath'le olan evliliğine son veren Assia Wevill ile olan ilişkisinin sonu Hughes'un hayatını Yunan tragedyalarıyla yarıştıracak cidden: Assia Wevill, Hughes'la olan ilişkisi sonucu Plath'in intiharını kopyalarak kendini ve Hughes'dan olan 4 yaşındaki çocuğunu öldürmüş.
  • Hughes ve Plath'in oğlu Nicholas Hughes da geçtiğimiz sene annesi gibi yıllarca depresyon tedavisi gördükten sonra intihar etti.

14.4.10

Paella (İspanya - Valencia)

,

Paella, İspanya’nın doğusunda yer alan Valensiya bölgesine ait bir pilav yemeğidir. Adını ise Katalancada içinde pişirildiği kulplu döküm tavadan alır. Başlıca malzemesi pirinç ve safrandır. Diğer tüm malzemeler isteğe ve yapıldığı bölgeye göre değişiklik gösterebilir. Bu ek malzemeler çoğunlukla karides, kalamar ve kum midyesi gibi deniz mahsulleri, tavuk eti, tavşan eti, renkli biberler, kabak, bezelye gibi sebze çeşitlerinden oluşur. Tarih boyunca İspanya’da yaşayan Romalıların ve Arapların yemek kültürünün birleşimiyle ortaya çıktığına inanılır. İçine konulan her malzemenin (karides, tavuk eti, kalamar gibi) ayrı ayrı pişirilmesi yemeğin zahmetli olmasının başlıca sebebidir. Bu pişirme aşamalarında çıkan et suları daha sonra pirincin pişirilmesinde de kullanılır, bu sebeple dolu dolu ve oldukça ağır bir yemektir. Genellikle hafta sonları, öğle yemeklerinde, önemli günlerde ve kalabalık aile buluşmalarında yenir. Odun ateşinde pişirilmesi gerçek bir Paella yapmanın şartıdır.

Paella hazırlarken İspanyollar Arroz Bomba (şişman pirinç) ya da Arroz Tradicional adı verilen bir pirinç kullanırlar, bu pirinç adı üstünde iri taneli bir pirinç türüdür. Yasemin pirinci Paella yapımına uygun değildir, Baldo pirinç iri taneli olduğundan işinizi görecektir. Birçok markette artık Paella yapımı için özel satılan pirinçlerden de bulabilirsiniz.
Sadece sebzelerle yapılan Vejetaryen Paella çeşitleri de daha hafif bir tercih olarak oldukça lezzetlidir.
İçinde her türlü deniz mahsulü, tavuk eti ve karışık sebze çeşitleri içeren türüne Valensiya usulü Paella denir.
Paella yapacaksanız unutmamanız gereken bir diğer nokta karides, kum midyesi, tavuk ve bunun gibi malzemeleri pilava karıştırmadan üzerine en son yerleştirmektir.
Tek başına yenmesi daha doğrudur, eğer illa misafirlerinize farklı lezzetler de sunmak istiyorsanız Tapas gibi küçük atıştırmalıkların ardından servis edilmesi daha uygundur.




***Paella tavalarını artık Türkiye’de de bulmak çok kolay. Piyasadaki en kaliteli çeşitleri Esse’de 125 TL’den başlayan fiyatlarla bulabilirsiniz.

13.4.10

Cadının Seyir Defteri: Bewitched

,


Bolahenk Sokak'ı makyajla boyadık, film afişleriyle süsledik, albümlerle donattık, Barcelona'ya taşıdık, dört bir yana sardunyalar ektik, en sonunda mükemmel tapasları mideye indirirken Sangria'ları da yanında yudumladık. Ben de bizim sokağa azıcık da doğa üstü ögeler eklemek görevini üzerime aldım ve ilk “Cadının Seyir Defteri” yazımla karşınızdayım. Peki nedir bu serinin amacı? Çocukluğundan beri eliyle ateş çıkarabileceğine, süpürgesine atlayıp uçup gidebileceğine, bir burun kıpırtısıyla ev, lise, aşk hayatında harikalar yaratabileceğine inanan ben ve benim gibi ayakları yerden fersah fersah uzaktakiler için bir seyir defteri hazırlamaya karar verdim. Sevdiğim, izlerken keyiften dört köşe olduğum, gizli gizli büyü yapma özlemimi canlandıran ne kadar dizi, film, kitap varsa bu seride karşınızda olacak. Hatta Bolahenk Sokak'ın diğer sakinleri de destek verirse ilerde bu seriye çeşitli büyü yapma teknikleri, tarot ipuçları ve kahve falı teknikleri bile ekleyebilirim. Dedim ya, her şey benim gibi aklı başka dünyalara çalışan iflah olmazlar için hazırlanacak.
Cadının Seyir Defteri'nde ilk konumuz, türün en kült örneklerinden biri, Bewitched. Bewitched'i bizim kuşak televizyonlardan yakalayamadı. Bizim Bewitched'den haberdar olmamız, annelerin “Bizim zamanımızda Samantha vardı. Burnunu kıpırdatıp herkese iyilik ederdi.” repliklerine denk düşüyor. Tabii bir de Filiz Akın'la çekilen muhteşem Yeşilçam uyarlaması da vardır ki, herkese tavsiye ederim, harika bir Türk sineması klasiğidir. Uzun yıllar sonra özel kanal yöneticileri konunun reyting getirdiğine karar vermiş olacak ki, Kanal D'de bir de “Sihirli Annem” versiyonunu hazırladılar. Ben nefret ede ede izlediğimi hatırlarım, demek ki o kadar çaresizce bekliyormuşum hocus pocus mevzusundaki dizileri.
Oysa Bewitched öyle bihaber olunacak bir dizi değil. 1964'te gösterilmeye başlanıp 1972'ye kadar da ABC tarafından çekimi devam ettirilen 8 sezonluk bir dizi. Sıradan bir erkek olan Darren Stephens'a (Dick York) aşık olup onunla evlenen cadı Samantha Stephens'ın (Elizabeth Montgomery) maceralarına tanık oluyoruz. Samantha cadı olduğunu Darren'a balayı esnasında söylüyor. Darren'sa karısını tek bir koşulda kabul ediyor: Cadılık tarafını bastıracak, sihir yapmayacak ve normal bir yaşam sürecek. Samantha kocasını o kadar seviyor ki bu şartı kabul ediyor ama tabii her bölümde olaylar öyle gelişiyor ki Samantha ne olursa olsun kendisini sihir yaparken buluyor.



Samantha'nın annesi Endora'nın (Agnes Moorehead) insan damadını hiçbir zaman kabullenmemesi ve ikiliyi ayırmak için bitmek bilmeyen bir çaba harcaması Samantha'nın işini zorlaştırırken, tüm bunların üzerine bir de Samanthanın meraklı komşusu Gladsy Kravitz'in (Alice Pearce, Sandra Gould) Samantha'nın normal olmadığına dair şüpheleri eklenince biz de diziyi 8 sezon boyunca mutlu mutlu izliyoruz.



Samantha ve Darren'ın evini gözetlerken, kusursuz bir orta sınıf Amerikan ailesini de izliyoruz aynı zamanda. Hani şu Tim Burton'ın takık olduğu, dışardan bakınca kusursuz görünen Amerika'nın rüya çekirdek aile modeli. Samantha'nın bu rüya ailenin içinde kabul görmesi içinse tek şart, kendi özelliklerinden vazgeçip, normal tanımlamasına dahil olması. Üstelik, bu konuda tek baskı da kocasından gelmiyor. Karşı komşusunun bitmek bilmeyen gözlemi altında olaildiğince normal görünmek zorunda. Günümüz Türkiye'sinde mahalle baskısı adıyla pek popülerleşen kavramın 60'lar Amerika versiyonu da diyebiliriz buna. Tabii Foucault yaklaşımlarıyla normalleştirmeye çalışan toplum ve panoptikon gözlem modelini de meseleye bağlayabiliriz.



Yapılacabilecek tonlarca teorik eleştiri bir yana, Samantha'nın neden yıllarca annelerin rüya kadını olduğunu anlamak pek de zor olmasa gerek. Tek bir burun hareketiyle ev işlerini yoluna koymak, çocuğa bakmak, kocayı memnun etmek aynı cadılık paketine dahil. Tabii Samantha'nın annesi Endora olmasa... Annemin favori karakteri Samantha olsa da ben kendi payıma Endora'yı tek geçiyorum. Dikkat ederseniz, her karakteri soyadlarıyla sıralarken bir tek Endora'nınkini yazmadım. Neden? Çünkü onun bir soyadı yok. Endora tek başına olan, güçlü ve norm dışı bir kadın. İnsanların kuralları onu bağlamıyor. Canı ne isterse onu yapıyor. Bu yüzden de onun soyadı Darren'ın asla anlayamayacağı, dile getiremeyeceği bir kelime. Endora tek başına Endora. Onun babadan kalma soyadına ihtiyacı yok. 8 sezon boyunca da Endora'nın kızını geleneksel hayattan kurtarma çabalarına tanık oluyoruz. Dizi bir yandan ev kadınlarına pembe rüyalar sunarken, bir yandan da bu rüyaların altını oymuş oluyor böylece. Sanırım diziyi kült haline getiren en önemli etken de bu çok katmanlılığı.

Trivia:
Samantha'nın burnunu oynattığı efsane harekette, aslında yalnızca üst dudak oynatılıyor. Böylece burun da oynuyormuş gibi görünürken arkadan eklenen müzik efektiyle sihir yapım aşaması tamamlanıyor.
Dizideki dişi cadıların adları “A”yla bitiyor.
Helen Hunt ve Jodie Foster, Samantha ve Darren'ın bebeği Tabitha için düşünülen ilk oyuncular.
Samantha'nın esas soyadı 8 sezonluk seri boyunca hiç söylenmiyor.
Samantha ve Endora'nın adları İncil'den alınma (Witch of Endor (I Samuel 28) )





İzlemek isteyenler buraya bakabilir
 

BOLAHENK SOKAK Copyright © 2011 | Template design by O Pregador | Powered by Blogger Templates