17.1.11

Londra'da Bir Bolahenk Sokaklı: Bölüm 1

,
Bir süredir blog yazılarına ara vermek zorunda kalmıştım. Tez ve iş gibi mühim sebepler dışında diğer bir hayırlı sebepse bir aylık uzun bir Londra gezisi yapmış olmamdı. Bu Londra’ya ikinci gidişim olduğundan ve ilk gidişimde neredeyse tüm turistik atraksiyonları birer birer keşfetme olanağı bulduğumdan, bu gezim biraz daha farklıydı. Öncelikle bu defa mükemmel bir rehberim vardı ki sayesinde Londra’ya tatile giden değil de bizzat orada yaşayan birinin neler yaptığı, rehber kitaplarda yazmayan ne gibi mekanlarda vakit geçirdiği, adetler, alışkanlıklar vs. gibi unsurları birinci elden keşfetme imkanı buldum. Üstelik tatilim Christmas ve yılbaşına da denk geldiğinden usulünce bir İngiliz Christmas’ı geçirmiş oldum. Londra’ya kısa süreliğine gidecek olanlar için şipşak rehber yazısı ucucaparklar’dan gelecek. Bu yazıdan itibaren başlayan seriyle ben de Londra’da keşfettiğim yerleri bir bir tüm detaylarıyla paylaşacağım.

BRIXTON
Hemen aklımızda çalan şarkı, Guns of Brixton. Haliyle bir ayımı burada geçirmeden önce aklıma gelen olasılıkların tek sorumlusu da yine aynı şarkı. Halbuki Brixton geçtiğimiz ay içersinde benim favori mekanlarımdan birisi oldu. Kabul ediyorum ki Nothing Hill gibi şık ve gösterişli değil, fakat gidilecek doğru mekanları bilince son derece eğlenceli bir yer haline geliyor. Guns of Brixton şarkısının kafamda yarattığı imajın aksine bir ay boyunca sadece tek bir kez polis barikatına tanıklık ettim ki bu da şansa denk geldi. Yirmi dakikada bir polis sireni duymanız ya da adım başı uyuşturucu satıcılarına denk gelmeniz Brixton’ın alışıldıklarından olsa da bir süre sonra tüm bunları olağan karşılamaya başladım. Serinin ilk yazısında da Brixton’a yolu düşenler nereye gitmeli, ne yapmalı teker teker sıralayacağım.

Brixton Market

Envai çeşit manavdan kasaba istediğiniz her şeyi bulabilecek olmanızın yanı sıra minik kafeleri ve mükemmel lezzetler sunan restoranlarıyla Brixton Market şaşırtıcı bir yer. Karnınız çok açken ve fazla da para harcamak istemiyorken birden kendinizi mini mini bir İtalyan restoranında bulabiliyorsunuz. Envai çeşit Afrika yemeğinin servis edildiği ufak restoranlar, küçük Fransız kafelerinin hemen yanında duruyor. Seçeneğiniz çok, üstelik Brixton’ın daha düşük bütçelere hitap etmesi dolayısıyla çılgınca paralar harcamadan olabildiğince çok seçeneğe ulaşabiliyorsunuz. Kimi zaman kafelerde düzenlenen küçük konserlerle de sadece yeme-içme anında değil, eğlencede de Brixton Market güzel bir alternatif oluşturuyor.

The Effra Hall
The Effra Hall, Londra’da en çok sevdiğim mekan oluverdi. Sebebi ise cuma ve cumartesi akşamları dışında her akşam bir jazz grubuna ev sahipliği yapması. Siz mutlu mutlu biranızı yudumlarken en fazla iki metre ötenizde muhteşem bir konser veriliyor. Üstelik mekanın kendisi, arka bahçesi vs. de çok sevimli olduğundan gittikçe bir kez daha gitmek istedim, sonuçta da amacıma ulaştım. Size tavsiyem buraya özellikle en azından bir akşamınızı ayırmanız. Canlı jazz dinlerken keyfine bakmak isteyenler için mükemmel bir seçenek.

The Rest Is Noise
Bu pek güzel mekan adını Alex Ross’un The Rest Is Noise adlı kitabından alıyor. İster yemek yiyin, ister bir şeyler içmeye gidin, isterseniz de dans etmeye gidin… Mekanın içi oldukça geniş olduğundan her şeye bolca yer var. Bizim gittiğimiz iki akşamda da dj vardı, bir defasında kendimi reggae yaparken buldum ve normalde tek bir dans figürü bile beceremeyen bir insan olduğumdan içimdeki gizli reggae yeteneğinin ortaya çıkışını mekana bağladım. Bazı akşamlar çok kalabalık olabiliyor ama biz her gidişimizde fazlasıyla eğlendik. Zaten Brixton’da yarım saat dolaşınca ilk dikkati çeken yerlerden biri olduğundan, metro istasyonundan düz yürü, yirmi metre ilerde gibi bir tarifi de olduğundan gözünüze ilişecektir.


Asmara Restaurant
Burası bizim coğrafyamızca pek bilinmeyen, Afrika’da yer alan Eritrea ülkesinin yemeklerini sunuyor. Hatta adını da Eritrea’nın başkentinden Asmara’dan alıyor. Daha önce hiç Afrika yemeği yemediğimden buraya giderken bayağı heyecanlıydım. Nitekim heyecanıma değdi. Spesyallerden birini the injerra’yı söylemeye karar verdik. Lavaşın üzerine koyulan değişik şekillerde pişirilmiş etleri, tavukları, sebzeleri ve yumurtayı lavaştan küçük parçalar kopartarak elinizle yiyorsunuz. Bitirdiğinizde ise tıka basa doymuş oluyorsunuz. Üstelik çok da lezzetli. Ardından da Eritrea kahvesi söylüyorsunuz. Kahve yanında patlamış mısırla getiriliyor. Kahvenin de rahatlıkla şu ana dek içtiğim en lezzetli kahve olduğunu söyleyebilirim. Kısaca Brixton’a yolunuz düşerse mutlaka gitmek isteyeceğiniz mekanlardan birisi Asmara Restaurant.

Bir sonraki yazımda Bolahenk Sokak’ın Christmas izlenimleriyle karşınızda olacağım.

16.1.11

Türk Edebiyatının Geleceği Adına Heyecan Verici Bir Roman: Bizim Büyük Çaresizliğimiz

,

Bolahenk Sokak yazarları olarak hepimiz, bölüm itibariyle edebiyat çıkışlı olmamıza rağmen edebiyat üzerine çok fazla yazmıyoruz. Bunda dört senelik bir eğitimin getirdiği söyleneceklerin doğruluğundan, yetkinliğinden emin olamama ve kendi kendinin eleştirmenliğine soyunmanın yanı sıra, hepimizin yaşadığı ve yeni yeni kurtulmaya başladığı okumaya karşı bir isteksizliğin de etkisi büyük. Ancak bizim alana yakınlığımıza rağmen edebi yazıların bu görece azlığında ikinci bir Barış Bıçakçı yazısı yazıyor olmak, yazarın en azından bizim yaş grubu için önemli bir şeyi yakalamış olduğunun göstergesi sayılabilir diye tahmin ediyorum.
Tıpkı ucucaparklar'ın Barış Bıçakçı öyküleri üzerine yazdığı yazısında bahsettiği gibi ben de bir arkadaşımın tavsiyesiyle kitap fuarından aldım Bizim Büyük Çaresizliğimiz'i. Ve birkaç aydır da kitaplığımda öylece duruyordu, daha önce bir-iki derste okuduğum öyküleri beni çok cezbetmemişti, en azından "Kesinlikle başka bir şeylerini de okumalıyım," dedirtmemişti; ancak hakkında duyduğum, okuduğum olumlu şeyler yazarın aklımdan çıkmasına da engel olmuştu bir şekilde. Bugün öğleden sonra kitaplığımda kendime okuyacak yeni bir şey ararken birkaç aydır aklımdan tamamen çıkan kitap tekrar gözüme ilişti, iyi ki de ilişmiş, çünkü uzun zamandır bir Türk yazar beni bu kadar heyecanlandırmamıştı.
Çok sağlam bir dostluğu son derece nostaljik bir anlatımla yad eden 2004 çıkışlı Bizim Büyük Çaresizliğimiz, yazarın en son romanı. Birbirinden son derece farklı mizaçlara sahip iki dost olan Çetin ve Ender'in arkadaşlıkları o kadar birbirini tamamlar, birbirine muhtaç, hatta birbirine aşık bir şekilde çizilmiş ki, romanın bazı yerlerinde, benim gibi şüpheci bir okursanız hele, yazarın kurgusu hiç el vermemesine rağmen, "Palahniuk türü bir yumruk yiyeceğim, bu iki adam ancak tek bir adam olabilir, bu yakınlık ancak birlikle açıklanabilir," dememek mümkün değil. Yazarın kendine gelecek eleştiriyi kendi eliyle bertaraf etmeden Ender'in ağzından kucakladığı eşcinsellik eleştirilerinin getirilmesine bile müsait olan bu dostluk ve geçmiş, romanın temel noktasını oluşturuyor. "Tanpınar'dan beri kurtulamadığımız geçmişe aşık anlatılardan biri daha mı yani?" demeyin, Bıçakçı'nın tamamen bireyselden dostluğa, birlikteliğe taşıdığı bu nostalji kaybedilene, hiç sahip olunmaya duyulan bir nostalji değil Bizim Büyük Çaresizliğimiz'de. Aksine sahip olunanın, değerli olanın kutlandığı, "yaşamak" eyleminin sorgulanıp anlamlandırılmaya çalışıldığı, yaşlanmanın kaçınılmazlığıyla başa çıkılmanın imkansızlığı ile ilgili bir nostalji bu. Ne o doğu batı arasındaki parçalanmışlık sebebiyle aranan bir kimlik arayışı, ne de zorlama bir üslup kaygısı var Barış Bıçakçı'da. Bu da internette şöyle bir gezinip okuduklarıma yaklaşan yani "genç" bir yazar oluşuyla açıklanabilecek, insana özellikle deTürk romanının geleceği adına "oh" dedirten bir durum. Özellikle de benim gibi 20li yaşlarının başında, romanda konuşulan dili, güncel hissiyatı arayan bir okursanız.
Barış Bıçakçı ile ilgili çok altı çizilen, benim ise okurken, anlatımının şahane akıcılığından olacak, kitabın ortalarına doğru dikkatimi çekmiş bir diğer mesele ise dil meselesi. Yine görece genç bir yazarımız oluşuna bağlanabilir tabi ki dilinin sadeliği, ancak ben bunu kendinden önceki metinlerin tahlilini iyi yapmış ve onların izinden gitmek yerine kendince olmayı bilinçli olarak seçmiş bir yazarla karşı karşıya olduğumuza bağlıyorum. Bizim Büyük Çaresizliğimiz o kadar iyi kurgulanmış, o kadar iyi dokunmuş ki, Çetin'in sesi Ender'in ağzından bile olsa kendini öyle belli ediyor, ikisinin zihinlerindeki Nihal imgeleri birbirinden o kadar güzel ayrılıyor ki.. Ve de asli olanın Nihal ya da Nihal'e duydukları aşk değil, onların Nihal'e karşı hissettiklerindeki ayrılıkta bile kendini gösteren farklılıklarına rağmen dostlukları, hatta birbirlerine duydukları aşk olduğu o kadar belli ki. Metinle ilgili her türlü övgüyü yazarın yetkinliğinden başka bir şeye bağlamak mümkün değil. Bir de kitap Seyfi Teoman yönetmenliğinde filme uyarlanıyor ki, benim gibi roman uyarlaması filmlere temkinli yaklaşan biri dahi olsanız, yazarın işlerinin hem Türk edebiyatına bundan sonra yapacağı katkıların yanı sıra, sinemada kendini nasıl göstereceği adına da heyecanlanmamak mümkün değil.

3.1.11

elf siparişi / elf fırça karşılaştırmaları 1: elf mineral powder brush vs. elf studio complexion brush

,
*bol fotoğraflı yazı*
aralık ayında elf'in üst üste yaptığı promosyonlara seyirci kalamadım. 100'lük far paletini ücretsiz verdiklerini gördüğüm bir akşam "allaaaaaaah" diye bağırarak sitede gördüğüm her şeyi sepete atmaya başladım! sonuçta büyük bir paket geldi tabi. neyseki sitedeki herşey çok ucuz olduğu için cüzdanımda büyük bir delik açmadan paçayı sıyırdım. elf'ten sipariş vermeyi düşünenler için paketin nasıl geldiğini de fotoğrafladım:

gördüğünüz gibi gayet sağlam bir paket geliyor. ojeler kırılır mı diye endişeleniyordum fakat herşeyi baloncuklu zımbırtılarla (bubblewrap?) sarmalamışlar, hiçbir hasar yoktu. daha önceki siparişlerim de böyle sorunsuz gelmişti. normalde elf'ten yaptığım siparişler üç günde geliyor, bu sefer hem kardan hem de yoğun ilgiden dolayı bir haftada geldi ancak siparişi verdikten sonra siteden durumu açıklayan bir e-mail gelmişti. bu kadar sistematik çalışmaları da güzel tabi.
yeni çıkardıkları fırçaları merak ediyordum, hem eskilerden hem de yenilerden aldım:

yeni fırçalarım gelince bunları elimde olan diğer elf fırçalarla kıyaslayan yazılar hazırlamayı düşündüm. bugün ilkiyle başladığım bu yazıların devamı gelecek, yani yukarıda gördüğünüz fırçaların hepsini başka elf fırçalarla kıyaslayan yazıları ve fotoğrafları paylaşacağım.

elf studio complexion brush'ı allık fırçası olarak kullanıyorum. yaklaşık bir yıldır hemen hemen her gün kullandığım bu fırçadan gayet memnunum. kılları çok yumuşak, dökülme yapmıyor üstelik çok ucuz (3.50 pound, 8-8.50 tl). hem allık hem pudra fırçası olarak kullanılabilir, tutuculuğu da gayet iyi.

elf mineral powder brush bu ikiliden yeni olanı, elf'in mineral serisinden yeni çıkardığı fırçalardan. bunlar doğa dostu, kılları hayvan kılı değil, sapları bambudan yapılıyor. sanırım bambu nedeniyle oldukça hafif fırçalar (studio fırçalarından daha hafifler). mineral powder brush, studio complexion brush'a göre hem biraz daha geniş, hem de sapı biraz daha uzun. ama yumuşaklık, tutuculuk ve kıl dökmeme açısından aynılar. neden studio fırçalar 3.50 poundken mineral fırçalar 5.50 pound (13-13,50 tl) anlamadım. arada 5 tl'lik bir fark yok bence.
elf mineral powder brush, studio complexion'a göre daha geniş olduğu için allıktansa pudra uygulamak için daha uygun. tabi allığı biraz daha hafif bir şekilde daha geniş bir alana uygulamak isteyenler o iş için de kullanabilir. benim sevdiğim bir başka kullanım yöntemi de allığı sürdükten sonra kenarlarından bu fırçayla geçerek sınırı biraz daha yumuşatmak. bir nevi blending işi için kullanıyorum yani. allık konusunda elim de biraz ayarsız, o yüzden allığın üzerinden şöyle bir geçip rengi de yumuşatabiliyorum bu fırçayla. ayrıca makyaj bitince sabitleme pudrasını uygulamak için kullandığım da oldu.

kısacası iki fırçamdan da gayet memnunum. ancak dediğim gibi mineral fırçalara 5tl daha fazla veriyorsam bir fark bekliyorum, doğa dostu olması dışında bir fark göremedim. belki mineral pudra/allık uygulamalarında bir fark oluyordur, fakat ben mineral pudra kulanmadığım için bu konuda bir yorum yapamıyorum. internet sitesinde her türlü pudrayı uygulamak için uygun olduğu, elf'in mineral makyaj ürünlerini uygulamak için de ideal olduğu yazıyor.

elf ürünlerini sipariş etmek için buyrun.

bir sonraki yazımda studio stipple brush ile studio powder brush'ın karşılaştırmasını yapacağım.

bu arada daha önce elf corrective concealer hakkında şu yazıyı yazmıştım.

26.12.10

Black Swan: Mükemmeliyet Üzerine Bir Ağıt

,
** Spoiler içermektedir! 

Black Swan'ın ilk teaser'ı internete düştüğünde her Natalie Portman filmine gösterdiğim ilgi ve merakla izlediğimi, hatta arkadaşlarıma da izlettiğimi hatırlıyorum. Portman, her performansı kuvvetli ve etkileyici olsa da, çok çeşitlilik gösteren bir oyuncu değil. Her rolünde bir önceki rolünün, belki de kendisinin, izine mutlaka rastlıyorsunuz. Ancak buna rağmen seçtiği filmlerle sizde yarattığı çok iyi bir izlenim de var, mutlaka yeni filmlerini izlemek, takip etmek, ne yaptığından, ne söylediğinden haberdar olmak istiyorsunuz. Bu da karşımızda son derece zeki ve içgüdüleri sağlam bir oyuncu olduğunu gösteriyor ki tahmin edeceğiniz üzere küçümsenecek özellikler değil bunlar. Bizim jenerasyonun Requiem for a Dream'den tanıdığı yönetmen Darren Aronofsky'nin Black Swan'ı yine Portman'ın bu zekasını ve çalışkanlığını ortaya çıkaran, zaman zaman bir Rosemary's Baby ya da Bitter Moon izlediğinizi sanmanıza sebep olacak kadar Roman Polanski kokan bir film. 
Film 30larına yaklaşmakta olan ve hayatı işinden yani baleden ibaret olan Nina'nın mükemmelik arayışının öyküsü. Film karakterinin kendisi gibi obsesif bir şekilde Nina'nın öyküsünü olabilecek en derinlikli şekilde anlatmanın peşinde, her sahnede Nina, her karakterde Nina'nın olmak istediği, olamadığı, olmaktan korktuğu ve olmamak için çırpındığı bir şeyler var. Nina'ya hamile kaldığı için bale kariyeri sona eren annesi, yaşı artık baleye uygun olmadığı için zorla emekli edilen son derece yetenekli Beth, asla erişemediği rahatlık ve hayat sevgisi ile dolu Lily, hak ettiği rol elinden kayıp giden Veronica, hatta Nina'nın devamlı tatmin etmek için çırpındığı, son derece cinsel bir metodu olan bale hocası Thomas..Bunların hepsi Nina'nın kendi içinde olumlu olumsuz savaştığı, bir türlü aralarında kendine bir uyum ve kimlik yaratamadığı katmanları ve film bu uyumsuzluktan doğan bir kaosun içinden açılıyor.  
Aslına bakarsanız bu noktada Nina hayatının en mutlu olması gereken dönemlerinden birinde.
Yıllardır hayalini kurduğu başrole sonunda sahip olmuş, Kuğu Gölü Balesi'nde Kraliçe rolünü almış durumda. Artık demin saydığım karakterlerin temsil ettiği sıkıntıların hiçbirini yaşamıyor olması, ya da o sıkıntıları aşmış olması gerekir. Ama Black Swan'ın en güzel tarafı da bu, Nina'nın sıkıntıları bunların hepsi ve hiçbiri aslında. Onu kariyerinin doruğuna taşıyan mükemmeliyetçiliği ve filmde Portman'ın performansı sayesinde çok iyi bakmazsanız gözden kaçırabileceğiniz, onu yiyip bitiren egosu tüm bunları göz ardı edememesine sebep oluyor. Psikozunun tavan yaptığı sahnelerden birinde ağzından ağlamaklı çıkan "Mükemmel olmak istiyorum." lafı filmin tagline olabilecek kadar önemli bir laf; Nina bu mükemmeliyetçiliğin, o büyük sanatçı egosunun ve kendinden duyduğu şüphenin arasında aklını yitiriyor. 
Tüm bunlardan çok daha yüzeyde kalan ve daha ulaşılabilir olan, Nina'nın bir karakter olarak psikopatolojisi içinde incelenebilecek başka şeyler de var tabi. İçinde bulunduğu çalışma ortamı çok hırslı ve acımasız bir ortam. Kendi mahvolmuş kariyerini kızı üzerinden düzeltmeye çalışan, son derece kontrollü bir anneyle hala birlikte yaşıyor. Onun bu annenin gözü altında bir türlü gelişememiş cinselliği (odasının dekorundan tutun da annesinin gece kendine zarar vermesin diye baş ucunda uyanık beklemesine, banyoda bile kendi başına kalabilmek için kapının arkasına bir şeyler koymak zorunda oluşuna kadar bir sürü detay) bir psikopataloji dersine malzeme olacak kadar zengin. Yine annenin birkaç sözünden geçmişinde bir psikoz atağı geçirmiş olabileceğine dair ip uçları yakalamak mümkün. 
Nina'nın çok da zenginmiş gibi görünmeyen bu psikolojik ve sanatsal sancılarla dolu başarı/çıldırma öyküsünün işleniş biçimi ve taşındığı nokta filmin asıl ilgi çekici ve izlemeye değer tarafını oluşturuyor. Çok ayrıntı vermek istemediğim ve neredeyse hepsi kendine zarar vermek üzerine kurulu delüzyonları 21. yüzyıl teknolojisine alet edilmeden çok gerçekçi bir şekilde görsele dökülmüş. Nina'nın tek enstrümanı olan vücudunun onun için en değerli parçaları hep delüzyonlarının saldırdığı alanlar. Hep istediği itiraf etmekten en çok korktuğu şeyler bu delüzyonlara alet oluyor ve onun peşini bırakmıyor. Yani karşımızdaki çok iyi işlenmiş ve çalışılmış bir karakter analizi ve bu analizin sinematografiye yansıması. Gerçekten, görsel, duyusal bir keyif yaşatmaktan öte insani bir şekilde sunulmuş bir tasvir Nina'nın çıldırma öyküsü. Filmin söylemek istediği şeyi söylediği kapanışı ise, beni filmle ilgili en çok şaşırtan nokta oldu açıkçası. Nina'nın rakibi ve kendi zihninde aşığı olarak gördüğü Lily'yi değil kendini bıçakladığını farkettikten sonra beyaz kuğunun intihar sahnesindeki "I saw it. I was perfect." repliğinden sonra alkışlar ve "Nina!" tezahüratları sırasındaki ölümüyle filmin bitmesini beklemiyordum açıkçası. Çünkü ben de içimden "Burada bitse ne kadar güzel olur!" diye düşünüyordum o an ve büyük filmlerin genelde anlatmak istediklerinin ne olduğundan bu kadar bir kesinlikle emin olmalarına alışık değilim açıkçası. Bu açıdan filmin ilgili beni en çok tatmin eden noktası mükemmeliyet, delilik ve ölüm arasında kurduğu ilişkiden sonrasını seyirciye bırakan sonu oldu. 
Film, Aronofsky'nin 2001'den beri üzerinde çalıştığı, ancak balenin kapalı dünyası sebebiyle senelerce süren araştırmalar ve bütçe bulma zorlukları nedeniyle günümüze kadar ertelenmiş bir proje. Daha senaryo bile ortada yokken o dönemde üniversiteye yeni başlamış Natalie Portman'ı ana karakteri için seçen Aronofsky'nin bu sadakatini Natalie Portman da yarı yolda bırakmamış. 9-14 yaşları arasında aldığı bale eğitimine filmin prodüksiyonu başlamadan bir sene önce geri dönmüş ve bir sene boyunca haftanın 7 günü saatlerce bale dersi almış. Ayrıca rolü için ne kadar kilo verdiğini, fiziksel olarak ne kadar yıprandığını filmi izleyenler de kesinlikle fark edecektir. Her zaman ufak tefek bir kadın olan Natalie Portman'ın bu filmdeki hali yüzünden bile balenin ne kadar bağlılık ve emek gerektiren bir meslek olduğuna şaşmamak ve bu mesleği bir hayat tarzı olarak benimseyenlere hayran olmamak elde değil. Onun bu fiziksel çabası, filmdeki dans sahnelerinin neredeyse hepsinde kendisinin olması ve güçlü performansı, oyuncunun özellikle fiziksel emeğini ödüllendirmesiyle ünlü Amerikan ödül kurumları tarafından mutlaka takdir görecektir. Nitekim görüyor da, Portman bu rolüyle en iyi kadın oyuncu dalında Golden Globe'a aday oldu ve film Critics' Choice Awards'da 13 adaylıkla bir rekora imza attı. Kısacası, Black Swan görsel ve içerik olarak gösterimdeki birçok Amerikan filminin vadettiği her türlü eğlenceyi vadetmesinin yanı sıra, sanat, mükemmeliyet, ego gibi meseleleri ele alış biçimiyle de kaçırılmaması gereken bir film. Türkiye'de 25 Şubat'ta gösterimde!

14.12.10

Cacao et Chocolat, Paris

,
Çikolata tutkunları için Paris sokakları keşfedilmeyi bekleyen eşsiz bir hazinedir. Hemen hemen her köşe başında çekici pastane, fırın ve çikolatacılar sadece lezzetleriyle değil vitrinleri ve süslü paketleriyle insanın aklını başından alır.
Sen Nehri üzerinde birbirine St-Louis köprüsü ile bağlı iki küçük ada olan İle de la Cite ve İle St-Louis, Paris’in en büyüleyici pitoresk manzarasını sunar. Bu manzarayı özellikle kış günlerinde kuru kuru seyretmek istemeyenlere önerim yanlarına St-Louis adası üzerinde bulunan Cacao et Chocolat’tan sıcak çikolata almaları.

İçeriye doluşan kalabalık sayesinde kolayca seçebileceğiniz bu küçük çikolatacıda, çikolata üzerine aradığınız her şeyi bulabilirsiniz. Burayı diğer benzer çikolata dükkânlarından ayıran, aldığınız ürün hakkında her türlü bilginin size sunuluyor olması. Fotoğrafta da görüldüğü gibi, alacağınız çikolatanın hangi bölgede yetiştirilmiş kakao çekirdekleri kullanılarak yapıldığını ve içinde hangi aromaların hangi oranlarda kullanıldığını öğrenebiliyorsunuz. Çeşitlerin saymakla bitmeyeceği çikolatacıda fındıklı fıstıklı barlardan kakao oranı yüzde 90’a ulaşan bitter çikolatalara, şekerlemelerden meyveli ürünlere kadar her çeşitte çikolata bulunuyor.





Cacao et Chocolat, kestane gibi mevsimin öne çıkan ürünleriyle hazırladığı çikolata çeşitlerini de çikolata severlerle paylaşarak farklı tatlar peşinde olanları memnun etmeyi başarıyor.
63 rue Saint Louis en L’İle – 75004 Paris
Tel. 01 46 33 33 33
www.cacaoetchocolat.com

*Kakaonun çikolataya dönüşümü 1800’lerin sonlarına doğru, ilk olarak İsviçre’de gerçekleşir.
*Çikolatayı güzel yapan tatlandırılırken kullanılan meyve ve baharat gibi aromalar değil çikolatanın özünü oluşturan kakaonun iyi seçilmesidir.

Le Salon de Chocolat/ Çikolata Festivali
Paris’i gezip üzerine bir şeyler okudukça daha çok seviyor insan. Bu yazıyı hazırlarken bir hafta süreyle kaçırdığımı öğrendiğim çikolata festivali bende büyük hayal kırıklığı yarattı. Bir uyaran olsa kaçırmazdım diye düşünerek bu günahkâr festival hakkında biraz bilgi vermek istedim. Her sene 28 Ekim-1 Kasım tarihleri arasında düzenlenen Le Salon de Chocolat çikolata severlerin hayallerini süsleyecek cinste büyük bir etkinlik. Louvre müzesinin hemen altında yer alan bir kongre merkezinde düzenlenen festivalde, ünlü şeflerin hazırladıkları pastaları ve sunumlarını görebilir, çikolata sektöründe dünyanın önde gelen markaların birbirinden renkli stantlarını gezip ücretsiz ve sınırsız (en büyük hayal kırıklığını burada yaşadım) tadım yapma imkânı bulabilirsiniz.

Festival kapsamında düzenlenen sergiler en az tadımlar kadar dikkat çekici. Özellikle çikolata tarihinin anlatıldığı ve çikolatadan yapılan heykellerin sergilendiği bölümler, çikolata ve çikolatalı tatlı tarif kitap tanıtımları oldukça ilgi görüyor. Sıcak çikolata yapımında kullanılan antika demlik koleksiyonları da benim gibi eskiciler için mutlaka görülmesi gereken sergiler arasında. Ayrıca çikolatadan yapılmış elbiselerin canlı mankenler üzerinde sergilendiği defileler de moda severlerin ilgisini çekebilir. Festivalde küçük misafirler de unutulmamış ve onlar için çikolata makyajı gibi lezzetli pek çok aktivite düşünülmüş.
*Daha fazla bilgi edinmek ve geçmiş yıllara ait resimleri incelemek için www.salon-du-chocolat.fr adresini ziyaret edebilirsiniz.

Çikolata Sözlüğü
Kakao yağı: Kakao çekirdekleri ezilerek kakao hamuruna dönüştürüldükten sonra, yağı ve içinde tortular olan bir birleşime ayrıştırılır. Bu bileşim daha sonra kakao tozuna dönüştürülür. Kakao yağı çikolataya eşsiz erime özelliğini veren şeydir.
Kuvertür çikolata: Kakao yağı yerine hidrojenle doyurulmuş yağ ihtiva eder. Yüzde 46 kakao, kakao yağı ve şeker içeren bu çikolata, kalıplar halinde satılır ve daha çok süslemede kullanılır.
Bitter çikolata: Kakao oranı en az yüzde 30, en çok yüzde 99 olan bitter çikolatanın kalitesi, yapıldığı kakaoya bağlı olarak değişir. Genellikle içindeki aromalara göre fiyatlandırılır.
Dökme çikolata: Kullanımı kolay ve tüketime yönelik yapılan dökme çikolataların içi genellikle daha yumuşak çikolatayla doldurulur.
Ganache: Paris’te bir pastanede tesadüfen keşfedilen ganache, bir çeşit çikolata kremasıdır. Akışkan kıvamıyla, kremalı tatlılarda ve pastalarda sıkça kullanılır.
Lesitin: Soyadan elde edilen lesitin, yağı parçalama gücü olan doğal bir enzimdir. Lesitin, kakao yağı oranı düşük olan çikolatalara akışkan bir kıvam ve dolgunluk verir.
Sütlü çikolata: En az yüzde 31 oranında kakao içeren sütlü çikolata, süt özü ve süt kaymağı içerir. Günümüzde daha çok bol kakao ve az şeker içeren sütlü çikolatalar tüketiliyor.
Pralin: Tesadüfen keşfedilen çikolatalardan biri de pralin. 1671’de, komiden istediği bir kase badem yere düşünce, üzerine karamelize olmuş şekeri döken ve harika olduğunu düşündüğü bu karışımı Plessis-Praslin adlı düke ikram eden bir şefin hikayesi anlatılır. Bu olaydan sonra, Dük’ün çok beğendiği bu şekerleme praslin ve sonra da pralin olarak anılır.
Erimiş çikolata: Kaynar suyun üzerine bir başka metal ya da porselen kap koyarak, çikolatayı buharda (benmari usulü) eritme yöntemiyle hazırlanır. Erimiş çikolataya genellikle bir parça tereyağı eklenerek tatlandırılır.
Beyaz çikolata: En az yüzde 30 kakao yağı içeren ve geri kalanı süt, şeker ve vanilyadan oluşan, kakaosuz çikolatadır. İyi bir beyaz çikolata, kremamsı, süt tadında, hafif meyveli ve bal aromalı olmalıdır.
Çikolata bar: Genellikle kare ve dikdörtgen şeklinde olan barlar, fıstık ve daha çok fındıkla, bitter ve sütlü çikolata karıştırılarak yapılır.

*Yazıda ‘Çikolata sözlüğü’ başlığı altında geçen bölüm, Food and Travel dergisi/ 2008 Aralık sayısından alınmıştır.
 

BOLAHENK SOKAK Copyright © 2011 | Template design by O Pregador | Powered by Blogger Templates