28.4.10

Şahitler Aranıyor...

,



"Herkesin bir şahide ihtiyacı var. Bu gezegende milyarlarca insan var. Tüm bu kalabalıkta tek bir hayatın ne önemi olabilir ki? Ama evlenince, karşındaki insanla ilgili her şeyi önemseyeceğine dair söz veriyorsun. İyi şeyleri, kötü şeyleri, korkunç şeyleri, sıradan şeyleri… tüm bunları, her an, her gün. Evlenince diyorsun ki, “ Senin hayatın fark edilmemiş olmayacak, çünkü ben fark edeceğim. Senin hayatın şahit olunmadan geçip gitmeyecek, çünkü ben senin hayattaki şahidin olacağım.””

Çok değil belki bundan 10 yıl kadar öncesine dönersek, Jeniffer Lopez, Richard Gere ve Susan Sarandon’ın baş rollerinde yer aldığı Dansa Var Mısın? filminden alıntıladığım bu sözleri anlayabilirdik. Ne de olsa herkesin hayatının bir şahide ihtiyacı vardı. Televizyon ve sinema ekranlarının karşısına kurulup bambaşka hayatlara şahit olan herkes, kendi hayatlarının da fark edilmesini gizlice umut ediyorlardı. Yılmadan kitaplara kaçışımız da belki aynı sebepten ötürüydü. Şahit olmak, tanık olmak, başkalarının hayatlarına göz ucuyla bakmak… ve tüm bunları yaparken birilerinin de bizim hayatlarımızı izlediğini düşünüp bilincimizin en derinlerinde saklanmış bir öz-severliğe sıkı sıkı sarılmak…

“Biri Bizi Gözetliyor” serisinin ne kadar patladığını hatırlayalım, ardından gelen “Gelinim Olur Musun?”lar da aynı furyanın devamı değil miydi? Şimdi ne zaman televizyon ekranının karşısına geçsek ya tanımadığımız insanların evlenme çabalarına şahit oluyoruz ya da yabancıların evlerine misafir olup hazırladıkları akşam yemeklerini izliyoruz.

Ama artık bizim bu programların hiçbirine ihtiyacımız yok. Neden mi? Çünkü çoğumuzun Facebook sayfası, bir kısmımızın da Twitter üyeliği var. Yani, şahsen ben, hayatımı en ince detaylarına kadar listemdeki üç yüz küsür, samimiyetim yakından uzağa değişen, kişiye sunuyorum. Twitter’ı ele alalım. Basitçe, “Şu anda ne yapıyorsun?” sorusuna cevap vererek, hayatımızın her anını 140 karaktere sığdırarak gözler önüne seriyoruz. “Şu anda makarna yaptım, onu yiyorum.”, “Oo süper bir film izliyorum.”, “Az önce tuvalete girdim.” gibi gerekli gereksiz kendimize dair tüm detayları veriyoruz. Last fm’i düşünelim. Müzik zevkimizi sergilediğimiz, başkalarına dair “Şu anda ne dinliyormuş?” merakımızı giderdiğimiz bir oluşum söz konusu. Facebook üzerinden bir sürü kişinin “Profilime Kimler Bakmış?” eklentileriyle bu kadar ilgileniyor olması tesadüf olabilir mi? Bilmek istiyoruz. Bizi gizlice kimin takip ettiğini öğrenmek istiyoruz. Facebook ve Twitter böylece vaatlerini yerine getirmiş oluyor. İnsanoğlunun izleme ve izlenmeye dair duyduğu o derin gizli arzu tatmin ediliyor.

Belki de bu yüzden internet üzerinden gelişen ilişkiler artık hiç olmadığı kadar arttı. İstediğimiz şahitliği, Facebook ve Twitter üzerinden kuruyoruz. Başkalarının hayatına şahit oluyoruz ve en önemlisi de başkaları bizim hayatımıza şahit oluyor. Saplantılı mı? Cevabı size bırakıyorum.




Not: Bu yazının oluşmasında fikir babalığı yapan, sayfamızın sessiz yazarlarından Demran’a teşekkürlerimi sunarım.

27.4.10

Çiçekçi Kız – Ortanca (Hydrangea macrophylla)

,

Ortancalar, kümeler halinde açan rengârenk çiçekleri ve birbirinden güzel 30 kadar türüyle son yıllarda özellikle çiçek aranjmanlarında ve bahçe düzenlemelerinde en çok tercih edilen çiçektir. Her ne kadar bol güneş alan bir balkona sahip olduğum için aylarca kurutmadan yaşatmayı başaramasam da, her sene hevesime karşı koyamayıp mutlaka bir tane ediniyorum. Bu sene aldığım pembe ortancamı güneşten koruyarak büyütmeye kararlıyım ve seneye bana nasıl bir sürprizle geri döneceğini şimdiden merakla bekliyorum.

Sürpriz demişken Ortancaların bu şaşırtan özelliğini anlatarak başlamak daha doğru olacak. Anavatanı Asya’nın doğu ülkeleri olan ortancalar her sene toprağındaki asit oranına göre çiçeklerinde renk değişikliği gösterir. Yani PH değerine bağlı olarak bu yıl pembe açan çiçeğiniz, önümüzdeki yıl renk değiştirerek parlak mavi tomurcuklarıyla sizi şaşırtabilir. İşin güzel tarafı bu özelliği bahçenizde değişiklik yapmak için kendinizde yönlendirebilirsiniz. Örneğin; toprağa kireç katarak beyaz ve açık pembe, paslı demir, çivit ve şaplı su vererek mavi, tavuk ve güvercin gübresi katarak pembe, sulama suyuna sirke ekleyerek koyu pembe ve kırmızı renkli çiçekler elde edebilirsiniz. Başta da söylediğim gibi güneşle arası iyi olmayan Ortancalar, kuzeye bakan duvar diplerini ve gölge yerleri severler.


Bahçenizin kraliçesi Ortancaları iri iri çiçekler açması için özel hazırlayacağınız toprak karışımlarıyla şımartabilirsiniz. Özellikle dikim aşamasında kireçsiz, kumlu ve organik maddelerce zengin topraklara bayılacaktır.


Bakımı sardunya kadar kolay değildir, canınız her istediğinde Ortancanızı budamaya kalkarsanız kışın donmasına sebep olabilirsiniz. Sonbahar aylarında bitkinin çiçekleri tamamen solduktan sonra, seneye daha iri çiçek elde edebilmek için dallarının filiz vermesini bekleyip sonradan kurumuş çiçeklerini temizlemek gerekir. Bitki zaten kendi kendine kış aylarında yapraklarını dökecektir. Böyle durumlarda çiçeğim öldü diyerek atmamak, ilkbahar aylarında yeşermesini ve nisan-mayıs aylarında da tekrar çiçeklenmesini sabırla beklemek gerekir. Üretim, bitkinin yeni sürgünleri kullanılarak veya çelik yöntemiyle yapılır. Şubat ve ağustos ayları çelik için en uygun zamanlardır.

En az gölge kadar önemli bir diğer konu da sulamadır. Ortancalar susuz kaldıklarında hemen boyunlarını bükerler, özellikle çiçeklenme dönemlerinde çiçeğin susuz kalması tomurcuklarının açılma hevesini kıracaktır. Havanın sıcak olduğu aylarda bol su verilmeli kış aylarında da sadece kökleri ölmeyecek kadar sulanmalıdır.


• Sıcak ve kuru ortamlarda iyi bakılmadıkları takdirde yaprak bitleri başınıza dert açabilir.

• Köklendirmesi çok kolay olmayan Ortancaları eğer zorlanıyorsanız köklendirme tozlarıyla destekleyebilirsiniz.

***Haftaya konuğum bu ara her yerde karşıma çıkan ve ne yazık ki alan yetersizliği sebebiyle beni aşan :( Mor Salkım.

ucucaparklar makyaj - yaz için mac'ten şeftali ve mercan tonları

,

birçok kozmetik markası yaz koleksiyonlarında şeftali-mercan tonlarına yer veriyor. mac'in to the beach ve pret-a-papier koleksiyonlarındaki ruj ve lipglasslarda, nars'ın belle du jour koleksiyonundaki krem allık ve multiple'da bu tonları görebilirsiniz. ben de genellikle sade makyajı tercih ettiğim için, mercan tonlarını kullanmayı seviyorum. bu yazımda son zamanlarda sıkça kullandığım mercan ve şeftali tonlardaki birkaç mac ürününden bahsedeceğim.


springsheen mac'in sheertone shimmer allıklarından, yani hafif ışıltılı. bu simli olduğu anlamına gelmiyor, mat değil, cilde hoş bir aydınlık veriyor. bence her tene gidebilecek, çeşit çeşit makyaja uyum sağlayabilecek bir rengi var. bu rengi peachy coral ya da şeftalimsi mercan olarak tarif edebiliriz.

bu allığı sürdüğümde elim hep shy girl'e gidiyor. shy girl nude bir ruj, ton olarak ten rengine çok yakın olsa da insanı dudaksızmış gibi göstermiyor, çünkü rengi bejden hafif mercan'a kayıyor. bu ruj cremesheen yapıda, kremsi olduğu için sürümü de çok kolay.


shy girl tek başına yeterince güzel, ancak türkiye'ye birkaç hafta önce gelen liberty of london koleksiyonundaki frankly fresh lipglass'la kullanıldığında ortaya mükemmel bir kombinasyon çıkıyor. (ben fotoğraflara lipgloss yazmışım, doğrusu lipglass) renk açısından shy girl'e çok benziyor,nude ama pırıltılı olduğu için hem shy girl'le hem de springsheen'le güzel bir uyum sağlıyor. frankly fresh koleksiyon ürünü olduğu için sınırlı üretimde, şu sıralar mac'lerde bulabilirsiniz.

swatchlar:
fiyatları da yazayım:
springsheen: sanırım 46 tl, çok emin olamadım.
shy girl: 38 tl
frankly fresh: 38 tl


çoğunlukla mac ürünlerinin kullanıldığı mercan tonlarda bir makyaj uygulaması için şuraya bakabilirsiniz.

bir sonraki makyaj yazımda maybelline'in krem allıklarından bahsedeceğim.

Jens Lekman'ın Söyledikleri Doğru: Kim Ki O Son Zamanlarda Duyduğumuz En Heyecan Verici Grup

,

Aslında yazmayı planladığım çok başka birkaç konu vardı ama çok sevdiğim, işleriyle beni çok heyecanlandıran Kadıköy'lü ikili Kim Ki O'nun yeni single'ı Vize dün yayınlanınca grup hakkında iki kelam etmeden duramadım.
Kim Ki O bir synth ve bass ikilisi, ve yazılarına Bant'tan aşina olabileceğiniz Ekin Sanaç ve Berna Göl'den oluşuyor. Lise arkadaşı olan Ekin ve Berna'nın mezun olduktan sonra bağları bir süreliğine kopuyor, ancak 2006 yazında tekrar yolları kesiştiğinde birbirlerini çok özlediklerini fark ediyorlar. Bu karşılaşma ikilinin liseden beri hayalini kurduğu birlikte müzik yapma isteğini de tekrar gündeme getiriyor ve Kim Ki O da bu şekilde temellerini atmış oluyor.
Gerisi ise 2007 Mart'ında ve 2008 Şubat'ında grubun kendi çabalarıyla kaydedip yayınladığı iki albüm, Jens Lekman'la birlikte çıkılan Almanya, Hollanda ve İsveç'i kapsayan bir Avrupa turu, yine Jens Lekman'ın tavsiyesiyle Pitchfork'un tavsiye ettiği şarkılar/gruplar listesine giriş, yine Pitchfork'tan gelen bir albüm yorumu..Hiç fena değil, değil mi? :) Ayrıca grubun ilk iki albümünden seçilmiş on şarkıdan oluşan "Git" isimli vinylsi The Radio Dept.'in kendi plak şirketi Slottet, Jens Lekman, Celebrity Lifestyle Records gibi isimlerin ortaklığıyla yayınlanacak.
Bu ufak tanıtım aslında gruptan haberdar olan ve websitelerini ya da last fm sayfalarını görmüş olanlar için çok gerekli değil biliyorum, nitekim grubun myspace, last fm sayfalarının yanı sıra yeterince ayrıntılı, görsel olarak da çok başarılı bir internet sitesi de var. Ancak Kim Ki O'yla ilgili sıkıntı bunlar değil. Peyote'de tesadüfen konserlerine denk gelmiş, Ekin Sanaç'ın Bant'taki yazılarından haberdar olan ya da Aylin Güngör'ün fotoğraflarını takip edip gruba gözü çarpan topluluk hariç -ki bu da çok küçük bir topluluk aslına bakarsanız- grup yeterince ulaşılır değil. Ben gruptan Jens Lekman'ın grupla yaptığı bir röportaj sayesinde haberdar oldum ve eş dost çevresinde grubun lafı açıldığında çoğunluğun grubu benim gibi ya Jens Lenkman ya da Pitchfork aracılığıyla duyduğunu görüyorum. Bu çok can sıkıcı bir şey çünkü memlekette elektronik, synth pop ya da shoegaze gibi Kim Ki O'nun altına isminin yazılabileceği müzik türlerini takip eden büyük de bir kitle var ve Kim Ki O aslında -özellikle şarkı sözleriyle- çok daha büyük bir kitleye ulaşılabilecek bir müzik yapıyor. Bu yazıyı yazma amacım da bu sıkıntıyla paralel olarak grubun müziğinden tam olarak ne bekleyebileceğinizi ve de grubu neden dinlemeniz gerektiğini bir Kim Ki O - sever olarak
naçizane anlatmaya çalışmak.

Başlangıç olarak grubun synth, bass ve drum machine ağırlıklı şarkıları özellikle Radio Dept. gibi shogaze veya Joy Division gibi post-punk gruplarını sevenler için biçilmiş kaftan. Zaten Radio Dept.'in İstanbul konserinde iki grup yine Bant aracılığıyla tanışıyorlar ve grubun CDsiyle İsveç'e dönen Radio Dept. gruptan çok etkileniyor. Vokallerde hem Ekin Sanaç hem de Berna Göl var ve tekrarlanan kelimelerden ve çok sakin mırıldanmalardan oluşan sözler asla müziğin önüne geçmiyor ve bana yine ister istemez çok sevdiğim Radio Dept'i hatırlatıyor. Çoğunlukla Türkçe olan şarkı sözleri grubun bence en karakteristik özelliğini ve en büyük kozunu oluşturuyor ve kendi tanımlarıyla "hayat şikayetlerinden, kalp kırıklıklarından ve hayatın gerçeklerinden" bahsediyor. Ancak bu tanım karamsarlığıyla gözünüzü korkutmasın, grubun tüm bu saydıkları şeylere çoğunlukla çok sarkastik ve eğlenceli bir yaklaşımı var. En Az İki, En Fazla Sekiz'den Doğru'da "Senin söylediklerin doğru. Bu da bana kapak oldu." diyor Ekin ve Berna, ya da yine aynı albümdeki grubun en sevdiğim şarkılarından biri olan Serbest Kalp Düşmesi'nde "Düşüş ivmesinin dört değişkeni vardır: Birincisi dengesiz sevgi dağılımı, ikincisi modern hayatın salınımları, üçüncüsü beş para etmez diğer bir kadın ve dördüncüsü hava muhalefetleridir."
Dün Beko DSL'den yayınlanan yeni single Vize ise grubun ilk iki albümlerinde yakaladıkları ve biraz önce tarif etmeye çalıştığım tonun devamcısı nitelikte bir şarkı, bu açıdan şaşırtıcı değil ama tatmin edici. Ve yeni bir kayıt olmasının dışında açıkçası beni tek başına çok heyecanlandırmadı. Ancak Vize ile birlikte yayınlanan Bana Yaklaşma -yeni bir kayıt mı değil mi ya da ilk kez mi yayınlanıyor bilmiyorum- beni özellikle grubun bu single'ı takip edecek uzun kaydı adına çok heyecanlandırdı. Sözleri ağırlıklı olarak şarkıya da adını veren "Bana Yaklaşma"dan oluşuyor ve özellikle shogaze severleri sevinçten ağlatacak kadar başarılı bir düzenlemesi var. Ben şimdiye kadar sadece bir kez dinleyip kapatamadım. O kadar güzel :)
Vize ve Bana Yaklaşma'yı şarkı isimleri üzerine tıklayarak indirebilirsiniz. Diğer kayıtlar grubun sitesi kimkio.org'dan indirilebiliyor. Grubun el yapımı CD-r'larına sahip olmak için de order@kimkio.org a mail atabilirsiniz. Bu yazıda kullandığım iki fotoğraf da yine Bant ekibinden Aylin Güngör'e ait.

Son olarak Merve Kaya'nın yönettiği grubun şimdilik tek videosu Kapalı Kapalı Kapalı sizlerle:

26.4.10

ucucaparklar'ın sırt çantası: roma

,

bu sırt çantası yazımın konusu yine 2008 yazında sibel’le yaptığımız roma gezisi. roma en başta planımızda olmayan bir şehir olduğu için hem bütçemizi zorlamamak, hem de istanbul özlemiyle yanıp tutuştuğumuz o günlerde evimize dönebilmek için çok kısa kalabildiğimiz bir yerdi, tüm şehri gezebilmek için toplam 1 günümüz vardı. bu kadar kısa zamanda yapabileceğimiz en iyi şey müze gibi vaktimizi alacak yerleri atlayıp meydan, köprü, çeşme odaklı bir program çıkarmaktı, biz de böyle yaptık. roma zaten oldukça küçük ve yürüyerek birçok noktasına ulaşabildiğiniz bir şehir olduğu için bu program için biçilmiş kaftandı.

gittiğimiz her yerden bahsedemeyeceğimden gezmek için daha uzun vakit gereken coloseo/vatikan gibi yerleri atlayıp kısa ve hesaplı bir gezide gözden kaçmaması gereken yerlere öncelik vereceğim.

nereleri görmeli?
fontana di trevi
muhtemelen dünyanın en ünlü çeşmesi olan fontana di trevi, türkçe’de “aşk çeşmesi” olarak biliniyor. 3 roma tanrısının heykeliyle süslü olan bu çeşme roma’nın en çok turist çeken noktalarından biri; çeşmenin tümünü doğru dürüst görebilmek ve rahatça fotoğraf çekmek için mümkün olduğu kadar erken saatte gitmenizi öneririm, yoksa bizim gibi kalabalıktan ne olduğunuzu şaşırıp dilek dilemeyi unutabilirsiniz!

piazza di spagna
metroyla kolaylıkla ulaşabileceğiniz piazza di spagna hem roma’nın bir diğer ünlü çeşmesi olan fontana del barcaccia’ya, hem de meşhur ispanyol merdivenlerine ev sahipliği yapıyor. fontana del barcaccia batık bir gemi biçimine sahip, ispanyol merdivenleri de ününü avrupa’nın en uzun ve geniş merdiveni olmasına borçlu.



pantheon

piazza di spagna’dan yürüyerek ulaşabileceğiniz pantheon, roma’nın en iyi korunan tarihi
yapılarından biri. antik roma döneminde inşa edilen bu yapı günümüzde hala kilise olarak kullanılıyor. oraya kadar gitmişken pantheon’un hemen arkasındaki piazza della minevra’da yer alan fil heykelini de görmenizi öneririm.


piazza na
vona
pantheon’a yürüme mesafesindeki piazza navona roma’nın en canlı meydanlarıdan biri. roma'yı hep heykellerle süslü çeşmelerin yanı başında ressamların çizim yaptığı, sıcak havanın keyfini çıkaran insanların açık havada oturup dondurma yediği bir yer olarak hayal etmiştim, hayalimdeki manzarayla navona’da karşılaştım. tarihi gezilere navona’da bir ara verip hediyelik eşya satan mağazalara göz atabilir, eşe dosta hediye olarak roma kartpostalları, el yapımı pinokyo kuklaları alabilirsiniz.

tevere

bu kadar yürümüşken tiber nehri’nin kıyısında vatikan manzarası eşliğinde bir yürüyüş yapmamak olmaz. üzerinde hem yeni hem de tarihi birçok köprünün bulunduğu bu nehrin ortasında “tiber adası” olarak bilinen bir adacık yer alıyor. bu adanın yakınlarında nehrin hemen kıyısına oturabileceğiniz kafeler var, kahve molası için bunlardan birini tercih edebilirsiniz.

nasıl gidilmez?
alitalia airlines

barcelona yazımda barcelona'ya en ucuz nasıl gidilebileceğinden bahsetmiştim. bu kez, roma'ya en ucuz uçak bileti bulabileceğiniz havayolu şirketi olan alitalia'ya karşı dikkatli olmanızı öneriyorum. nuh nebiden kalma bakımsız uçakları, kaba hostesleri ve devamlı rötar yapan seferleriyle ün salan bu şirket, benim için de kara listeye girdi. alitalia'yla 4 kez uçtum, 4'ü de en az 2-3 saat rötarlı kalktı. kısacası biletlerin ucuzluğunu görüp alitalia'yı tercih etmeyi düşünenleri tekrar düşünmeye tavsiye ediyorum. eğer yurtdışındaysanız, yine ryanair'e bakmanızı öneririm.

roma'yla ilgili küçük notlar:
  • sokaktaki tezgahlardan su almayın, inanılmaz pahalıya satıyorlar. şehrin her tarafında temiz su bulabileceğiniz çeşmeler varken minicik bir şişe suya 3 euro vermeye gerek yok.
  • bir restorana/kafeye oturup orada bir şeyler yemektense paket yaptırıp şehrin her köşesinde bulabileceğiniz meydanlardan birinde, açık havada yemek çok daha hesaplı oluyor, yani restoran ve kafelerin çoğunda oturmak için ekstra para ödemeniz gerekiyor. aynı şey birçok dondurmacı için de geçerli.
  • roma, genellikle dümdüz olduğu için yürümeye çok müsait. yürüyüş hem şehrin daha çok yerini görmenizi sağlıyor, hem de masrafsız. bu yüzden giderken yanınızda rahat ayakkabılar götürmeyi unutmayın. ayrıca roma’nın yaz havası benim tahmin ettiğimden çok daha sıcak ve nemliydi. yazın gidiyorsanız yanınıza güneş gözlüğü, güneş koruyucu krem, şort/kısa kollu tişört almanızı şiddetle tavsiye ederim.
  • ingilizce konuşan insan sayısı, bu kadar çok turistin ziyaret ettiği bir yer olmasına karşın, oldukça az. eğer italyanca bilmiyorsanız küçük bir konuşma rehberi edinmek iyi bir fikir olabilir.

roma’nın yeme-içme rehberi littlemermaid’den gelecek.
bir sonraki sırt çantası yazım londra’yla ilgili olacak.
 

BOLAHENK SOKAK Copyright © 2011 | Template design by O Pregador | Powered by Blogger Templates